Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

matt elliott ya da kuş dili ya da özgün müzik ya da yalnız adam ya da lacivert perdeler




hani çocukluğumuzda çoğumuzun konuşmaya çalıştığı bir dil vardı, kuş dili derdik ona ve kişiden kişiye farklı türevleri de vardı bu dilin yani dile getireceğimiz kelimelerin içine kendi seçtiğimiz bir harfi eklerdik ve anlaşılamayacağımızı sanırdık : ) başkaları tarafından... ve eklenen bu harf değişiyordu kişiden kişiye göre ama kurulan dillerin mantığı aynıydı, kelimelerin arasına eklenen gizli -sanılan- özel bir harf... bu yazıda matt elliott' la tanışacağız ve yine kişisel bir müzik yazısı olduğu için teknik bilgilerden ziyade onun müziğinin bize yaşattığı hislerden söz edeceğim sıkça ve evet, matt elliott gizli -sandığı- notalarıyla yaramaz bir çocuk gibi en özgün kuş diliyle konuşacak bizimle... ve onun yarattığı bir başka dünya var, o yüzden müzik listesine onun şarkılarını eklediğimizde, dışarıda yağan yağmuru, dışarıda esen rüzgarı, kargaşayı, kavgaları, bütün iyi ve kötü ve bütün var olma halleriyle bütün o dışarısıyı dışarıda bırakacağız; çünkü matt elliott kendi yağmurlarını, kendi rüzgarlarını hazırlamış bize ve onun dünyasında gezinebilmek için onun dünyasına yoğunlaşmamız gerekiyor, ama gerçekten yoğunlaşmamız gerekiyor... ve tüm pencereleri kapattım bu yüzden internet dünyasının o soyut pencerelerini öncelikle ve odamın somut pencerelerini sonra... ve ne zor bir yazı oldu bu, bilseniz... bizim için özel anlamlar taşıyan kişilerden, müziklerden, filmlerden, kitaplardan ve işte diğer konulardan söz ederken daha mı çok zorlanıyoruz, ne söylesek eksik kalacak sanki ve bu bilinçle yazmak ürpertiyor insanın içini ama yine de işte yollar çağırdıkça durulmuyor, susulamıyor ve zor da olsa çıkıyoruz o özel ve güzel yollara...

yazıya başlamadan önce, internette onun hakkında araştırma yapacaktım ama tahmin ediyordum matt elliott hakkında çok şey bulamayacağımı çünkü yerinin bulunmasını çok da istemeyen bir adam ve bir müzik bu... tıpkı o kuş dilindeki kelimelerin arasına eklenen gizli -sanılan- o özel harf gibi ve beni matt elliott' la tanıştıran the kübler ross model' i ilk dinlediğimde o kadar heyecanlanmıştım ki, duyabileceğini düşündüğüm insanlara hemen yollamak istemiştim o şarkıyı, aşk gibi demiştim heyecanla, aşk gibi... sonra "o kadar mı yani, sen abartıyor olmayasın" gibi tepkiler dahi aldım ve o yüzden ataol behramoğlu' nun şiirini hatırlattım kendime ve hatırlattım böyle diyenlere : ) de:

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

insan saatlerce bakabilir gökyüzüne
denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
kopmaz kökler salmaktır oraya

kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

insan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
insan balıklama dalmalı içine hayatın
bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana


ve şarkıyı dağıtımımdan bir gün sonra dedim ki kendi kendime -belki de duyduğum sözün kırılmışlığıyla işte- ben paylaşmak istemiyorum bu şarkıyı kimseyle, ben dinleyeyim onu sadece, kimse bilmesin bu şarkıyı ve ancak çok çok çok önemli durumlarda bilinsin bu şarkılar, işte böyle bencilce hislere neden olduğu için internette araştırma yaptığımda matt elliott' un hakkında çok bilgiye ulaşamayacağımı da biliyordum... ama aradığım bilgi kulaklarımda ışıldıyordu zaten bir acayip küpe gibi kulaklarımdan büyük... bu bilgi, müziklerinde matt elliott' un ve onun hakkında çok daha fazlasını bilmenin çok da gereği de yok aslında ama ben size yine de onu az da olsa tanıtmak için birkaç teknik bilgi vereceğim... ve ama ve elbette hayır, bencillik yapamıyoruz, yayılsın istiyoruz o güzel ne bulmuşsak, bulabilmişsek en fazla bir gün sürebiliyor bencilliklerimiz... ve dönüyor gülümsemelerimiz duygularımıza...

