Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
JanWaljan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
JanWaljan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Siddhartha

Ve eğer yüreğinde niçin bunlar başıma geldi dersen

Yüce Buddha Siddhartha Gautama; Buda benim ustamdır, bende onun kölesi.
sen ne istersen onu yap
Ne sen verdin kararını ne de bir başkası
Benim her şeyin maksadı.

Bir damla kelebeğin kanadına
Ne damlanın var haberi
Ne kaldı kelebeğin hali
Dağıldı polenleri dört bir yana
Kırıldı kanadı düştü boylu boyunca
Dedi;
Baba rab
Ne suya kızarım
Ne de yola

Maksadım kelebek
Tırtıldım bir zaman
Bir zaman süründüm
az önce özgürümdüm
Ne suçlu kanadım
Ne de suçlu damla

Süründü yaprağın altına
düşünmeye başladı
Geçmişti ağır acısı.
Yağıyordu yağmur usulca
Uzandı sırt üstü
İzledi yeşil çimenleri
Dinledi rüzgarı
sakin rüzgarı
Çimenlerin ağır ağır sallanmalarını
Döndü içine sonsuz derinlere
kaybolurken
Aniden
Hızlandı yağmur
Kapıldı akıntıya bedeni
Büyük bir acıyla kolları kanatları.

Dedi;
Ne suya kızarım nede kanadıma
Bir zaman süründüm
Şimdi özgürüm

İşitmez oldu o sıra
Karardı gözleri
Ve daldı derin bir uykuya

Yaprağın gelince düşme zamanı
Külünü göğe tozunu yüzüme savur
Işığın bin bir tonunu karanlığın içinde
Keskin kanın kokusu dağıtır
Gözyaşının tuzunu
İçinde yaşatır
Ağlar bedeni üç gün üç gece, ayın ışığı vurur
Ulu ağacın gövdesine bir kapı açılır
Açılan kapıya girer
Bir zaman geçer
Değişir, unutur, başkalaşır.


Biliriz
Zamanı gelince
Düşen tohumları taşırlar
Büyük bir sabırla

Bir gün süren özgür yaşamın toza toprağa bulandı
Ve kanadın kolların kırıldı

İzlediğin yeşil çimenler
Dinlediğin hafif rüzgar, sakin rüzgar
Ağır ağır düşen damlalar
Benim toprağın kokusu
Unutma

Ki orasıdır bir kelam edilmez
Artık dışındasın
Bir sual sorulmaz.

Çok çok üzgünüm

Çok çok üzgünüm
Gözyaşlarını silemedim
Düşmelisin bütün gururunla
Alacakaranlık bir sis gibi

Artık inmelisin nehre
Takip eden yola
Yola düşmelisin dervişin yanına

Onlar ağlıyor görüyor musun?
Hala güneş doğmuyor
Bir çocuk ölmüş
Bir kuşun ani ölümü gibi
Donuk bakışları gibi

Artık inmelisin nehre
Takip eden yola
Yola düşmelisin genç dervişin yanına

Çok çok üzgünüm
Galiba gözyaşların hiç dinmeyecek
Ben yükselirken dağa
Ama sen inmelisin bütün gururunla
Takip eden yola
Genç dervişin yanına

Bir çocuğun sustuğunu duyarım
İçine akarım sürekli
Dıştan içe doğru

Son kaçışım değil ki
Her defasında
Ve yine ve yine
Yükselirim dağlara

Dinmeyecek ağlayışları
Baba Rab
Sadece uyumak istiyorum
Sadece uyumak

Biliyorum ki biz kutsarken onları
Sizler mutluydunuz
Şimdi bu son bir başlangıcın nedeni

Sonra görürüm ağır ağır adımlarla çıkarlar
bir ezgi dilinde genç dervişin
Ezgisi ağlatır herkesi
Ama sen
Bu yol hiç bitmeyecek
Bu sis gibi
Ve artık güneş de doğmayacak

