Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
Çiğdem Aldatmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çiğdem Aldatmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

başka bir eylülün merdivenleri

gidemediğimiz toprakların, uçamadığımız göklerin ve uzakları yakınlaştırıp yakınları kat kat uzaklaştıran bakışların arasından sıyrıldık. direne düşe, düşleri unutup umutsuzlukla vedalaşa vedalaşa, ölülerimizi toprağa, kalbimizi gelecek güne gömerek eksile çoğala geçti yaz. şimdi eylül… şimdi her yıl yazmayı alışkanlık edindiğim eylül yazısı için zihnimde uçuşan kalabalığı ve kalbimde bir türlü kurutamadığım bataklığın beni içine çeken acısını hatırlayarak düşünüyorum, ne yazmalıyım diye çünkü söyleyecek çok şey birikti. çünkü özlediğim çok şey var. iyisi mi ben sana o eylülden bahsedeyim; parklar ve ağaçlar için mücadele edilen, hatta nöbet tutulan, hatta ölünen günlerden… parkların kapandığı, polislerin insanların el ele tutuşmasını engellediği, iktidarın gri duvarların ardından savaş, yalan ve ölüm kustuğu, ethem’in, ali ismail’in, abdullah’ın, mehmet’in ve medeni’nin devlet eliyle, acımasızca bizden koparıldığı, berkin’in o nefret dolu günleri görmek istemiyormuş gibi gözünü bir gaz fişeğiyle kapayıp aylarca açmadığı, bir sürü insanın polis tarafından gözünün çıkarıldığı, devlet tarafından işinden, hayatından, sevdiklerinden edildiği güne getiren eylülü anlatayım sana. ne karanlık günlerdi ve ne çok inat edildi o karanlığı değiştirmek için… üstelik bize ait olmayan, nefes almamızı zorlaştıran bir hayatın içine hapsediyorlardı bizi. bize ait olan ne varsa değiştirmek, bitirmek istiyorlardı. bunca korkunçluğa rağmen –ve aslında bunun sayesinde- o yaz bize içimizdekileri söylemeyi, çoğul acıların yasını tutmayı öğretti. yalnız olmamayı, umutsuzluğa alışmamayı içimizdeki kuyu ne kadar derin olursa olsun, yeterince bağırırsak sesimizin göğe ulaşacağını, kuyunun sesimizi yutmaya muktedir olmadığını öğrendiğimiz bir eylüldü. çok baskı vardı üzerimizde ama yine de gülüyorduk, inanmıştık bir şeylerin değişeceğine. birçoğumuz çok ağır bedeller ödemişti ve onların acısı midemize yumruk gibi oturmuştu. bu yüzden gri merdivenleri rengârenk boyadı inanan insanlar. içimizdeki ve şehrimizdeki tüm duvarlar, merdivenler, sokaklar rengârenk boyandı. çünkü değişiyorduk. çünkü artık herkes kabuğunun içindeki değerli incisini meydanlara saçmıştı. değişmeyen egemen gücün nemrutluğu, renklere ve özgürlüğe duyduğu sonsuz nefretti. çok dayandı, çok yara aldı, çok fazla tuzağa rastlayarak ve çok kaybederek geçti insanlar o yollardan. ve sokaklara çıkıp bağırmaktan şu kadarcık korkmuyorlardı çünkü gri duvarların, kokuşmuş sistemin, korkunç ve kirli bir karanlığın bekçileri tüm yaşam alanlarımızı sarmalamıştı. belki de bu yüzden korku duvarı bir eşikte aşılmıştı. sonra bambaşka günler geldi; pırıl pırıl, özgür… ne karanlıktan, ne gelecekten, ne gelen geceden, yani aslında hiçbir şeyden korkmadan yürüdüğümüz günlere eriştik. şimdi herkes birbirine daha kolay söyleyebiliyor sevdiğini, işte hepsi o eylülün eseri. bugün bambaşka bir göğe bakıp sınırları yok sayıyorsak, o eylül sayesinde şimdi de bir başka eylül, iliklerimize ilk rüzgârıyla işledi. çok uzun zamandır kapımıza bırakılmış bir türlü dikkatimizi çekip de okuyamadığımız bir not gibi kıvrımları açılmamış ve hazır bekliyor hüzün. ama yine de insan nasıl anlar güzün başladığını? unuttuğuna kendisini bile bir türlü inanmadığı biri başka başka şehirlerden ses verdiğinde içi acıyorsa mesela. gözleri en sevdiği hırkayı aramaya başladıysa ve akşam esintisi ruhuna pençelerini geçirdiğini hissettirmeye başladıysa, uzak olan yakınsa artık ve önüne yollar açıldıysa, dar gelmeye başladıysa karanlık, eski mektuplar sahiplerine ulaşmak için ayaklanmaya başladıysa ve gözleri çok uzaklara dalıyor, vücudunun her santiminde ruhunuzu kamaştıran bir ürperti alıp yürüyorsa, eylüldür. tıpkı bu eylül gibi. ve tıpkı yılların tortusunu üzerimizden atıp her şeyi yeniden kurmamızın işaretçisi olan o eylül ve o eylülün rengârenk merdivenleri gibi aradığımız, bulduğumuz ve kaybettiğimiz ne varsa bir hikâyesi olsun diye oluşturulan direniş zincirleri gibi kaybetmek, unutmak ve yeniden hatırlamak gibi, kapımızda ve uzak, uzak ama içimizde. çünkü kendisinden önce sesi geliyor eylülün, içimizle ve dışımızdaki dünyayla barışalım diye.

The Savages






KÖKLER VE BAĞLAR


 Köklerimiz ve bağlarımız arasında ince bir çizgi var ve o incelik ne yaşarken ne de ölürken peşinizi asla bırakmayacak. Düz çizgiler üzerinden hiç sapmadan yürüyüp bitirdiğiniz bir hayat yaşadıysanız,  bu fark er ya da geç kusursuz hayatınızı bir çıkmaza sokacaktır. Yönünü el yordamıyla çizen ve iki doğru arasındaki en kısa mesafeyi bitmez bir çile olarak görenleriniz de, bu gerçeğin farkına çoktan vardığı için kendini şanslı sayamayacak, çünkü bu mesele önce aklınızı kurcalar, sonra da kalbinizi incitir. (Evet, o incinmiş kalbin yüz yıl süren ağrısından bahsediyorum.)

Nicedir unuttuğum bu ayrımın, nicedir unuttuğum kalp ağrımla birlikte tekrar nüksetmesini sağlayan, bir film oldu: The Savages.  Çok tanıdık gelen bir hikâyeyi öyle bir kompozisyon ve karakter oturtma yeteneğiyle kotarmış ki sevgili yönetmen, izledikten günler sonra bile içinizin nasıl burkulduğunu unutamıyorsunuz. Çünkü yolları çoktan ayrılmış iki kardeşin ölmek üzere olan ve bakıma muhtaç babaları için tekrar bir araya gelmelerini, bir araya geldiklerinde de aslında ne kadar dağılmış olduklarını ve hayatın onları geri dönülmez bir şekilde parçalara ayırdığını görmeniz, aslında sizi kendi içler acısı hikâyenizle baş başa bırakıyor.

O hikâyeler her biriniz için belki yazıldı, belki yazılmak üzere, belki de şimdilik çok uzak. Ama nihayetinde o anlar gelecek. Kim olduğunuzu unuttuğunuz anlarınızda, bir vakitler bağlı olduklarınızı hatırlayacak ve onlarsız geçen zamanın, ilişkilerinizi artık iyileşmesi mümkün olmayan yaralara dönüştürdüğünü fark edeceksiniz.

Yaşarken bağlarınızdan kurtulmaya çalışmış olabilirsiniz, ya da o bağları diri tutmak için kimsenin kimseye göstermediği bir özveri ve çaba sarf etmişsinizdir. Bir başka ihtimal, zaten öyle kuvvetlidir ki onlar, ailenizle, dostunuzla, sevdiğinizle,  sevmediğinizle sizi hep bir arada, hep yakın, uzak da olsa yakın tutmayı becermiştir.