bir şarkıyı dinlerken, bir şiiri okurken daha kısacası sanatsal ürünlerle ilişki içindeyken nasılız, ya da yaşarken işte, nasılız... gerçekten yoğunlaşarak mı yapıyoruz yaptığımız şeyleri yoksa yaptığımız her şey baştan savma mı aslında... ruhumuzu, bedenimizi tamamen vererek yaptığımız hangi işten alnımızın akıyla çıkamadık şimdiye kadar, bir düşünelim... bu noktada, biraz sanatsal üretimlerde bulunanlar ve ortaya çıkan sanat ürünleri üzerine konuşalım mesela... sanatçıyı bir gören ve görülen; bir soyan ve soyulan; bir izleyen ve izlenilen; bir rahatsız eden ve rahatsız eden olarak düşünecek olursak bu noktada; ihtirasla açılmış ağızlar ve tacizkar coşkular içindeki bakışların önünde şımarık bir kendini beğenmişlik ve bilmişlikle her yanını her zaman her ağıza ve bakışa sunan bir soyunma meraklısıyla; yeri geldikçe, gönlü istedikçe soyunan, canı isterse şuh notalar, canı isterse keskin lavlar, canı isterse de seyirci yuvalarına sessiz yumurtalar ya da huzursuz edici ruhlar bırakan bir sanatçının arasında önemli bir fark yok mudur... matt elliott' un fotoğraflarına bakın, videolarını izleyin, o kadar kendi halindeki o; ne coşkulu bir sevgiyle ne de kötücül bakışlarla taciz edebilirsiniz onun müziğini... o sadece çalıyor, o sadece söylüyor ve çalarken ve söylerken sizle değil zaten o ve sizden hiçbir karşılık almasa da alamasa da ya da siz hiç orda olmasanız da aslında o çalmaya ve söylemeye devam ediyor...

matt elliott, ingiltere'nin bristol' ünden bir müzisyen olarak geçiyor kaynakta... ve "karanlık folk" ya da "melankolik folk" müzik yapan bir gitarist : ) olarak tanımlanmış... yazının en zor kısmı bu oldu çünkü ingilizcem yeterli değil ve bu yüzden ingilizce bilen arkadaşlarıma danıştım ama yine de yabancı dilde çok fazla kaynağa ulaşmadım... ve yine bu yüzden size aktaracağım bilginin kendinden emin olabilmesi açısından sadece net olan konulardan bahsetmeye çalışacağım ve ben de matt elliott' u dinlemeye ve öğrenmeye devam edeceğim elbette ki onun için yabancı dil öğrenmek problem değil ama on güne her şey birden sığmıyor ne yazık ki... facebookta matt elliot / the third eye foundation (üçüncü göz vakfı) isminde hayran sayısının -belki de doğal olarak- az olduğu bir grubumuz var... benim anladığım kadarıyla -ki yanlış anladığımı öğrenirsem ileride düzeltmesini mutlaka yaparım- matt elliott 2003 yılına kadar, the third eye foundation adıyla oluşturduğu bir grupla ya da oluşumla diyelim başka müzisyen ve müzik gruplarının müziklerinin remixlerini (hem yayın hem de kayıt işlerini) yapıyor, bu gruplar ve müzisyenler kimlerdir diye sorduğumuzda da yann tiersen, mogwai, ulver, tarwater, the pastels, navigator, urchin, suncoil sect, remote viewer, thurston moore gibi tanıdığımız isimlerle karşılaşıyoruz... 2001 yılında kendi remixlerinden oluşan "i poo poo on your juju" adıyla derleme bir albüm hazırlıyor... bu albüm de yine hood, yann tiersen, tarwater, urchin, the remote viewer, chris morris, blonde redhead, faultline ve glanta gibi kimilerini tanıdığımız kimileriyle ise henüz tanışmadığımız müziklerin remixlerinden oluşmuş... anladığım kadarıyla vaktiyle massive attack ve daha sonradan yine massive attack' e katılacak olan tricky ile de çalışmış... kısacası, matt elliott 2003 yılına kadar oldukça bilinen isimlerle ortak çalışmalar yapmış ve 2003 yılında çıkardığı "the mess we made" isimli albümüyle ilk kez kendi kendisiyle çalışmaya başlamış : ) ve sonrasında da albümleri yine kendi çalışmalarıyla devam etmiş... burada matt elliott'un albüm isimlerini ve albümlerdeki şarkı isimlerini tek tek vermek istiyorum, albümlerin ve şarkıların adları benim size onun hakkında söyleyebileceklerimden çok daha fazlasını söyleyecektir sanırım... bu bilgileri uzun uzun ve hiç sıkılmadan veriyorum ki matt elliott keşfedilsin, bilinsin, gerçekten hak ettiği şekilde çok daha fazla kişi tarafından dinlenilsin...