Yaşlı Adam

Yaşlı adam ağır ağır adımlarla bahçeye çıkarken
Çocuklar olgun meyveleri izinsiz yerken
İnin aşağı adi pislikler,
Bırakın o meyveler benim.
Çocuklar yaşlı adama kahkahalar atarken
Yeşil atlar çimenlerin arasında koşarken
Konuşma yerini dokunuşa bırakırken
İdeallerin içinde gerçeği yitirirken
İnsan olmamayı arzuladım.
En nadide olanlar karanlıkta beklediler,
Zamanın ellerini beklediler
Çıkarken bütün ihtişamıyla gün yüzüne
Nereden bilebilirdi…
Büyük zaferini kanla süsleyip yağmalarken
Mücevheri tutan eller kızıla boyalı
En nadide olanı…
İçim ürperdi, soğukkanlılığınız beni alt üst etti
Eğilip öperken, elinde ki kan dudağıma bulaştı
Bu sefili nasıl olup da çıkardınız çöplükten
Yarattığı hayale sizi sürüklerken
Özgür bir düşünüş bizi neye çevirir düşünün.
Bırak ne olur perdeyi indirmeyi
Düşleri özgür bırak
Bizi yalnız bırak, olmayan dünyanın olmayan yalanında
Savrulup gidelim
Büyük bir ihtişamla olmadığımız bir şeye bürünelim
Neden ihtiyacımız olsun senin gerçeklerine
Elbette yeşil atlar koşacak kırlarda, yoksa nasıl yaşar bu vahşetin içinde
Kanlı ellerde değişecek en değerli mücevherler
Ve gözlerin solacak gerçek her söylenişinde
Bırak da ay pembe kalsın, güneş mavi, boyansın düşlerimiz bin bir renge.

Sığ çam ormanını...

Sığ çam ormanını kaplayan kar’ın yansımasını engelleyen ağaç gövdelerinin gri tonu ve dikenli yeşil yaprakları,
üzgün değilim.
Zihnin hazmetmesi, bedenin ve aklın yırtılışı, bu gri perde kalkarken…
Yürürüm yürürüm yanaklarım üşür ve üzgün değilim.
Ellerim üşür üzgün değilim.
Göğsüm acır gözyaşlarım süzülür ama üzgün değilim.
Bilirim her zaman dıştan akmaz gözyaşı, ne seni düşünmek zorundayım ne bir başkasını. Ellerim daha sıcak yüzüme kapatıp… yürürüm yürürüm.
Biliyorum aslında sorunun cevabını, yozlaşan sizlersiniz.
Unuttunuz kırlangıcın yuvasına çamur taşımasını, tırtılın kelebeğe dönüşünü, yeraltındaki karınca larvalarını, karganın uzun ömrünü, kaplumbağanın sert kabuğunu,
Çağlayan pınar, keskin çimen kokusu, usulca yağan yağmur.
Tabi ki artık sen değilsin, geriye kalan…
Baba “rab” seni seviyorum.
Geriye kalan sadece donuk bakışınız.

Girerken ağır adımlarla demirciler çarşısına, çekiç sesleriyle ezilen gönlüm, dönmeye başlarım dönmeye başlarım, sendin vazgeçip beni seçen bir gece katledilen…
Ben bir köleydim, kürek mahkumu zincir izleri durur bileklerimde,
Ben bir sunaktım İskenderiye okulu bahçesinde,
Ben bir kuştum babilin bahçesinde,
Ben cem sultan sen bayezid,

Bir sokak kenarında kustum kendimi avucuma, akarken parmaklarımın arasından bedenim aldım içeri bir köpek gibi yeniden...
Rodos’ta gezinirken bir prens gibi celladı olan bendim senin için ve yine senin için …
Bir hiç kalır geriye sadece bir hiç, benim var eden etimin etinden kanımın kanından benim var eden,
benim tomurcuğun patlayışı ilkbaharda,
ve yok eder ateşi kim dokunsa,
yakar ellerini ateşi,
kavurur göğü toprağı,
sonra savururum sonsuza,
ve emin ol dirilirim bir dağ başında taş kenarında,
Sonra yağarım ağır ağır toprağına kaldırırım tozunu yeryüzünün ki beni alırsın ciğerinin köşesine acıtırım etimin eti kanımın kanı…