Ama en sonunda ipler gevşer, yakınlıklar sınıra, sınırlar sırra, sırlar azalan kelimelere, yokluğa ve uzaklığa dönüşür.  Sizi hayata tutunduran insanlarla aranıza örülen duvar zamandır ve bu duvarı yıkmaya gücü yeten bir Âdemoğlu henüz dünyaya gelmemiştir. O bağlar  başımızdan geçenler bizi akşam vakti boşalan bir sahil gibi hüzünlü kılmışken, keşke yanımda olsaydı diyeceğimiz kimsenin suretidir. Bir gün o insanların yanına tekrar dönsek bile, bu karşılaşma bize sadece geçen zamanın bize ne denli kötü davrandığını, nasıl eskidiğimizi anlatır ve artık bir başkası olduğumuz gerçeğiyle yüzleştirir. Bu sert duvara çarpmak, herkesin taşıyacağı bir yük değildir elbet.

Tıpkı filmdeki iki kardeşin karşılaşması gibi… Artık kendilerine bile akıl sır erdiremeyen, talihsiz hayatlarının patlayan freniyle karşımıza çıkan bu iki kardeş, filmde son bir çabayla hayata tutunma gayretine duydukları özlemi en yalın, en sert, en mizah dolu halleriyle anlatıyor bize. Öyle ki, artık akli ve fizksel melekelerini günden güne kaybeden babaları bile hayatın karşısında çok daha sağlam ve fütursuz durmakta. Filmin en can alıcı sahnesinde, kulakları ağır işiten baba, otomobilde kavgaya tutuşan oğlu ve kızının seslerini duymamak için işitme cihazının sesini kısar, yaşlı ve yorgun gözlerini akıp giden yola diker ve kavga sesleri geri plana kayarken sakin bir müzik duyulur. İşte o sahne, var olduğumuzu kanıtlamak için kendimizi paramparça ettiğimiz şu hayatın asıl müziğidir. Filmi izlerken ölümün ayak izlerini yaşlı Savages’in ayak parmaklarında görüyor, çocuklarının hiçbir yere varmayan trajik hayatları için çektikleri yürek ağrısına eşlik ediyor, kızı Wendy’nin babasının bakımevindeki odasını renklendirmek için kullandığı aksesuvarların yaydığı hüzünlü renklere kapılıyorsunuz ve günden güne eksilen yanlarınız için kalbinize uzun süredir unuttuğunuz bir ağrı saplanıyor.

Wendy, o küçük bakımevi odasını renklendirmeye çalışırken, aslında iletişimi kaybettiği ailesini, evli sevgilisinin ona sunduğu yavan ve şefkatsiz ilişkiyi, yalnızlığı, gerçekleştirmediği hayallerini, yaşama umudunu kaybetmiş ağabeyinin hüznünü, babasının gidişini kabullenmek istemediği son günlerini ve aslında en çok kendini renklendirmeye, yıkılmış hayatını yeniden ayağa kaldırmaya çalışıyor. Ağabeyi Jon ise tüm kayıtsızlığı, bitirmediği kitabı, hayatını birleştirmeyi göze alamadığı sevgilisi, hep yarım bıraktığı sevinci, ailesiyle bir yakınlık ve mutlu son yaşamaktan kaçınan hallerine rağmen, aslında onları hiç yalnız bırakmayarak bu kaderi değiştirmek için çabalıyor.

Karakterlerin bütün bu duyguları yansıtmasındaki başarısının aşikâr olduğu film bize, yaşam beceriksizi bir ailenin dramından öte, seçtiklerimiz ve seçeneksizliklerimiz arasında yiten hayatın bizi en çok yalnızlaştırdığı noktayı göstererek hafızamızda hep yer edecek filmler arasına girmeyi başarıyor.

Ve film bitse de içimde hâlâ bitmeyen şu kalp ağrısıyla kendi kendime soruyorum: Köklerimiz bize neyi hatırlatır? Dahası bunun için mi yanlış da olsa bir toprağa, bir kalbe, bir anıya kök salarız? Sırası geldiğinde yaşamın elimize tutuşturduğu kötücüllüğümüzü bir balta gibi üzerlerine savursak da kurtulamayışımız, dahası bunu yapmayalım diye bize engel olan o kudret, yaşarken nereye uçar? Köklerimiz doğuştandır ve reddedebiliriz, peki ya bağlarımız? Aklımızı, kalbimizi, biz olanı bahşettiğimiz o bağlar, bize kalan en acımasız mirastır ve ondan kurtulmak bir ömür boyu sürecek bir savaş demektir.

Filmdeki Jon ve Wendy gibi omuzlarımızı ezen hayatın kaldıramadığımız yüküyle yoldayız; bağlarımız bize hem çok yakın, hem çok uzak. Yine de avuçlarımız bu film gibi, hâlâ sıcak.




KAPISINDAN KOVULDUĞUMUZ HİKÂYELER


Kapısından kovulduğumuz hikâyeler var. Zamanın bir yerinde yaşanmış olması yeter diyor onları yazanlar. Oysa tüm bunları  tek başına yazmadılar. Gri duvarların yorgunluğuna gömüldükleri o akşamlarda, sabahlarda, ayazlarda ve yağmurlarda yanlarında birileri vardı. Ama insan reddettikçe güçlendiğini düşünüyor. Bitirdiği her şeyin derisinin altındaki katmana gömüldüğünü fark etmiyor. Tıpkı o hikâyeleri yazanlar gibi.

Kapısından kovulduğum hikâyeler var. Arkamı dönüp çaresizce giderken bir yenilgi gibi gelen, şimdi ardıma dönüp bakabildiğim anlarda acısıyla ödüllendirilmiş olduğumu düşündüğüm karışık gerçekler... Elleri yüzleri kapkara çocukların el arabalarında kitap taşıdığı sokaklarında yürüyordum şehrin ve işte o anda fark ediyorum: Yıllarımı harcadığım bu sokaklar şimdi bütün varoluşlarını bensiz öğütüyor. O çocuklar içinde ne yazdığını bilmediği kitapların üzerine yoksulluklarıyla birlikte kalbimin ağrısını koyuyorlar üstelik. Ben yanlarından geçerken gülümsüyorlar. Son model bir cip yanlarından geçtiğinde içlerinde birden beliren isteğe boyun eğip ürküyorlar. Kapısından kovulmaya bile değmeyecek hikâyeler de var üstelik. Bu çocuklar korkarım bu hikâyeler için büyüyorlar.

Onlardan ne farkım var ki diye düşündüm. O kitapların birçoğunun içinde geçen sıradan bir kalp kırıklığı gibiydim aslında. Girdabın içini de dışı kadar iyi biliyordum. O kitaplardan ben de okudum, o kitapları birilerinin ellerinden diğerlerine taşıyıp durdum. Bu sokaklardan anılar biriktirecek kadar da geçtim üstelik. Her sarı yaprak bir gün mutlaka ulaşmayı hayal ettiğim ülkesiz topraklara götürecekti beni değil mi? Hiç hayal edilmemiş bir ten kokusu duyacaktım bir yerlerden. Gün gelecek, çekip gitmeleri sevmekten bıkacaktım ve erken yorulmuş gölgem benden vazgeçmiş olmayacaktı. İşte buradayım. Sonsuz bir çığlık büyüten sessizlikle uçar gibi, toz olur gibi, yüzleşmemek için arazi olur gibi, akşamüstü telaşından kaçan incecik silik bir gölge gibi, eskiden sevdiğim bir şeylerin kapısındayım. İçeri giremem, kapılar kapalı, bu sokaklardan da kovuldum.
 Yağmur biriktirir aşk acısı. İç sesinde boğulup inlemek böyle durumlarda hüznümüzü soylu bir şeymiş gibi gösteren bir klişedir. İnsanlar güzellikle acı çekenleri sever. Acısını hiç kimseye bulaştırmıyorsa üstelik bu sevgi katlanır. Ama hepsi o kadar saydam bir yalan ki... Hadi bir kez olsun sabah akşama evriliyor diye hayranı olduğumuz şu dünyanın bir parçası gibi davranıp dürüst olalım. Kaçımızın çektiği acı kaçımızın umurunda? İç sesini dışardan dinleyen birine küçümseyen bakışlar fırlatmaktan çekinmiyorsunuz. Oysa acısı ne kadar da size benziyor değil mi? Bu yüzden kaçıyorsunuz işte, bir kez olsun geri çevrilmediğiniz bir kapıyı görmek sizi nasıl da korkutuyor. Çünkü bir başkasının kalbine açılan davetkâr bir kapı görmek korkutuyor sizi. İçerisi korkutuyor. Bunu ne zaman mı gördüm?