semtex (1996)
1. sleep
2. still life
3. dreams on his fingers
4. once when i was an indian
5. next of kin
6. rain

ghost (1997)
1. what to do but cry
2. corpses as bedmates
3. the star's gone out
4. the out sound from way in
5. i' ve seen the light and it's dark
6. ghosts...
7. donald crowhurst

you guys kill me (1998)

1. a galaxy of scars
2. for all the brothers & sisters
3. there' s a fight at the end of the tunnel
4. an even harder shade of dark
5. lions writing the bible
6. no dove no covenant
7. i'm sick & tired of being sick & tired
8. that would be exhibiting the same weak traits
9. in bristol with a pistol

little lost soul (2000)
1. i' ve lost that loving feline
2. what is it with you
3. stone cold said so
4. half a tiger
5. lost
6. are you still a cliché?
7. goddammit you' ve got to be kind


the mess we made (2003)
1. let us break
2. also ran
3. the dog beneath the skin
4. the mess we made
5. cotard's syndrome
6. the sinking ship song
7. end
8. forty days

drinking songs (2005)
1. c.f. bundy
2. trying to explain
3. the guilty party
4. what' s wrong
5. the kursk
6. what the fuck am I doing on this battlefield?
7. a waste of blood
8. the maid we messed

howling songs (2008)
1. the kübler-ross model
2. something about ghosts
3. how much in blood?
4. a broken flamenco
5. berlin & bisenthal
6. i name this ship 'the tragedy' bless her & all who sail with her
7. the howling song
8. song for a failed relationship
9. bomb the stock exchange

bir yazının bu kadar mı aklı karışır, bir yazı bu kadar mı heyecanlanır, eğer sizin için gerçekten önemli olan bir müzisyenden ve onun müziğinden söz edecekseniz evet, o kadar karışıyor o akıl, yazıyı yazmaya başladığınızda elektrikler kesilebiliyor mesela, flash diski çakmak yerine kullanmaya çalışabiliyorsunuz karanlıkta, o kadar çekiyor yoğunluğuna müziğin duygusu ki alıp götürdüğü o başka yerdesiniz artık, dünyadan kopmuşsunuz o anda, elektrik mi kesilmişti oluyorsunuz, karanlıkta mıyım şu anda oluyorsunuz, bir mum bulunur böyle anlarda, yazı kaçmasın isteniyorsa akıldan, bir kağıt ve kalem bulunur filan olabiliyorsunuz eğer geri dönebilirseniz müziğin etkisinden : ) hatta bu yazının yazılma süresi o kadar uzadı ki kendi kendime gel gel yazı çok sıcak filan dedim... bu yazı başlı yazı dedim, bu yazı taşlı yazı dedim, şimdi düşünüyorum da matt elliott küstü sanki bana çünkü yazının yazılması boyunca sık sık onun müziğinin dışına çıktım ve başka güzel şarkılar dinledim... ama sonunda geri dönebildim işte ona ve onun müziğine ve sanırım beni affetti ki bu yazı şu anda yazılabiliyor artık : ) matt ellliot'un benim listemdeki şarkıları şunlar:

planting seeds
good pawn
the kübler - ross model
the failing song
c. f. bundy
the seance
the kursk
broken bones
what the fuck am i doing on this battlefield
trying to explain
something about ghosts