Anlamını yitirirken bütün düşünceler işte o zaman tam o zaman,
Büyük bir acıyı çekmek zorundayken gönlün,
Kayıp düşerken ellerinden umut,
Ağır gelirken yükün sırtında,
Gözlerinin feri çekilirken,
Beni düşün…
Ne zaman düşersen beni düşün,
Ne zaman yorulursan, en umutsuz anında, ellerin ağırlaşıp kaldıramaz olduğunda beni düşün… Ne zaman düşersen o zaman seni severim…
Güldüğünde yokum,
Sevincinde yokum,
Umudunda yokum,
Bir kelimeyim artık dudaklarda acı bir ses, bir tebessüm, dervişin selamı,
Ruhu satılmış bir kölenin,
Dayak yiyen bir Afgan kadınının,
Katledilen bir çocuğun,
Aç yatan bir çocuğun,
Kömür taşıyan bir çocuğun,
Tecavüze uğrayan bir çocuğun,
Gözlerindeki yaşlarının tanesine dönüşürken umudu bir kılıç gibi ikiye ayıran gözlerim ki artık bir çocuğun umuduyum,
Bir hayalim,
Ki büyük bir atfedilmiş ruh var, ağzıdır kalbine giden yolun, ben çıkarım yolun sonunda hayalim çıkar hıçkırıklara boğulursun,
Artık kaldıramaz mutluluklar orada hüzün vardır…

Korku bir hastalık gibidir seni esir almasın, cesaret kılıcın her daim keskin olsun.

Gece soğukta kalp atışlarını yavaşlatır...

Gece soğukta kalp atışlarını yavaşlatır,
Sabahın ilk ışığıyla yeniden canlanır.
Durdurdum kalbimi, sertleşti, taşlaştı,
Nefreti dağları aştı,

Benim çiçeklerim vardı
Senin ( Abel )hayvanların
Sen adın Abel, benim adım Caine
Tanrı bir kurban istedi,
Kurbanlarımızın kokusu göğe yükseldi,
Tanrı senin kurbanını seçti
Benim çiçeklerim reddedildi,
Ağladım uzun bir süre
Gece gündüz dua ettim yukarıdakine
Benim adım Caine.

Tanrı bir kurban daha istedi,
Sen yaktın kurbanını koku göğe yükseldi,
Düşündüm uzun bir süre
Vazgeçtim yakmaktan çiçeklerimi,
Nasıl olsa geri çevirecekti,
Çıkardım mızrağımı sapladım Abel’in kalbine
Hayatta en çok sevdiğim şeye.

Atıldım cennetten Nod denilen yere,
Yalnız kaldım karanlıkta ağladım, açtım, üşüdüm,
Karanlıktan bir ses geldi,
Bana doğru yaklaştı,
Bir kadın karanlığın bütün gücü üzerinde,
Dedi ki,
Biliyorum üzgünsün, bir zamanlar üzgündüm bende,
Biliyorum açsın, bir zamanlar açtım bende,
Biliyorum üşüyorsun, bir zamanlar üşürdüm bende,
Senin gibi sürgünüm bende bu yerde.

Dedim ki;
Ben lanetliyim, neden yardım edersin bize,
Dokunduklarım kırılır,
Sevdiklerim yok olur,
Sadece yalnızlık bana kalır,

Dedi ki;
Ben Lilith'im.
Tanrı’ya karşı geldim,
Bir zamanlar ben de üşüyordum.
Benim için sıcaklık yoktu.
Bir zamanlar ben de açtım, benim için yemek yoktu.
Bir zamanlar ben de üzgündüm, benim için rahatlık yoktu."