Kapısından kovulduğum adamlar var. Artık siren sesleri gibi içimi ürpertiyor bir aşkın kırık zamanları.

Bütün kovulmuşluklarımı şehrin kanalizasyonuna bırakıp  o sokakları geçiyorum. Biliyorum geri dönmek zor olacak. Biliyorum geri döndüğümde o sokaklarda yürüyüp eski hayatımın izini süren ben olmayacağım. Zamanın eğri demiri sırtıma değdikçe değişen yenilenen sayrı bir düş gibi her yanımı iğneleyen bir başka seyir halinde çırpınacağım. O kadar çok denedim ki bunu... Değişmeyi, hiç olmayacak bir şey olmayı, uzun yolları göze almayı... Değişim bu kadar mutlakken bana gelince katılaşıyordu sanki. Nereye gitsem bir bumerang gibi aynı şehre geri geliyordum. Ne zaman valizimi toplayacak olsam, ardımda kalanlar yüzünden o bavulun fermuarı bir türlü kapanmıyordu. Tanıdık olmayan bir rüzgâr tenimi nasıl yakar bilmiyordum. Yüzüme soğuk bir dağ suyu çarptığımda bakışlarım pul pul olup ellerime dökülüyordu. Yüzüm dökülüyordu yola. Yalnızlığım dökülüyordu. Kalabalığım ve kargaşam sonra... Hepsi bir araya geldiğinde mesafeler katlanıyordu ve ben, benim dilsiz ellerim ve benim hayata bir değer biçemeyecek kadar ucuz düşlerim ayağıma çelmeler takıp duruyordu. Neden mi, kapısından kovulduğum çekip gitmelerim vardı.

Şimdi geri dönüş yolunda elinde kırmızı meşaleler tutarak yürüyen bir soytarı yolumu kesiyor. Gülüşünü yüzünden çıkarıp bana veriyor. Hesabına çalıştığı kral bu hibeden habersiz. Biz bugün bu soytarıyla hangi anahtarlar hangi kapıları açar ve hangi kapılarda insan daha önce düşürüp fark etmediği değerli bir anahtarı bulabilir, bunu arayacağız. Belki biraz fazla kirliyiz ya da masumiyet artık sıcaklarda vücuda yayılan rehavet gibi bizi rahatsız ediyor. Umurumuzda değill. Birileri gittiği yerlerden çantasında yapbozun bizden çaldığı parçasıyla dönmeye hazırlanırken ve üstelik o parça kayıp diye tamamlayamadığımız bu hayat onun hiç de umurunda değilken, masumiyet bir soytarı gülüşüdür. 

Neden mi bu kadar hırçınız? 

Cevabı basit, kapısından kovulduğumuz gülüşler var.








tashihli yazı

bazen oluveriyor işte kendiliğinden. içinde dağınık masanın ucunda yere düştü düşecek bir kağıdın masaya tutunma çabası kadar bir çaba, bir yaşayabilme kabiliyeti bile kalmadığını hissettiğin yara ağrısı gibi bir duygu var. tanıdın değil mi, evet işte tam da öyle. bu devam etmeye olan inancının boşlukla sınanmasıdır.böyle anlarda hemen kaleme sarılırım. bu da umutsuzluğun bayrak sallayanı aslına bakarsan.yazınca boğazına oturan yumruk aşağıya doğru kayıveriyor mu sanki. yok...
bir ofiste, bir sokakta, bir meydanda, şehirde ya da odanda....bu şehirde, bir şehirde, o şehrin gettolarında, mahalle köşelerinde çürüyüp gideceğiz diye huzursuzlanıyorum, anlıyor musun beni? hayır mı...haklısın, bir de bu var. bu kertede anlaşılmanın mümkün olmadığını bile bile ama bunu kabul etmeye etmeye de çürüyüp gideceğiz. bir de sıradanlığın güzelliğinden dem vurursun hep. anlamıyor muyum sanıyorsun. sıradanlığa dizmiş olduğun her övgünün altında, seni bu hale koyan hayata küfrün yatar. yarın ne olacağını bilmeyişine mi sevindin, ben o vakit anlarım ki korkuların köşeleri tutmuş, bir türlü bir düzlüğe atamıyorsundur kendini.
oysa kusursuz bohemler olabilirdik seninle. elimizde şarap dilimizde dünya, içimizde şarkı...gırla giderdi hezeyan, gırla giderdi şamata. ne var ki bizi çevreleyen dünyanın müsaade etmediği şeyler var. mesela kira...mesela fatura...mesela evsiz kalmak korkusu...hiç bukowskivari diyaloglara girmeyelim, bizi kurtarmıyor zira factotum'u hatırla. hem biz o kadar büyüdük mü sahiden? o kadar küçüldük mü? o kadar dindirdik mi içimizi...yok...ama halletmemiz gereken birkaç mesele var ölmeden. o meseleler ki ertesi günümüzü planlıyor. tutunacak bir yer olmayınca ona sarılıyoruz. bütün bu mevzular uzar gider, uzar gider....ama tek ve bir tek mefhum var üzerinde durulması elzem: yorgunuz ve güzelce susmaya ihtiyacımız var.


http://fizy.com/#s/1c8mlt

YAĞMURA SIĞMAYANLAR






Çok yalnız bir akşammış bu.
Gözkapakları ağır yükler taşıyor diye utanan bir çocuk avucumda,
Sevgi dileniyor benden lal yaprakları.

Oysa şarkı bile söylüyor işte: Ne gelir elden?
 Zoraki sevgiler yapsak hamur adamlar gibi küçücük ve yağmur her yağdığında bir gökgürültüsü hediye etsek yaprakyeşiline bakan zavallı kalbimize, ne gelir elden?

Ucuz satırlar bunlar. Değerinden eksiğine bozdurduğumuz kelimeler gibi lanetliyor bizi unutmaya çalıştıklarımız. Yakalamaya çalıştıklarımız sırtımızdan bıçaklıyor. İşte o ve ben uzaklara,  yalanların eskittiği bir sevgiyi sürüklemeye giderken, yağmurkırığı saçlarımıza dolanıyor.

Yalan söyledikçe aşınıyor sırtımın ölü derisi. Sandalyemde otururken ardımda açık kalan kapıdan korkuyorum. Arkamdaki boşluk beni alıp büyütüyor. Arkamda bir boşlukla birlikte yarın için ay büyütüyorum.

Çok ucuz bir şiir var, ama öyle ucuz ki… Bana öyle bir hatırlatıyor ki eski günleri… “Bir daha okumam,” diyorum, “bunları geçtik.”
“Bir daha okumam,” diyorum “şehirleri geçtik.”
“Bir daha sararmış kâğıtlara böyle anlamsız aşk yakınmaları yazmam,”diyorum.
Sesim beni duymuyor.

Bütün bunları dinleyeceksin sen; dinleyip yine gözlerindeki boşluğa yakışan bir fırtına tasarlayacaksın benim için. Ben tam o sırada benim için anı olacağın ânı kuruyor olacağım. Alacakaranlık sadece filmlerde değil gözlerimin ta içinde de olacak o sıra. Bir kadeh rakıya bakıp ağladığım günlerin hatırına  “son bir kez,” diyeceğim, sen farkında bile olmayacaksın. Yağmur fışkıracak lağım çukurlarından; evsizler bankamatiklere, kediler saçak altlarına, küçük çocuklar şanslılarsa annelerinin sıcaklığına kaçacak. Senin kaçacak yerin muhtemelen hazır olacak. Ama ben öylece kalacağım sokağın ortasında ki gidecek yerim yok. Kendime çıkan tüm kapılardan kovdu beni gözlerin. Gözlerin gümbür gümbür serildiler kapıma.