ben şarkı listeme bir de yann tiersen' ın "la valse d'amélie" şarkısını da ekledim fazladan, zaten matt elliott dinleyince yann tiersen' la aralarındaki akrabalığı hissedeceksiniz siz de... ve matt elliott' umuzu keyiflendirmek için böyle muziplikler yapabilirsiniz ona belki siz de benim gibi, çünkü gerçekten güzel oluyor... listemizdeki şarkıları dinlemeye başlıyoruz şimdi... şöyle mi söylenilmiş yalnızlık için ya da söylenmemiş de söylenilmiş; çay mı içiyorsun, masa örtüsüne çay mı döküldü, çay kaşıklarını çıkarıp çıkarıp çay tabağına doldurdun da kalmadı mı temiz kaşık, çok mu sigara içtin kül tablası mı doldu, çok mu karalama yaptın, canın sıkılıp sıkılıp buruşturdun da kağıtları odanın her köşesine dağıttın mı, saçların mı dağıldı taranmamışlıktan, yüzün mü unutuldu aynasızlıktan, ellerin neyi yapacağını şaşırıp soruyor mu durmadan, nerden başlasam? önce devrilen çay bardağını kaldırıyorsunuz masanın üzerinden, masanın üzerini boşaltıp alıyorsunuz masa örtüsünü ve yıkayacaksınız onu, çay bardağını ve kaşıklarını ve tabaklarını alıp hadi bakalım mutfak, günlerdir birikmiş tüm o bulaşıklar yıkanacak, kül tablası boşaltılacak ki yeni izmaritlere yer açılsın değil mi, o kağıtlar toplanacak ortalığından odanın; kimisi açılıp yeniden okunacak, kimisinden tamamen kesilmiş umut, sevilmemiş yazılanlar ya yakılacak onlar yahut çöp kutusu az ötede... bir tarak alınıp özür dilenecek saçlardan ve bir ayna belki avuç içi kadarı öncesi bir alıştırma, yavaşça alışılacak unutulmuş o yüze... peki ama bunları kim yapacak... bunları yalnızlık yapacak, kirlettiklerinizi yine siz temizleyeceksiniz, dağıttıklarınızı yine siz toplayacaksınız, kimse sizin için sabahları perdeleri açmayacak, kimse kahvaltınızı hazırlayıp size günaydın demeyecek, kimse olmayacak güne sizden önce başlayan, kimse sizin yerinize çöplerinizi toplamayacak ortalıktan...


planting seeds

yalnızlığın iki türlüsü var sanki hani biri yukarda bahsettiğim yalnızlık... içinde garip bir yakınmayla erine erine yerinden kalkan ve çoğu zaman sinir bozan bir bıkkınlıkla her şeyi ağırdan yapmanıza neden olan yalnızlık... bir de matt elliott' un getirdiği yalnızlık var, onu dinlerken tüm kapıları pencereleri sıkı sıkı kapatmak istiyorsunuz çoğu zaman... o müziği o anda sizden başka kimse duymasın, yaşamasın istiyorsunuz öyle bir bencil sevda getiriyor müziğin anlayışsızlığı, anlayışsız bir müzik çünkü, her şeyi terk et ve tamamen bana yoğunlaş diyor, her notamı iyice anla ve yaşa... işte, ikinci yalnızlığımız, kendi seçtiğimiz ve sevdiğimiz ve her anından türlü keyifler, anlamlar aldığımız yalnızlık, kimse tarafından içine bırakılmadığımız hayır, kendimizi içine tamamen mutlulukla kapattığımız yalnızlığımız... yalnız kalma isteğimizin, seçimimizin yalnız bıraktıkları; yalnız kalma isteklerinin, seçimlerinin bizi yalnız bıraktıkları... neden inciniyoruz yalnızlık denince, hani bahsi geçince onun neden inciniyoruz çoğu zaman... hepimiz bilmiyor muyuz ki yalnız da kalmak isteyeceğiz, tıpkı bir başkasının yalnız kalmayı isteyebileceği gibi... bu bir gereklilik, yalnız kalacağız ki matt elliott dinleyebilelim : ) yalnız kalacağız ki, yazma yeteneğimizi kaybetmeyelim : ) onun için kızmasın kimse kimseye, şimdi ben bu yazıyı yazıyorum diye yalnız bıraktığım ey sevdiklerim, ey benim ilgimi bekleyen zaman parçaları, ey güzel bir öteki anlamlar, bekleyin, nasılsa çıkılacak o perdesi lacivert odalardan bir gün yine, o kapı açılacak yine, günaydınlar yürüyecek koridorlarda, dönecek sabahları soğuk suları yüze çarpa çarpa yıkama iştahı, belki de yalnız kalınabildiği için dönecek hem, yalnız kalınmasa belki boğulacak birbirinde herkes olmaz mı diyorsunuz, oluyor çünkü...