Lilith ağırladı evinde beni,
Susuzluğum ve açlığım gitti,
Gözyaşlarım dindi,
Hüznüm sıcak evinde bitti,

Bir gün sordum lilith’e,
Nasıl yarattın bu evi karanlığın içinde,
Lilith gülümsedi ve cevap verdi:
Uyandım.
Bu sayede istediğim gücü yarattım.
Beni de uyandır Lilith,
İhtiyacım var benim de güce.

Uyanırsan sonsuza kadar yok olabilirsin Caine.
Seni Tanrı lanetledi.
Ölebilirsin,
Sonsuza kadar değişebilirsin.


Gücüm olmadan yaşayamam
Sen olmadan yeniden var olamam

Lilith kesti bileğini,
Doldurdu bir kaba bana içirdi,
O kadar uzun zaman oldu ki
Sonsuzluk gibi geldi.

Uyandım
Karanlığın içinde ışığı gördüm.
Gece parlayan ateşi,
Kutsal Ateşin koruyucusu geldi,
Ve şöyle dedi;
O seni affetti.

Kalbim Tanrı’yı unuttu ve kaybetti
İhtiyacım yok acımasına kimsenin
Ancak kendi vicdanımla gurur içinde yaşayabilirim,

Ve beni yine lanetledi;
Gezdiğin bu yollar ateş olacak,
Ve bu ateş derini yakacak.

Bu kez güneşin koruyucusu geldi;
Abel seni, günahlarını affetti.
Onun bağışlaması bir şeyi değiştirmez,
Ben affetmeliyim kendimi

Beni yine lanetledi.

Var olduğun sürece korkacaksın gün ışığından
Ateş gibi yakacak seni,
Şimdi kaç karanlık bir yere,
Ki güneşin gazabını hissetme,



Koştum karanlığa doğru,
Sığındım bir mağaranın içine,
Daldım uzun bir uykuya
Uyandım uzun bir zaman sonra,
Ölüm meleği sarmış bedenimi boylu boyunca,
Fısıldadı kulağıma,
Tanrı bütün günahlarını affetti.

Neden kabul etmiyorsun lanetinden kurtulmuyorsun,
Ne yardım diledim Tanrı’dan karanlıkta,
Ne de tanrının acımasını bana,
Açıldı gözlerim
Ve karanlığı seçtim.