Yağmur hızlandıkça yolun ötesi görünmez oluyordu. Evden kavga sesleri, sokaklardan gece fenerleri, hasretten bir güle tutunan diken eksik olmuyordu. Yağmur gitgide daha hızlı, hıncını insanın içinden söküp alarak yağıyordu. Gökgürültüsü ürkekliğin sınırlarını deniyor, aynalar birer birer parçalanıyordu yalnızların odasında. Çok şey mi istiyordu? Ağrılı ve yavaş ölümümüze atamadığımız çığlığı bize hatırlatıyordu o kadar.

“Durmayacak,” dedim.”Sabaha kadar yağarsa böyle… ya sokaktakiler ya kaybolanlar,” dedim kaybettiklerim içimi kemirmeden edemiyordu. Bir ara pencereyi sonuna kadar açıp dışarı çıktım. Sokağı izledim ve kalbimi onun gözlerine yatırdım. Görüyordum işte, işarete gerek yoktu. Baktım sol yanında kendisinin bile fark etmediği bir yarık ve o küçük yarıktan ince ince sızan bir hayat çığlığı duruyordu. Uzaklarda yanan ışıkları gözlüyordu ve biliyordum, beni asla sevmeyecek; geceleri duvarında oynadığı gölge oyununda benden bir iz görünmeyecek. O elleri var ya, o elleri beni hiç eskitmeyecekti. Gerçekten içimde olsaydı bunu yapardı, diyorum ve birkaç gümbürtü art arda kopuyor.

Bu yağmurlar büyüdük diye bu kadar öfkeli.
Arkamızda açık kalan kapılar, kaybediyoruz diye bedenlerimizden alacaklı.

Gecenin sesini dinliyorum.
Sesimizde hiç dinmeyen bir öfkeyle o ve ben… Biliyorum benim kadar çaresiz bakıyor o da pencereden. Huzursuz gözleri gideceği yeri bilmeyenlerin gözlerinden yapılmış ve oyuncağı kırık.

“Durmayacak,” dedim… “Böyle sabaha kadar yağarsa…”

Üstelik böyle zamansız, böyle bahar dallarını kırıp atar gibi hınçla.

Oysa normalmiş, öyle diyorlar. Yine de yağmurda eksilen bir tek o ve ben varız. Dünya sadece ikimizin saatini durduruyor sebepsiz yere ve üstelik o devam ediyor, hiç aldırmıyor hiç… Bense sadece durmuş pencerenin ardından yitenleri izliyorum. Arkamdan gelen seslerden ürkerek ve hiç özlememeye gayret ederek eski şeyleri, sabah olsa, diyorum, olmuyor. Olmayacak, diyorum. Dediğime inanırım diye korkuyorum da bir yandan. Çünkü öyle çok bekledim ki bir yağmur sonrası sakinliğinde onun ellerini yüzüme ipek edeceğim günü. Şimdi biriktirdiğim eski eşyalarına bakıyorum tek tek. O yeşil kazak, o hasır sandık, o yanımdayken üzerimden hiç çıkarmadığım yeşil kazak… Bir zamanlar derin nefesler alırdık, diyen küskün geçişin izlerini taşıyordu üzerinde. Gülüşümü çaldırmadığım o güzel vakitlerde bu kazak sıcacık tutardı beni ve o hasır sepet ki gideceğimi anladığın bir sabah yatakta bana sarılıp “Tekrar gel,” demiştin, “daha sepetini alacaksın.” Tekrar gelmelere dayanmadı kalbimizin incelen çeliği. Yağmurlar hızlandı, tutamadık; tutamadık gitti içimizdekileri.

İkisini de kapıp sokağa atıyorum kendimi, sel su almış başını gidiyor. Sokak uzun bir koşuya çıkmış sanki. Kaldırımlarını bile tutamıyor üzerinde. Yağmur her şeyi alıp götürüyor: Yeşil kazağı, hasır sepeti, eski şeyleri, eskiyen düşeyliğini zamanın…

Yıllardır içimde çürüyen bir tekne gibiymişsin be adam! Ne seni sürecek bir denizim, ne tekrar boyayıp bakacak bir korunağım varmış. Öylece kalakalmışım; durmuşum ve batmışım. Durmuşum ve neden kendi kendime ağlamaya başladığımı bile çözememişim. Aniden ışıyor ortalık. Eve gitmeliyim, diyorum. O kötü şiiri son kez dinleyip yağmurun dinmesini beklemeliyim. Sırtımı duvara yasladığımda korkmadan, onun beni anlayan gözlerini yormadan ve incitmeden karanlığı son bir kez…

Bütün gece yağacak… bütün gece yağarsa böyle,

Acıyan şahdamarımızı kim öpecek?





TRİER: RUHUMUZA ÇARPAN BİR GEZEGEN





“Dünya kötü bir yer, onun için üzülmemeliyiz…”

            Böyle diyor Justine, dünyanın son gününde, yok olacakları için gözyaşı döken kız kardeşine. Bunu söylerken gözünü bile kırpmıyor. O an geldiğinde gözünü inatla gittikçe büyüyen beyaz ışığa dikerken de gözlerinde aynı bakış var. Varlığımızdan çürümenin kokusu geliyorken yokluğumuz için üzülebilir miyiz? Yani en kötüsü olsa bile… Mesela bir gezegen hızla dünyaya yaklaşıyor olsa…Dogma akımının en önemli temsilcilerinden Lars Von Trier,  son başyapıtı Melancholia'da bu soru üzerinden varlıkla yokluk arasındaki ince çizgide yürüyor.
Yaşarken kanımızı donduran, ruhumuzu sarsan ve sersemletici bir köşe kapmaca oyunuyla aklımızı alan her şey, aslında sadece gerçektir ve gerçek, tüm yaşananların karşılığı değildir; sadece bizi çürütür. Trier’in Melancholia’sı çürümenin filmi aslında. Oyunun dışında, çemberin uzağında, bu dünyanın üzerinde kaybolmuş bir gezegen gibi dolaşanlarınız bunu gayet iyi anlar.
Filmin güzel gelini Justine etrafına saçtığı zoraki gülümsemelerin ardında dünyanın hüznünü yaşatıyor bize. İnsanların bir araya geldiklerinde başlattığı trajikomik yaşamsal uğraşlar, taktıkları maskeler, zorla büründükleri roller karşısında onlar gibi olamayan, aslında onlardan olmayı hiç istememiş gelin Justine, yaşamın büyük acısı içinde kıvranıyor. Yani hepimiz gibi… Her ne kadar kabullenmek istemesek de üzerimize yapışan toplumsal rollerimizi oynarken kıvranıyoruz. Justine dünyanın sonunun felaket mi yoksa kurtuluş mu olduğu konusunda sorular sorduruyor izleyenlerine. Psikolojik felaket türüne kendi bakış açısını ustalıkla getiriyor Trier. Bu da onun alametifarikası olsa gerek.
Varoluşçu sancılar, bazen ne söze ne de sese dökemediğimiz ve insanı içten içe kemiren acı Krstine Dunst’ın oynadığı Justine karakteriyle bizi hiç yormadan, büyük laflara gerek kalmadan öylece sere serpe önümüzde uzanıveriyor. Diğer yandan Justin’in kız kardeşi Claire, insanlığın can havliyle tutunduğu zavallı nafile umudu son sahneye kadar canlı ve diri tutuyor. Bunu yaparken sergilediği olağanüstü gerçekçi oyunculuk da gözlerden kaçmıyor. Dünyanın trajik sahnesinde ne işi olduğunu sorgulayanlar ve bu trajedinin içinde ruhunu kurtarmak için amansızca çırpınanlar filmdeki iki kız kardeşin ölümlü gözlerinde ölümsüzleşiyor.


Trier, son harikası Melancholia’da simgeler, dini öğeler ve sürrealist imgelerle o lanet olası gerçeği öyle güzel bezemiş ki filmin başında ekrana gelen görüntülerin yarattığı büyülenme hali, filmin sonunda sadece ekrana değil, ruhumuza da çarpmakta olan bir gezegenle fikriyatımızı yerle bir ediyor ve elbette filmde en göze çarpıcı unsur her zamanki gibi Trier’in kadınları.

