Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
Masalcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Masalcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eşikteki karaltı

Ne zamandır unutulmuşların isi sandığım peşimdeki gölgeler meğer mahalle çocuklarının kuklalarıymış. Bilmem söylemiş miydim, benim içsel mahallemin –tabi yakılmadan evvel- güzel komşulukları vardı. Aşklar da yaşanırdı. Hepsi yanmadan önceydi. O zamanlar bugün zihnime yerleştirdiğim, gülüşleri ve unutuşları perdeleyen boşluk yoktu. Her sabaha robotsal uyanışlar yoktu. Acıyla günü reddedişler de vardı. Ama içsel mahallemin güzel komşulukları vardı.

Beni yarı mutlu yalnızlıklarıyla tanıştıranlar oysa bilemezlerdi. Ben hep onların yağmurlarını görmek isterdim. Bu şehre benziyorlar mıydı? Eşiklerine oturup uzun uzun bakmak istedim. Gözlerini kaçırdılar. Yalnızca biri görmeme izin verdi ama yağmuru dinmeden ve şarkımı söylemeden gitti. Küsmedim.

Mahallem yanarken –belki önemli- birkaç şeyi de feda etmek zorunda kaldım. Bilmeyenlerin yanlış anlamalarına izin verdim. Fazla sustum. İçleri bomboş ben dolu cümleler kurdum. Böylece hem kendimi çok anlattım hem yok ettim. Bu eşsiz bir buluş oldu. Her gece yalnızlığının küçük bir kısmını ben olmaya ayırdım. Boşluğumu tamamladığımda buna da gerek kalmayacaktı ama doldurdular hep bir tarafımı. Bir havuz probleminde yapayalnızdım. Ancak dolan ne gözyaşları ne yağmurdu. Ceplerimdeki umut kırıklarını boşalttım, onlara sığamayan gerçekleri parça parça yutturarak uykularımı zehirlediler. Her uyku öncesine ölüm sanrısı eklediler. Direndim.

Hayat küçük yanılgılarıyla sarstı uyandırdı. Düşlerim film hatasıydı. Neredeyse her uyanışım bilinçaltımın hayattan hakkı olmadan çaldığı sahnelere bir özürdü. Mahcubiyetimi kimselere belli etmeden güniçiönemsizanlarına yedirdim. Çoktan unutulmuş aşkların bir listesini yapıp uygun zamanlarda onları dillendirerek normal göründüm. Bu süreç yorucuydu. Anlaşılmayı bekleyerek birkaç hata yaptım ama telafisi zor olmadı. Ceplerim tamamen boşalıncaya kadar, sonrası…

algı eşiğinde bir karaltı. Ben kaç zamandır düşlerimin kuklası odum. O eşikte oturup yağmurunu son kez görmek istedim. Gerisi hep karanlıktı. Benim içsel mahallem bu şehrin ışıklarıyla yandı.