broken bones ve good pawn

taşı atmak mı daha zor yoksa o taşı anlamak mı... bir kez aldınız o taşı elinize artık, belki yerlere eğilmeniz bile gerekti onu alabilmek için; küçükmüş, büyükmüş, rengi nasılmış ne önemi var şimdi, aldınız ya elinize bir kez onu, en önemlisi o... karşınızda da bir insan var diyelim ki ve ona çok kızgınsınız mesela, şöyle atşam şu taşı onun bir yanına içim nasıl ferahlar kim bilir filan öyle psikopatça hayaller kuruyorsunuz... öyle, o taş taş ama yaralayacak kadar sert ama karşınızdakinin bu psikopatça hayaldeki yeri ne o zaman; o taşı ele alan siz değil misiniz, onun ağırlığını taşıyan, hisseden siz değil misiniz aslında ve gerçekte böyle bakınca karşıdakinin o taşla ilgisi sizin onunla kurduğunuz ilgi kadar... onu elden çıkarmayı ya da birinin bir yanına fırlatmayı isteyen o vazgeçmişlik ya da kızgınlık sizin değil mi gerçekte... yapmayalım, budayalım ağaçlarımızın dallarını, bir başka ağacın nefesini daralttıkça dallarımız, birbirinden ayrı yerlere ve aralarda boşluklar bırakarak dikelim ağaç fidanlarımızı ve tohumlarımızı da aynı bilinçli anlayışla serpelim tarlalarımıza ki kimse kimsenin suyunu çalmasın isteyerek ya da istemeyerek, kimsenin dalının budağı kimsenin yemişinin gözüne batıp da mahvetmesin onu... bunu nazım' dan daha güzel anlatabilmiş kimse var mı ne demişti bize ve neye "davet" etmişti bizi işte, unuttuk mu:

dörtnala gelip uzak asya' dan
akdeniz' e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim!
bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak
bu cehennem, bu cennet bizim!
kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
bu davet bizim!
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim!


the kübler - ross model

matt elliot'un ilk dinlediğim ve aylarca etkisinden çıkamadığım şarkısı the kübler - ross model, bazı şarkıları ilk dinlediğiniz anda, onun yol alacağınız seneler boyunca bazı önemli anlarda hayatınızın fon müziği olacağınızı anlarsınız, hani o kadar etkilendim ki bu şarkıdan, videosunu da izledikten sonra keşke bu şarkıyı çalabilsem diye düşündüm, çok istedim bunu ki bilirsiniz; bilmediğiniz bir dilde söylenmiş bir şarkıya eşlik etme ya da çalamadığınız bir müzik aletini bir anda çalmak isteme heyecanı nasıldır... o dili bilmiyorsunuz ama yok inat ediyor içinizdeki heyecan; mutlaka kıpırdayacak dudaklarınız ve saçma sapan sesler de çıksa dudaklarınızdan, o şarkının güzelliğine duyduğunuz sevincin borcunu bu şekilde ödemiş olacaksınız sanki... ille katılmak isteği o duygu yoğunluğuna, ille seni anladım bak göğsüm nasıl çarpıyor heyecandan duygusu; bunu karşıdakiyle anlatabildiğimiz kadarıyla : ) paylaşabilme isteği... the kübler - ross model, yazdığım kimi şiirlerin ardında fon müziği olan bir şarkı oldu o yüzden minnetle her notasını onurlandırmam gerek sanki... bu şarkı ağaçlarla dansı yalnızlığın, köklerin hareket kazandığı; insan bedeninin, ruhunun yapraklandığı, dallanıp budaklandığı vals... kocaman bir el gökten mi uzanıyor; yoksa yeryüzü, yoksa dünya o elin kendisi mi... bir ele, kocaman bir ele dönüşüyor her şey ve soruyor size "benimle dans eder misin"... her notasında etki kelimesi, bu kelime ne kadar anlatır bu şarkıyı bilmiyorum ama her anında etkileniyorsunuz; o kadar şeffaflaşıyorsunuz ki her notası sızıyor içinize ve dokunuyor her notanıza... bu şarkı benim için bu kadar özel olunca hakkında daha fazla şey öğrenmek istedim, ve burada, öğrendiklerimi size de anlatayım kısaca... ölüm, ölmekte olan kişilerle ilişkiler, yas ve yas tutma konuları hakkında araştırmalar ve çalışmalar yapan 1926 - 2004 yılları arasında yaşamış bulunan isviçre' li yazar - pskiyatrist elisabeth kubler ross, psikayatride "kubler ross modeli" ismiyle bir model geliştiriyor... peki, kübler ross modeli nedir... insanlar büyük bir acı yaşadığında, çok değer verdikleri şeyleri yitirdiklerinde ve ölüme yaklaştıklarında ya da bir matemle karşı karşıya geldiklerinde beş aşama yaşıyor ve bu beş aşama da kübler ross modeli oluşturuyor... bu aşamalar her zaman aynı sırada yaşanmayadabiliyormuş ve adımları şunlarmış:
. inkar etme.
. kızgınlık.
. pazarlık.
. hüzünlenme.
. kabullenme . .