Filmin açılış görüntüleri ve ona eşlik eden Wagner’le birlikte kendimizi Trier’in muazzam ayininde insan olmanın acıklı tiradını dinlerken buluyoruz. Üstelik burada tek bir kelimeye bile ihtiyacımız yok. Çığlığını geceye uzatan bir beyaz at, beklenen sonumuzu müjdeleyen yıldız şöleni, körü körüne inandığımız masumiyetin simgesi bir çocuk, dünyanın görkemli, soğuk arka bahçesi, tüm bunları gören bir kadın ve büyük çarpışmaya yaklaşan iki gezegenin hayranlığa şayan ölümcül dansı… Trier filmin ilk saniyesinde aklımızı almaya cüret ediyor.
            
           Durmaksızın yıldızları gözleyen güzeller güzeli bir gelinin görkemli düğünüyle başlayan film, dünyanın son gününü anlatarak biterken burada gördüğümüz ne başarılı bir dram ne de başarılı bir kıyamet senaryosu aslında. Bu film damarlarımızda durmaksızın dolaşan acıya ve bizi hayatta tutan ölümcül yaşama sancısına dair epik bir güzelleme. Trier akıp giden rutin hayatlarımızın içinde kaybolduğumuzu, ruhumuzun ölmek üzere olduğunu bizi sarsarak hatırlatmak istemiş. Yaşam koşulları, kanunlar, dinler, töreler, çağdaş yaşamın getirileri, yasalar ve bize söylenmiş daha pek çok büyük yalanın içinde git gide ölüme terk edildiğimizi ve bunların bizi ecelimizden çok daha önce öldüreceğini dünyaya çarpan bir gezegen imgesini kullanarak anlatmak istemiş. Yoksa filme adını veren bu kurmaca gezegenin adı neden Melancholia olsun ki?
           
“Melancholia denen menem dünyanın sonu mudur gerçekten yoksa dinmek bilmeyen kederin aslında ta kendisi midir?” Bu soru sizi kemirirken, filmin son sahnesinde içinizdeki ikinci insanı keşfedeceksiniz. Bu filme dair son cümle elbette Trier’in kendisinden gelmeli: “Daha fazla mutlu son yok.”







ARANOA:BİR ZAMANE MASALCISI



İnanın bana, “herkesin bir masalı vardır” lafı bir klişeden ibaret değildir. Sadece çok dillendirilmiştir. Çok dillendirilmiş ve altındaki anlam çok ötelenmiştir.  Çünkü hayatlarında sadece dantelli elbiseler, parlak ışıklar, öpülesi kurbağalar ve masal kuşları bulunanların değil, aklınıza gelebilecek her insanın ardında anılar, başka insanlar ve şehirler vardır ve elbette her şehrin de bir anlatıcısı…
Yani dünya masalı en iyi olanı değil, onu en iyi anlatanı ödüllendirir.
“Mesela kim?”dediğinizi duyar gibiyim, size hemen bir isim verebilirim: Fernando Leon De Aranoa.
İsmi bile bir masaldan fırlamış gibi duran bu beyefendi, bana kalırsa İspanya’nın ve değeri anlaşıldığında bütün dünyanın en iyi anlatıcılarından biri olacak. Yaptığı filmlerle bunu birçok kez kanıtladı ve bundan sonra da kanıtlayacağına eminim.
İspanya’nın el üstünde tuttuğu bu güzide  (ve hadi dürüstlüğü elden bırakmadan konuşalım ki yakışıklı) yönetmen- masalcısı, Türkiye’de ismen bilinmese bile, Güneşli Pazartesiler filmiyle pek çok insanın ruh dünyasına konuk olmuştur. Evet, dikkatinizi çektiği üzere ekranına filan demiyorum, çünkü bazı filmler bir ruhla seyre dalınır ve izleri de yine ruhun bir köşesine sığınır. Sonra aralıklarla ve yeri geldikçe saklandığı yerden çıkıp ruhunuzun en ince noktasından bir kez daha yakalar sizi. Güneşli Pazartesiler, Amador ve Prenceas yönetmenin söylediklerimi en kuvvetli temellendiren üç filmi ve Amador’u Film Ekimi’nde de görmeniz mümkün.

Aranoa, izleyicisini yaşarken herkesin farkında olarak ya da olmayarak özlediği ve deli gibi eksikliğini çektiği bir duyguya götürüyor: İnsanların hikâyelerini gözlemlemekten yola çıkarak kendi romanlarını, ruh dünyalarını ve ıslak kırık bir geceyi tanımak ve bunun tatlı derdiyle yaşayıp gitmek…
Aranoa, yağmurlu pencereler, puslu şehir manzaraları, sadece kaybedenlerin hayatında bulunan ışık seli, gözyaşı ve çekmecelerde unutulmuş mektuplar demek. Zor hayatlarımızın bir yerinde kalbimizin sadece bir organ olmadığını anlamak ve serin bir akşamüstünün ya da sevdiğimizi birinin gözlerindeki ışığın, yaşamak için bir direnç olabileceğini fark etmek demek. Sınıflar arası uçurumun yaşamı çelişkilerle ve çaresizlikle kuşattığı dünyada ayakta durmanın ve direnmenin ne olduğunu destansı değil de olduğu gibi, yani hepimiz ve herkes nasıl yaşıyorsa öyle anlatmak ve çizdiği karakterlerle masallara yeniden inanmak demek.



Evet, Aranoa aslında bizi sömüren ve zorlayan koşullarla örülmüş düzenin çarkına kapılmışken, bir dişlinin işleyişini değiştirerek hayata karşı direnebileceğimize dair sözcülük yapıyor. Direnmenin görkemli masalını koyuyor önümüze. Liman işçileri, seks işçileri, bakıcılar, yoksul aileler ve daha pek çok kahraman bu muhteşem yönetmenin elinde kendi romanını oluşturabiliyor. Aslında bu kahramanların olduğundan değilse de göründüğünden farklı, muhteşem renkli insanlar olduğunu ve aslında her birimizin içinde açığa çıkmayı bekleyen renklerin bulunduğunu bize muazzam bir sinema dili kullanarak veriyor.
Aranoa, kurmacaların yapay ve yavan dünyasından kurtulup kendinizden bile daha gerçek fakat özellikleri düşünüldüğünde yerlerinde olmak isteyeceğiniz karakterler çıkarıyor karşımıza. Başarısı ve samimiyeti bundan bana kalırsa. Bize çok güzel masallar anlatıyor ve iyi ki hiçbirinde prensler, prensesler, kurbağalar, periler ve büyücüler yok. Yani bunların hepsi bizim masalımız.

Soylu kalemleri, ünlü yönetmenleri, filmde hareket ve görsellik peşinde koşanları bir yana bırakın. Kalbinizin en hassas olduğu günlerden birindeyseniz, hayat sizi fazlaca zorluyorsa, hüzünlü ve aynı zamanda tatlı bir rüzgâr arıyorsanız eğer… Üstüne üstlük bir de sebebini ömür boyu anlayamadığınız bir hüznün kırıklığını taşıyorsanız içinizde gizli gizli, kahvenizi yapın, mevsime göre battaniyenizi alın ya da odanızın camlarını açın ki rüzgâr saçlarınızı yalasın ve bir Aranoa filmi izleyin.
Kalbinizde bir şeylerin yer değiştirdiğini fark edeceksiniz.


Ve meraklısı için bağlantılar:

EVE DÖNMEK YA DA KAFESE GİRMEK



Dünya bir kafestir

Yürürken ilk bunu düşündüm. İlk kez geçtiğim bir sokakta aklıma gelen ilk cümleydi. İlk kez aldandığımda da aynı marifeti göstermiş miydim bilmiyorum. Bazen acıyı bile duymaz oluyor insan. Oysa sadece işe gidiyordum, her sabah olduğu gibi fakat bu sokaktan ilk defa geçiyordum. Bana şimdi söyleyeceklerimi düşündüren sokak mıydı, sonbahar mıydı bilmiyorum.