HİÇ





Yüksek dalardan birinde bir tomurcuk patladı.
Keten kuşu bugün gönlüme şakıdı.
Soluk, yeşil otların nereyi gösterdiğini biliyorum yolun kenarındaki küçük derede.
Ve yeryüzü ıslak.
Beynimin içindeki guguk kuşu şöyle seslendi; daha değil daha değil.
Birden içten bir selamlayış geliyor aklıma elini yerden kaldırıp göğsüne koyan ey derviş, sensin benim gönlümü okşayan. Sade bir gülümseyiş ve hırkanla inisiye edilmiş olan sensin ve bu sabra bir şekilde ulaşmış kardeşlerim gerçeğin peşinden gidin kurallar bize ait değil sınırlar bize ait değil imkânsızlıklar bize ait değil sadece aklım ve bedenimle çıkıyorum yola.
Donuk bakışlarında uçsuz bucaksız yeşil ormanı gördüm, içinde sessizce devam ederken sabahın en erken vaktinde ani bir kanat çırpışıyla havalanan kuzgun, ey sen sümbül çiçeğini eşine layık gören hem kötüsün hem iyi, gamalı haçın sola bakan uçları ve sağa bakışın ürkütür bizleri… Ve mabedin önüne getirildiğimde yüzünü görmeme izin vermediler… İstersen buradan geriye dönebilirsin emin ol sonu cennet ve cehennem, gerçek ve yalan, doğru ve yanlış, bedenimi önemsemiyorum ruhum yücelecekse ve anlam bulacaksam… Sonunda geçiyorum bu bedenimden.
Gözlerim kapalı olarak mabedin önüne getirildim. Eğer bir menfaat için geldiysen bulacağın şey çıldırma ya da ölüm. Bir grup rahip tarafından içeriye alındım 1 hafta boyunca ruh arındırma işlemlerinden sonra sınav akşamı gelince iki rahip tarafından alındım ve içinde bir dizi heykelin olduğu loş bir dehlizden geçtim ve bana hala geri dönme şansımın olduğunu söyledi genç rahipler, ben devam etmekte kararlı olduğumu belirttim ve beni duvardaki dar bir delikten içeri soktular ancak bir kişinin geçebileceği bir delikti bu ve mabede giriş kapısıydı, buradan içeri giren asla dönemez diyordu genç rahip ya başarmak yada yok olmak zorundasın.
Zorlukla ilerlerken derinlerden gelen bir ses, "bilim ve kudrete göz diken akılsızlar burada telef olurlar" diye uyarılarda bulunuyordu. Geçit giderek dik bir yokuş halini alıyordu. Yolun sonuna geldiğimde dibi görünmeyen bir kuyunun başındaydım. Saatler geçmişti ama yinede bir çıkış yolu bulamamıştım ve oturup düşünmeye başlarken hayaller kurarken yalnızlığımın derinliğinde karar vermiştim kendimi adamaya bu yola amaçsızca çürüyen bedenim yok olmalıydı. kutsal bir değere verilen ruhum onurlanabilsin başımı kaldırdığımda yukarıya bir merdiven olduğunu fark ettim güçlükle seçilebilen bir merdivendi. Tırmanıp yukarıya çıktığımda dev heykellerin olduğu bir salonda budum kendimi…
Hoş geldin ben kutsal semboller muhafızı Sadoran; birinci sınavı başarıyla tamamladın…
22 dev heykelin altında 22 temel sırrı ifade eden aynı sayıdaki harfler ile bunların sayısal sembolleri. Bunlardan 1 sayısı ve "A" harfinin, Onun ve ona ait yeryüzündeki en yüksek ifadesi olan insanın sembolü olduğunu söyledi. Bu mabedin sırlarını söyledikten sonra, merkezi ateş odasına götürülürdüm
Odanın içi dev alevlerle kaplıydı geri çekildim ama rahip onun da bir zamanlar bu odadan geçtiğini söyledi ve içeri girmemi söyledi içeri girdiğimde bunun bir göz yanılgısı olduğunu anlamıştım. Ateş sınavını su sınavı izlerken, çok karanlık ve içinde derin çukurların bulunduğu bir su birikintisinden ürpertiler içinde geçtim, boğulmadan geçebilmiştim. Buradan geçtikten sonra beni iki rahip karşıladı ve içinde rahat bir yatağın olduğu bir odaya götürdüler, derinden o kadar güzel bir müzik sesi geliyordu ki herhalde lir sesiydi, bir süre sonra kendimden geçmişim…