Ortaçgil’e…usulca…







Ne kadar oldu bilmiyorum…işitmeyeli bir sevgilinin sesinden melodisini…mutlu bir günden dönüş yolunda söylenen…belki yaşanabilecek en güzel gecesinde, Kadıköy’de köhne bir barın, bugünlerde açılmayan. Bilmiyorum ne kadar geçti, belki de çok GEÇti ispatlamaya çalışırken şarkıların aitsizliğini bir bahar yağmurunda ya da ararken belki teselliyi türküsünde en yakın dostla. ders kitaplarımızın arasına sıkışmış bir tanım gibiydi “ az sözle çok şey anlatma sanatı”nın başında öyle sakin, iddiasız duran. Bizim gibiler kimliklerinin kenarına deniz kokusu sıkıştırmak isterlerdi, damgalanmışlığımıza bir tepki niteliğinde. Pek konuşmayı da tercih etmezlerdi çekindiklerinden anlaşılamamaktan. “Hani değiştirecektik dünyayı ?” diyen bir sesti o, geceden, belki de bir gece yalanı her sabah prova edilmeye mahkum. Şarkılarla değişen bir dünyanın hayalini kurduğumuz günlerin uzatmalarında kendimize kocaman bir ortaçgil hazinesi saklamak istemiştik, ben, öteki beriki, çok ama yoktuk belki. Belirsizdik. Basitlikler yaşadıkça gördükçe hele sevdikçe örgütleniyordu zihinlerimizde. İhtiyacımız sahipsiz şarkılardı, nereye sokağında sustu susacak bir gitarı cesaretlendiren. Belki de travmatik yok oluşumuzla dalga geçen…baba sevecenliğiyle hem de nasılsa. Ve her nasılsa yetişirdi imdadımıza, suçüstü yakalayışlarında gerçeğin, başkalarının hayatlarından çalarken. Çekerdi gerçeğin ellerinden ya bir çocuğun rüyasına. Sessiz dinlerken öteki beriki, ben o rüyayı kaç kez katlettim, o hep affetti.
Gerçekliğin tahammül edemediği bir dünya bulmuştuk biz gecelerin gündüzünü beklerken, şarkılarında. Paylaşmaya kıyılamayan ama coşkusunu da kendi içine hapsedemeyen tasvirsiz bir ruh durumuyla. Işıltılı devasa atların arasında kimselerin fark edemediği bir tayın üzerinde el sallayan bir çocuk resmi, atlı karıncada…döndü döndü döndü…bıyıklı bir baba resmi onu önce küçük atının üstünden sonra tüm parktan sildi. Kocaman bir oyuncak dünyaya bıraktı gitti. Küçük çocukların sokak kenarlarına bırakılmış eski bozuk müzik kutularına dayalı kulaklarının resmini çizdi ortaçgil. O kulaklardan biri benimdi.
Beklemek bir çocukken büyümeyi ve bir büyükken kaybetmeyi… beklemek ıslığında melodisini bir ağustos sıcağında dost tesellisinde. Beklemek bir pencere önünde yapayalnız çokluğunda. Susarcasına beklemek. Koca bir çocuk tesellisi yaratmak bu belki, şarkının sonunu kendisi getirir diye. “Yaşamak zor birlikte…” dediğin bir cümlenin sonuna “Şarkılarım senindir…”i getirememek. Giden sevgiliyi ya bir dostun gözlerinde ya bir ana kucağında aramak…Hepsi benzer kaybedişlerle dolu hayatların katharsislerinin saklandığı o müzik kutusundaki şarkılardan biri, kulağıma fısıldanan şimdi, oyuna devam oyuna devam…sanki hiç aldanmamış hiç aldatmamış gibi, gerçekliğimizden kurtulmayı vaat etti. Sessiz dinlerken öteki beriki, ben o rüyayı kaç kez katlettim, o hep affetti.
“Ya susarsa şarkılar bir gün..” dedi mavi bir ağaç perisi;
“…
belki bir gün bilmeden buluşuruzgerçeğin kuytusunda, güzelin tohumundaya da sivrisinek sazında usulcausulca, usulca
…”*
Bir yalnız gece daha böyle erdi sabaha
.



* Bizim Şarkılarımız; Bülent Ortaçgil






MASALCI

HENDEKTE




Bu bir kaçış meselesi. Özeti bu.
Mutluluklarının içinde mutsuzluk arayanlarla mutsuzluklarının içinde mutluluk arayanların çarpıştığı bir savaş alanında, hendeğin içinde son üç beş kişiyiz. Çıplak. Maddiyatlarımızdan soyunmuşuz. Umutlarımız çoğul cümlelerimizde bir komünün hayalinde. Artık olmayan bir şehrin en verimli tanımını yapmak hangimize düşmüş?
Sevgiyi kendi içimize çekerek birilerini gerçeklerden bihaber bırakarak kahramanlığımızı yaşatıyoruz. O birilerini altüst olmuş bir hayattan uzak tutarak ödüllendirdiğimizi varsayıyoruz. Oysa hala uğruna savunma mekanizmalarımızı yerle bir edebileceğimiz birileri (mi) var. Sessizlik.
Sebepsiz bir kaybedişin ortasında, eski bir hayalin kenarında veya bir tevriyenin aslında kastedilmeyen vurgusunda kaçışımın izleri var. Takip etmeyin. Kimliğim resmi ters basılmış bir aranıyor ilanı. Tepe taklaklığım bu yüzden. Gölgemle aslım anlaşılamadıklarıma oyununu oynuyor. Bu saklambacın kuralını ben koydum. Kumandamın tek tuşu budur. Başla ve bitir.
Yarın olacakların sorumlusu ben değilim. Sorumsuzu benim. Anlayışınıza minnettar kaldım sayın okuyucu. Lütfen kullandıktan sonra beni imha edin. Yüzünde bir gerçek iziyle bu hendekte kimse barınamaz. Gölgemi ihanet edenlerin kabuslarına katıştırabilirsiniz. Bir arkadaşın söylediği gibi iyilikler hiçbir zaman cezasız kalmaz. Kiminin cezası ses kiminin cezası sessizlik. Bense anlaşılamamaya mahkum edildim. Bırakın cezamı huzurla çekeyim. Kaçışımı mazur görürsünüz umarım. Kimse bir başkasına kendisine verdiğinden daha büyük bir ceza veremez. Belki bu gerçek peşimdeki mutsuzluk avcılarını da iyi hissettirir. Silahımı çıkarıp 3-5 el tebessüm sıkmak da isterdim elbet. Yazık ki tek dolu kovanımı kendime saklıyorum. Ne de olsa gün gerçeklerden arınma günüdür.

Kendimi kaybettim. Hükümsüzdür.



MASALCI