Adımı atar atmaz köşe başından, ama dünya dedim, yaralarımızı içine taşıdığımız bir kafestir. Biri sizi ansızın içine itebilir. Kendinizi ellerinizle oraya sokmuş da olabilirsiniz. Ya da oraya usanç dolu yaşamınızı, katlanmak zorunda olduğunuz parçaları koyup dışarıya çıkabilirsiniz. Anahtarını elinizde tutabilir ya da denize atabilirsiniz. İnsan derisini koruma derdine düşmüşken ruhunu unutur çünkü. Sözler, sesler ve gülüşler arasında bir anlığına bile hatırlasa ruhunu ellerinin arasında duyup yola devam edebilir ve artık kafesin anahtara ihtiyacı yoktur.
Gözlerimi anahtarımı aradığım kaldırım taşlarından kaldırıp gökyüzüne diktim sonra çünkü bugünlerde herkes sokakları anlatıyor. Oysa çok saydam, çok geçirgen ve bir o kadar da hassas bir örtü var üzerimizde. Gözümüz mavi görüyor diye mavi, gri görüyor diye gri olan bir ipek örtü altındayız. Bunun bize ne getireceğini sezebileniniz var mı?
Yanımdan bir çocuk geçiyor, 10 liraya satılan uçurtmalardan aldırmış annesine. Uçurtmaları parayla satan adam hiç utanmamış, kadın hiç düşünmemiş alırken; çünkü kadın biliyor ki uçurtma görmeden büyüyen çocukların gözleri dünyaya hep kırık bakacak büyüdüğünde. Çocuk diyor ki, “Anne bak, nasıl da geçiyor bulutlar üzerimizden!” Anne kim bilir neler görüyor çocuğun gösterdiği yerde, gittikçe uzayıp uzaklaşan bakışlarından anlıyorsunuz. Sonra ben bakıyorum gökyüzüne ama üzerimizden kayan gökyüzü değil, bizleriz aslında diyorum. İpleri elimize tutuşturulmuş yeryüzü düğümünü çözmeye ara verip bir soluk alabilmek içinse eğer göğe bakmak, bunu bugün yapıyorum. Malum güzün tatlı esintileri var havada.

Ne var ki kafesin kapıları yine de açık. O kadar yol geçtim, o kadar esnettim ki hayal kasımı yaşarken ve o kadar aradım ki bazı şeyleri… Bir kır kahvesini, bir solgun çiçeğin ölümle dansını, bir sesi ve usumda yüzen gemilerin yelkenini şişirecek rüzgârı… Yine de kaçamıyorsunuz işte, kafesin kapıları beni bekliyor.
Aslına bakarsanız kaçacak yerinin olmayışına üzülüyor insan. Herkesin değişmesine, dostların siz olmadan tutundukları uzak kıyılara, rakıda aynı buğuyu bulamamaya artık… İnsanın bir sabah uyanıp bambaşka biri olduğunu anlamasına ve bir sürü şeye… Bir sürü şeye üzülebilir insan tabii ama asıl acı, artık acıların üzerine yazılan şiirlerin hafife alınmasıdır dünyada.

Kafesi geçiyorum, çocuğu, sokağı, solgunlukları… Gök kalıyor. O hep kalıyor. Çocuk uçurtmanın ipine takılıp düşüyor. Ben nereye gittiğimi unutuyorum. Nereye gitmek istediğim hatırımda kalmıyor artık. Yağmurlu sabahlar gibi olmayı diliyorum böyle zamanlarda. Hani annenizin evinde uyandığınız ve pencereden dışarıya güvenle bakabildiğiniz yağmurlu sabahlar… Her şeyin ilk adımının ıslanarak yaşanması… Bundan daha soylu bir şey bilmiyorum. Çatılarda sonbahar ve yerde düş görüyorum.

Üstelik, her şeyi uzatmak, kısaltmak, kesmek ya da yarılamak düşüyor insana. Bir de bırakıp gitmek istiyoruz hep olduğumuz yerleri. Nereye gitsek doğru değil, nereye gitsek yarımız. Yarımız ah yarımız, hep bunu hissediyor. Hep hissedecek. Bir yarımız diğerine küfrü basıp gidecek ve bu kirli kalabalık içinde ancak yarımız yapabilecek bunu, hatta belki daha azımız. Hatta belki, uyumak için daha önce kimsenin keşfetmediği bir kovuk arayan tavşan gibi ormana kızmayı bir yana bırakacağız ya da bu istek hep gidecek böyle… Hep böyle işte, hiç değişmeden, hiç eksilmeden içimizdeki o yabancılık hissiyle devam edebileceğimiz kadar edeceğiz.
Başımızın üzerinde hep bir kafes, iplerine dolandığı için uçamayan bir uçurtma ve bize aşağıyı sorgulatıp duran bir kadife gökle birlikte hep evimizi arayacağız.

Malum bir hayat, yolun diğer yarısı için yaşanıyor artık…



KARTPOSTAL


Hayatı öğütürken, bir yandan biriktirmekten bahsediyorlar. Oysa tuzlu bir serinlikte boğulmak ve büyürken bize ezberletilmiş kelimelerle baş edebilmekten ötesi iz bırakmıyor. Sonra gözlerimde bana ait olmayan ve etrafıma dağıtmak zorunda olduğum gülüşlerin sancısıyla dönüp dolaşıp geldiğim şehrin kaldırımlarına söylenmemiş sözcükler düşürüyorum. En sonunda bir yere dönmek gerekiyor, çünkü. En sonunda sokaklar, derinindeki çukurun içinde biriktirdiği pisliğe isyan edip onu üzerimize kusmak zorunda kalıyor. “Güzellikler” diyorum… En sonunda bitiyorlar ve bunu onlara kim öğretti bilmiyoruz. Bu yarım ve yaralı şarkı, bu birdenbire bastıran soğuk, bu içime nereden çöreklendiğini bilmediğim kederli haller…Belki  uzatıyorum bir şeyleri. Yaşayıp alışmak var hayatın kalbine yakın damarında. Uğruna yangınlar çıkarabildiğim, sözcüklerle değil de ancak kasırgalarla anlatabildiğim tüm o hikâyelere alıştım örneğin. Yaşadıklarının dışına savrulduğunda durup izlemeye başladım hepsini. Hepsi uçları kıvrılmış bir kartpostaldan bana bakıyordu.


O kadınlar... Durmadan gülüp hikâyeler anlatan, kafası karışık, gözleri, bulutlu, artık neye üzüldüğünü bile kestiremeyen kadınlar… O kadınlar işte, erken yaşında çok kırılmış ve avuçlarında sıkı sıkı tutmaya niyetlendiği her şey elinden kayıp giderken buna ağlayacağı yerde oturup teknelere âşık olan, dağılan kadınlar… Yürürken şarkılar söyleyen, eşyalarını sürekli kaybeden, insanların çok içine baktığından olsa gerek,   pazar sabahları içlerinde akşama kadar büyüyen bir boşlukla uyanan ve içindeki boşluğun ne yaparsa yapsın dolmayacağını artık adı kadar iyi bilen o kadınlar… ,

O kadınlardan biri ben olmamalıydım.

Gözleri uzak bulutlara, hevesleri gelgeç hikâyelere takılı kalmış o adamlar… Kulakları durmaksızın yeraltından gelen seslere dikili ve yarının boşluğu kalbini ağırlaştırmış adamlar. Durmadan bir başka kadının, bir başka gecenin, bir başka sahnenin peşinde ilerleyen o adamlar… Yüzleri kırık, düşleri kırık, oyuncakları bir vakitler kırılmış adamlar… Yakınken uzak, uzakken kayıp gibi duran ve hiçbir zaman içinden geçeni yüzüne yakıştıramayan, yakıştırmadıkça bir şeyleri kendine, tutup bir martıyı inciten, bir yağmuru ağlatan, karanlığı içine çekeceği yerde aldatılmışlığını, kutsallığını yitiren ayinlere dönüştüren adamlar…

O adamlardan biri sen olmamalıydın, ama olduk işte…

Eyvah bile diyemeden ve sırayla o adam ve o kadın olduk. Bir başkası ve bir başkası sonra... Kendimiz olmazsak kaçabileceğimiz bir dünyanın kapılarını aralamayı vaat etti bize dünyanın gri eli. Çünkü nezaketi silah, suçluluk duygusu içinde yumaktı şimdiye kadar gördüklerimizin. Üst perdeden konuşur, istediklerini almak için her yolu denerlerdi.