anladığım kadarıyla elisabeth kübler ross' un türkçeye de çevrilmiş iki kitabı var ve facing death adlı kitabı isveçli yönetmen stefan haupt tarafından filme de çekilmiş ve isveç amerikan film festivali' nde gösterime de girmiş. ben ayrıca şarkının klibini, videosunu ararken kübler ross model ismini taşıyan ve matt elliott' la hiç ilgisi olmayan : ) çok güzel bir kısa film-müzikle de karşılaşmıştım... ilgilenenler, ilgilenecek olanlar için bunları da yazmış olayım... ama şimdi sakın! diyorum, psikiyatriden ve ölümden ve matemden söz ettik diye hiç karamsarlığa ve karanlığa kapılmıyoruz... ve ölüme yalnız somut ve bedensel bir olgu olarak değil; bize, yaşadığımız olaylara ve üretimlerimize nokta koymayı da öğreten bir olgu olarak bakıyoruz ve hemen yeniden doğuşlarımızı ve tazelenişlerimizi düşünmeye başlıyoruz...


the failing song

ve hiç vakit kaybetmeden bizi yaşamla dans etmeye çağıran ve benim çok sevdiğim bir başka şarkımıza 'the failing song' umuza geçiyoruz... sanki bir dans salonundasınız ve hep bir ağızdan dans ediyorsunuz, herkes aynı anda anlaşabilir, heyecanlanabilir ya da neşelenebilir mi, bu şarkıda oluyor işte, öyle delicesine değil huzurlucusuna heyecanlı ve neşeli, dans edelim mi ama değişik bir dans olsun mu bu, ellerin birleşmesi yetsin o dansı dans edebilmek için mesela ya da sadece birbirimize doğru yürüyor olmamız yetsin dans etmeye başlayabilmemiz için ya da hiçbir kıpırtı ya da hareket olmasın da yalnızca bir defalığına buluşsun insan gözlerimiz ve başlasın hissettiklerimizin o sıcak yakınlığı...


c. f. bundy

bazı yörelerde, köylerde isli tencerelerin ve kazanların ve bilimum metal bulaşıkların tabanı çamurla yıkanır, yıkamak için kullanılan şey çamurdur ama, tencerelerin maddesi o yıkamadan sonra ışıl ışıl olur, bunun gibi işte bize bazen isli gelen; bize bazen kapkara gelen; bize bazen of ne kadar pis gelen bulaşık etkenlerinin geçirisi, bizde "çamur at izi kalsın" ya da "çamura yatmak" deyimlerine neden olmuş o çamurla temizlenir yine ve ışıl ışıl olur bulaşıkların madeni ya da maddesi... bazı ışıltılar böyle doğar, üstelik karışımda da bir güzellik var aslında, toprak ve su, gökyüzü ve yeryüzü gibi, ay ve yıldızlar gibi gibi gibi gibi...