Uyandığımda karşımda çok güzel çıplak bir kadın vardı elinde içki dolu kadehiyle bana yaklaştı ve bana sınavı geçenlere sunulmuş bir hediye olduğunu söyledi. Yedi ölümcül günah öfke, açgözlülük, kıskançlık, oburluk, şehvet, gurur, tembellik, onu reddettiğimi söyledim. Bir süre sonra gelen rahip şunları açıkladı; eğer kadının bu sözlerine kanıp da kendisiyle cinsel temasta bulunsaydın, az önce içmiş olduğun içkinin içinde bulunan uyku ilacının etkisiyle uyur ve uyandığında yalnız olduğunu görürdün. Daha önceki sınavlardan başarıyla geçmiş olmana rağmen kendini yenmeyi başaramadığın için “nefsine hakim olmayı bilmeyen bir kimse duygularına da esirdir ve karanlık içinde yaşamaya mahkumdur” ve bir daha çıkmamacasına bu küçük odalarda hapis hayatı yaşardın.
Ellerinde meşaleler ile 12 görevli rahip geldi, Başrahibin ve görevliler kurulunun beklediği, siyah ve beyaz taşlarla döşeli Mabet’e götürüldüm. Burada Onu simgeleyen bir heykel ile onun eşi olarak kabul edilen ve kucağında oğlu bulunan bir heykel vardı. Başrahip bana, burada göreceğim tüm sırları hayatım pahasına saklayacağıma dair yemin ettirdi ve beni, kardeş rahip olarak ilan etti.
Kendisi, karısı ve oğlu bir üçlemedir. O kutsal baba, eşi onun dişil ve üretken yanını, oğlu ise İlahi Kelamı ifade eder. O bir bütündür ve tektir. Bu üç kişilik bölünme zaafın değil, mükemmelliğin ifadesidir
Artık “çırak rahip” unvanını almıştım. Ancak önümde, çok uzun bir öğrenme dönemi vardı. Çıraklık süresi kişiden kişiye değişirmiş. Bir çırak ancak, rehberi olan üstad rahibin kararı ile üst dereceye geçme hakkına sahip olabilirmiş. Yıllarca sürebilirmiş bu dönem. üstattan sürekli ders alıyor ve hücremde meditasyon yapıyordum. Bu uzun bekleme dönemimde görevim bilmek değil, öğrenmekti. Devamlı gözaltında tutuluyordum, sert kurallara büyük bir disiplin içinde uyan ve sürekli itaat eden biri olmuştum yavaş yavaş kendimde bir başkalaşım hissediyordum. Artık değişimimi kendisi de fark eden rehberim, zamanımın geldiğine karar verdi ve hakikatin yakında bana iletileceği müjdesini verdi. Ve bir akşam üstü Başrahip, hakikatin nuruna ulaşmam için ölmem ve yeniden doğmam gerektiğini, aksi takdirde Onun yüce meclisine katılamayacağımı söyledi.
"kendimi feda etmeye hazırım" dedim. rahip tarafından, içinde bir köşede açık bir mezarın bulunduğu "yeniden doğuş odası"na götürüldüm.Başrahip burada, ölümün herkes için olduğunu ancak her canlının da yeniden doğacağını söyledi. Beni mermer bir mezarın içine soktu ve kapağını kapattı. mezarda ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum, zaman kavramını kaybetmiştim. Ancak başımın hemen üstünde küçük bir deliğin olduğunu fark ettim. Beş köşeli yıldız şeklindeydi bu delik. Küçük delikten gördüğüm Oydu bütün varlığımla onu hissetmiştim ve yeniden doğduğumu ve beni kendi içinde yeniden doğurduğunu anlamıştım ben “o” Oda ben olmuştu.
Işık yavaş yavaş azalmaya başladığı anda mezarın kapağı açıldı ve Başrahip şunu söyledi; "Sen dün akşam öldün ve Onun ışığını görerek yeniden doğdun. Artık, büyük sırlarımızı öğrenmeye hak kazanan bir kardeşimizsin"...Sonra yeni üstat rahip olarak, "büyük doğu" denilen ve tüm üstat rahiplerin hazır bulundukları geniş bir salona götürüldüm, tören burada devam etti. Kapı, içeri girenlerin başlarını eğmelerini gerektirecek kadar alçaktı. Doğuda, Başrahibin kürsüsünün hemen üstünde, bir eşkenar üçgenin ortasındaki gözün içinden çıkan, kaynağı belli olmayan güçlü bir ışık bulunuyordu ve hemen altında uçları sola bakan gamalı haç. Bu, her şeyi gören Onun gözüydü.
"Kürsüdeki" şöyle dedi: "Bu noktaya kadar gelmeyi başaran sen, büyük sırların da eşiğine dayanmış oldun. Bundan önce sana verilen sırlar küçük sırlar. Şimdi ise, büyük sırları, yani Onun sırlarını elde edeceksinSen artık ölümlü bir Tanrısın. Ona ulaşmayı yakalayan Kamil İnsanlar ise, ölümsüz insanlardır. İlahi düzende hiçbir şey küçük olmadığı gibi, hiçbir şey de büyük değildir. Ne mutlu bu sözleri anlayabilene. Çünkü bunları anlamak demek, yüce sırlara sahip olmak demektir. Bu sırları kalbine göm ve onu ancak kendi dost bildiklerine ifşa et"...



JANWALJAN