Bense gırtlağımdaki kesiklerle baş edebilmek için denizi izlemiştim yıllarca. Daha iyisini yapamayacağımdan değil de, yapılacak daha gerçek bir şey olmadığından. “Biz sessiziz, bilmediğimizden mi sanıyorsun, çünkü gördük,” demişti biri bana. Gördüklerimiz durmaksızın kalbe yara…
Geçtiğim yollarda suskunluğu anlatan kuyular gördüm ve üstelik su veriyorlardı hiç tanımadıkları bir yabancıya… Durup baktım o kuyulara, upuzun bir vadinin ortasında öylece duruyor olmalarının bir sebebi vardı. Sadece söyleyip geçtim ve biliyorum sen de… Söyleyip geçtiklerimizin bize bıraktığı izlerden kocaman bir kule yaptık. Öyle büyük ki… öyle geri dönülmesi zor yolların üzerinde beliriveriyorlar ki üstelik, görsen şaşarsın. Dilim tutuluyor orada… Yok diyorum; dille anlatılamayan bir sözcüğün ilk harfi herkesin bildiği gibi olamaz. Anlamakla anlatmak arasında milyonlarca yalan boğulurken ve durmaksızın kayıp yürekler doğururken insanın üşüyen yanı, bundan başka bir şey yapmalıyım. Toprağın üstünde öylece duran bir kuyudan mı öğreneceğim bunu, yoksa senden mi; sorumuz bu. Bir kuyu dilsizliğiyle bakarken gözlerine, o ilk harfi benden önce bulabilecek misin? Sözcüklerine değil, göğsümün ortasına bastırdığın elinin bıraktığı ize güvenebilecek misin?

Ya da dur, sorular sormayalım artık.

Çünkü avuçlarımda kartpostallar var. Çoğunun uçları tırtıklı, bazılarının üzerinde artık silinmeye yüz tutmuş notlar yazılı ve belli ki sahibine ulaşacağı yerde boşluğa ayak uydurmuş söylenemeden kalanlar. Kartpostallar üzerinde hiç gitmediğimiz şehirlerin eski görüntüleri. O kadar uzak bir anıyı çağırıyorlar ki bana… “Beni tutup oralara götür” diyorum, sesim karanlığa gömülen bir sualtı mezarında tahtını yitirmiş kralların birçok şeyi anlamış gözleri için şarkılar söylüyor. Sen olsan, ah sen bir olsan seveceksin o şarkıları, her notayı parlatıp tek tek güzelleştirene kadar. Ne var ki ellerimin nerede kaybolduğunu bilmiyorsun.


Çünkü bugün beni durmaksızın üşüten rüzgârların günü. Akşam olacak ve bir şeylerini kaybetmiş herkesin eve dönüş yolunda kibritçi kız görünecek. Biz bu gece onunla birlikte uzak şehirlerin yakın düşlerinde yitirdiğimiz ve bulmayı umduğumuz tek bir kişi için son kibrit çöpümüzü yakacağız. Yemin ediyorum yapacağız bunu. Masallara inanmayı unutmuş yüzleriyle ve çatlaklarından su sızdıran kalpleriyle gülüp geçecekler bize ve buna sevineceğiz.

Rüzgârlar sert esmeye başlıyor buralarda… “Sen” diyorum, bir saniye sonra elimden kayıp gidecek bir hikâye oluyorsun. Sen, geçmiş günün avuntusu demek oluyor izlerine bakınca… Sen diyorum, anı olmaya hazır gözlerinle karşıma dikiliyorsun. Şehrini bir kartpostal gibi avucuma oturtuyorum, o kartpostalın içinde görünüyorsun; küçücük kalmışsın. Kalabalığın orta yerinde kar kesmiş bir kulenin önündesin, koşarcasına, telaşlı adımlarla bir yere yetişiyorsun. Kabanının yakasını kaldırmışsın üstelik üşüyor gibisin. –içimi sadece bu titretiyor- seni, çok yaralayan bir hikâyenin peşindesin. O hikâye seni çok çağırdı diye koşuyorsun peşinden, o hikâye nerede ve ne kadarsa üstelik şehrin soğuğunu yırtarcasına kendisine koşuyor olmanın güzelliğini göremiyor. Çünkü içinde sadece kendisi, sana duyduğu öfkeli ihtiyacın ağrısı ve bu ağrıyla nasıl baş edebileceğinin hesapları var. Aslında seni değil, sana bakan gözlerini görüyor, gözyaşı bundan. Öyle çok inciniyor ki içim, buna da alışabileceğimi fark edip bir kez daha… Her şeyin zamanla geçtiğini fakat kayıplarımızın hiç kaybolmayan izler bıraktığını hatırlayıp bir kez daha… Ne kadar yazık oluyor bizlere deyince, en çok ama en çok da buna… İnciniyor içim. Öyle sessiz ve ince ki… Gece olacak yine biliyorum. Gece bastırana kadar o kartpostalın manzarasından seni çekip çıkaramayacağımı düşünüp yürüdüğüm yoldan uzaklaşıyorum. Uzaklık ve yakınlık bir kez daha öğretiyor kendini bana. Bu şehrin en iyi bildiği şey bunu ölçmek, görüyorum. Belki sadece bu yüzden, soru sormayalım artık, cevaplar kirletiyor eteklerimizi.

Durup üşüyen ellerime bakıyorum uzun uzun. Ellerim kaç kez daha çölleşebilir yaşadıklarımdan? “Ellerimi bir suya yatırsam, üzerinden kervan yolları geçse” diyorum. Biri gelip biraz daha renkli bir masal bulsa ve hep istediğimiz o yepyeni dilin ilk sözcüklerini... Biri durmaksızın kâbus üreten uykuların içine sızıp şalteri indirse. Kırmızı düğmeye bassak ve tüm hesapları sıfırlasak içimizde... Birbirimizle alıp veremediklerimizin değil, uzanıp yetişmeyi becerebildiklerimizin defterlerini tutsak. Üstelik yıllardır özlemini çektiğimiz o yeni dille ve ilk kelimeyi köklerinden usanmış bir havarinin ağzından duyarak… Tanrılarımızı öldüreceğiz sonra. İçimizde ferah bir vadi rüzgârı büyütünceye kadar, tüm tanrıları…Saf istenç olana kadar, tarihin üzerimize yıktığı bunca hurafeyi unutana kadar, onların da damarlarından kan akıncaya kadar öldüreceğiz onları. Onların yarattığı dünyaların içinden yepyeni dünyalar ayıklayarak karşılıklı duracağız seninle. Bizim için karşılıklı duruşumuzdan başka bir varlık sebebi kalmayacak. Öylece durup hiç kullanılmamış bir iklimin toprağında köksüz ağaçlar olacağız. Masal olacağız, anlatıcımız bizi unutacak. Anlatıcımız bile bize inanmayacak üstelik, çünkü burada artık bir masalı en iyi anlatan değil, masalın dehşeti konuşulacak.

Fakat sen hâlâ o eski kartpostalın içindesin ve kartpostalın kıvrılan ucu seni yutmak üzere. Bunu görmüyorsun. Bu dünyanın soyundan değiliz ki biz, aynı yağmuru sevince ölelim… Bunu görmek istersen yüzümü değil, su kuyularını izle. Hatırla, Yusuf’u boğan kuyu, bir yandan sevip sakladı da onu. Onun o güzel yüzüne yansıyan her şeyi… O kuyu ki daha önce görmemişti Yusuf gibisini.

“Çok soğuk oldu burası” diyorum. Bugün sorular sormayalım ve bir cevap gelecekse eğer, bu rüzgârdan gelmesin diyorum. Durup üşüyen ellerime bakıyorum uzun uzun… Sen diyorum…
Sesim soğuğu katlıyor… Önümde uzun uzadıya anlatılmayı bekleyen bir şehir… Çatlaklarından sevdiğin şarkılar sızan ellerim senin olduğun o kartpostalı sıkı sıkı tutuyor. Rüzgâr git gide daha… daha da kuvvetlenerek büyüyor ama  ben bugün üşüyen ellerimi ısıtmak için o kartpostalı yakmayacağım.









Dolunay kavgası



Bir şeylerin ruhunu kapatmasına izin verdin hep. Oysa hiç göründüğü gibi sert değildi duvarlar, içinden geçebiliyordun. Oysa hiç mükemmel değildi insanların döndürüp durduğu şu dolaplar, sen hep çizginin dışına taşmazsan üstüne gelmeyeceklerini düşündün. Sanki ardındaki binlerce cinayeti başkalarından gizliyor gibiydin. Ruhunun içini bir görseler her şey sona erecekti. O durmaksızın yükselttiğin duvarların seni hep koruduğuna inandın. Ama şimdi hepsi gözünün önünde tek tek yıkılıyor. Çırılçıplak kaldığını hissediyorsun. Bazen daha güzel geliyor değil mi insana… Yüklerinden kurtulan bir sandal gibi daha hızlı ama daha nazlı, dalgaları eteklerinde hissederek yürüyorsun.

Kırılan kalbini seviyorsun değil mi. Çünkü sen onu tek başına ağladığın gecelerin şahidi kıldın. Kendi ellerinle parçaladın onu. İlk darbeyi nasıl ellerinle vurduysan, son darbe de senden gelsin istiyorsun artık, bir başkasından değil.
Bu gece dolunay var… Bu kendi kendine konuşmaların sebebi bu değil mi? Bir de şu bitmek bilmeyen Ağustos… Bir de gelecek güzün eskisi gibi kalbini okşamayacağı korkusu. Hepsi üst üste geliyor. İnsanların yaralı gülüşleri seninkine karışıyor. Bir adam görüyorsun, gülüşü yüzünü yırtar gibi bakıyor sana. Onun yüzünü yırtan gülüş, seninkini bıçaklıyor.

Sonra, “ herkes aynı,” diyorsun. Herkese geçmişinden çıkardığın kirli bir anıyı pay biçip yüzüne en olmadık acınası gülüşü yakıştırıyorsun. Oysa sen geniş kahkahaları seversin.
Ne kadar da yalnızsın. Ne kadar da ıssız bir ormana dönmeye hazırsın. Çekip gidecek bir şehir hayal ettin hep. Sularında salındığın bir deniz sonra… Sanki seni hiç terk etmeyecek bir şeyler vardı onda…
Boş sızlanmalar bunlar. Bugün kilitli sandığından çıkardığın eski mektuplarının yakılma günü. Bugün küflü kalbindeki göz göz odaları boşaltıp içini ateşe verme günü. Bugün suya atılmış bir bıçak darbesi canını yakmadan yarına bakmayı becerebildiğin ilk günün. Bütün bunları sana ne hatırlattı? Telefonun diğer ucunda o vardı değil mi? Hastaydı biraz. Yorgundu. Yanında olmak istiyordun. Onun için daha çok şey yapabilmek. Ama senin tüm kaslarını eline geçirmiş o yıkılmışlığın izin elinin kimseye uzanmasına izin vermiyordu. İçine ay ışığı düşsün diye beklemekten başka çaren yok. Gerçek bir acın bile yok aslında. İç sıkıntılarının sahteliğiyle savaşırken bir yandan, durmaksızın içini kemiren şu kaçak hüzün peşini bir türlü bırakmıyor. İçini oyup duran ızdırabı sen bile kendine anlatamazken diğerlerini nasıl inandıracaksın? Geride duruyorsun o yüzden. Mutluluk ya da mutsuzluk üzerine düşünmeyen sessiz bir gölge gibi, çevrendekilerin hayatında yerli, yerine oturtulmuş bir eşya gibi kayıtsız kalarak varlık gösteriyorsun. Acın içinde patlıyor oysa. Telefonda ona haykırmak istiyorsun. Seni ne kadar sevdiğini apaçık etsin istiyorsun. Neden seni daha içten sevemiyor? Sen neden sahip olduğun hayatı daha içten sevemiyorsun? İçin neden bu kadar çorak? Çünkü kimi sevsen vadiyi çöle döndürdü değil mi. Sen de böylece vazgeçmek için hazır nedenler bulursun kendine.
Oysa oturup denize şiir yazardın eskiden. Birilerinin gözlerinin hayali için kendinden geçip başka bir aleme varırdın. Gidenleri beklerdin. Evet, hiçbir şey olmazdı sonunda, olmayacağını da bilirdin ama yaşadığını hissettirirdi bunlar sana. Şimdi karanlık gözlerinin üzerinde yorgun bir şilep gibi geziniyor bir acının taşıyıcıları.

Beni hep uzak şehirlerin son duraklarında bekleyen o gölge bakışlı adama sesleniyorum bazen. Onu en son içinden nehirler geçen bir şehrin en sakin su kıyısında gördüm. Birlikte kâğıt gemiler yüzdürecektik. Birlikte başka hikâyelerin güzel yanlarına inanacaktık. Benim elimde kırık bir Şarlo heykeli olacaktı. Şarlo’nun bilgiç gülümsemesini yüzümüze yakıştırıp, bu dünyanın tüm acılarına aynı anda gülecektik. Nehir bize bir şarkı söyleyecekti, oturup dinleyecektik. Ellerimize bakıp sevinecektik. Üzerindeki çizgilerle gurur duyacaktık. Geçtiğimiz tüm yollarda gördüklerimize değecek bir anı yakalayıp ondan şehirler kuracaktık. Ellerimizi de düşlerimiz gibi sevecektik. Heykelin kırık parçasını suya bırakacaktık. Dünyadan henüz umudunu kesmemiş sürgün göçebeler izimizi bulacaktı böylece. Yağmurlar tüm kentlere eskisi gibi yağacaktı. Yaşadığımız birçok şey eskisi gibi güzel olacaktı.
Yemin ederim olacaktı, az kalmıştı, çok yakınındaydık. Bütün bunlar ayak seslerimizi dinliyordu. Derken birileri su kıyısını zihninin haritasından sildi. Şehrin gerisinden gelen ışıklar yıldızları sildi. Her şey bir toz bulutunun altında ziyan olurken, ellerimdeki dikenleri fark ettim bu gece. İşin kötüsü Tanrı artık benimle konuşmuyor. Tanrı harflerimi çaldı ve geri vermiyor. Yıldızlar uykularımı böldü, sesini çıkartmıyor Oysa ben güzelliğe teslim olmayı seven biriyim. Sadece sorularım var. Aklımı kurcalayan bir sürü ayrıntı, kalbimi her gece kundaklayan bir sancı. Beklemekten yorgun düşmüş gözlerimin altında henüz birileri gelip yağmalamadan inanmak için beklediğim bir sürü mum yanığı… Anlatamıyorum. Sesim çıkmıyor. Sesim yorgun bir balıkçının ellerindeki nasır kadar gerçek değil artık. Bir yerlerimi kessem kanım bile akmayacak belki.
Dolunaya bakıyorum. Biri gelip içimi açıp baksın istiyorum. İçimden eski kral mezarları, yıldız tozları, atlas burçları, batık şehirler çıkacak. İçimden belki de mucizelerin en güzeli çıkacak Dolunay, neden bana aşılmaz sarı ışıklarınla içimi yontar gibi bakıyorsun? Soru sorduysam cevap ver, ya da bir şarkı söyle, ya da bas küfrü ve sillesi sağlam ellerini görelim. İstiyorsan kahrolası bir şişe cin için kavga edelim seninle. Kafamız gözümüz yarılırken yıldızlar senin arkandan tezahürat yapsınlar. Benim arkamdan o adamlar, o yolunu kaybettikleri için yatağıma düşen adamlar küfre dursunlar. Yeter ki benden çaldıklarını geri versin tanrın. Yeter ki insanlar senin hakkındaki asılsız hurafeleri değil benim içimden çıkan yıldız tozlarını kullanarak geçirsinler bundan sonraki cinnetlerini. Yeter ki o sıcacık bir gülüş emanet etsin bana. Rüzgâr o su kıyısını eski haline getirsin. Silinen ışıklar yerine dönsün, kayan çizgiler yerine otursun tekrar. İçimden bu kadar uzak bir yerde haritasız yaşlanmaktan başka bir şeylerde versin hayat bana.

Benim ona verdiklerimin yanında nedir ki?