the seance

peki, diyorum neşeliydim ama hüzünlendim senin için böyle diyorum matt elliott' a, the seance çalıyor çünkü... orman var önünüzde uzanıyor... karanlıkta da var o aydınlıkta da; karanlıkta anlamı başka, aydınlıkta başka... üzerinizde rengi atmış siyah bir kazak; belki onun üzerinde de koyu griye varmış bir hırka, bir kadın gibi -ersiniz belki ama yine de bir kadın inceliği, iki yanından kavrayıp birleştiriyor hırkanın önünü siz ürperdikçe ve orman önünüzde ve yalnızsınız yine... yalnız değilseniz bile yalnızlığınızı istiyor matt elliott, bana doğru gel, ormana doğru yürü, sadece serinliğe alışma, bana doğru gel, ormana doğru yürü, karanlıksa daha çok büyüyecek üşümen, ürperişin, korkuyorsun biliyorum ama yürürsen bana doğru, korkmamayı öğreneceksin, aydınlıksa daha bir başka, çocukluk günlerinin o film karelerini getireceğim sana, gülümseyeceksin o zaman çocukluğuna... aydınlık da olsa karanlık da olsa, yürü bana doğru; her halükarda sana bir şey diyorum, dudaklarına bir gülümseme diyorum...

what the fuck am i doing on this battlefield

burda din yok, bana tapınacaksın diyor matt elliott... camin varsa sana kiliseleri getireceğim... what the fuck am i doing on this battlefield çalıyor çünkü şimdi... kilise çanını çalacak zangoç ama önce, daha güne başlamamış kasabasına bakıyor, o kasabanın ıssız göğüne bakıyor, o ıssız kilise yoluna bakıyor... henüz çalmadan o çanı, çanı çaldığında oluşacak görüntü geliyor gözlerinin önüne, eli varıyor çekeceği ipe; bu kez kendi göğüne, kendi yollarına bakıyor; o ıssız yollarına ve canlanıyor gözünde çanı çalmadan öncesi ve sonrası arasındaki fark fotoğrafı... aklını karıştırıyor bu görüntü ve bir çanın daha sesine kavuşmadan nasıl böyle birbirine bu kadar zıt duyguyu bir arada yaşatabileceği hayretine varıyor...çan çalıyor... ip çekiliyor... çan ileri çan geri... paslı ya da yepyeni, verdiği ses her şeyden ötesi anlam... her şeyden ötesi bir inanç ve inan....

trying to explain

parmak uçlarınızı istiyor bu şarkı sizden... el parmak uçlarınız, ayak parmak uçlarınız, akıl parmak uçlarınız, yürek parmak uçlarınız yani tüm uçlarınızı istiyor kalemiyle en güzel ritimlerinizi yazabilmek için kağıtlarına ya da siz en sınır uçlarınıza gidebilin diye size cesaret verebilmek için... önce bir güzel dağıtıyor sizi trying to explain, müziğin etkisinden ayrıldığınızda ki ayrılabilmek isteyebilirseniz eğer, dağıtırken sizi aslında nasıl da topladığını anlıyorsunuz... matt elliott' un şarkıları sizi bulmuyor, ancak ararsanız siz onu bulabiliyorsunuz...

something about ghosts

yazarken oldukça yorgunluk yaşamaya başladığım için bu hiç bitmeyebilecek olan yazının sonuna doğru yaklaşalım diyorum artık ve something about ghosts isimli şarkıyı dinlemeye başlıyorum şimdi ve dinlendiriyor bu şarkı beni ve yavaş yavaş hazırlıyor yazının başlığında bulunan o lacivert perdeleri açmaya... iki ayrıntıdan daha söz etmek istiyorum son olarak...bunlardan biri

the kursk

the kursk şarkısını dinlerken (şu an bana neden öyle geldi hala bilmiyorum ama) bu şarkının tanıdık geldiğini hissettim ve şarkının adını aradım internette ve yaşanan olayı hatırlar gibi oldum ki şimdi size de hatırlatacağım bunu... kursk bir denizaltının adı ve yaşanan olay, yazılanlarda kursk faciası olarak geçiyor... putin döneminde, kursk denizaltısı teknik bir problem yüzünden batıyor ve dile getirilenlere göre rusya bu nükleer denizaltında sırları bulunması sebebiyle diğer ülkelerden gelebilecek yardımları reddettiği için tüm mürettebat (yüz on sekiz kişi) the kursk' te can veriyor... denizden, sonradan çıkarılan, denizcilerin ölmek üzereyken ailelerine yazdıkları mektuplar, olayı dünyaya aktaran tek gerçek kaynak olmuşlar... ve bu olay hakkında hala farklı farklı rivayetler de bulunuyormuş...

bir de matt elliott' un albümlerinden birinin adı semtex hani... semtex ise kokusuz ve çok uzun ömürlü olması nedeniyle sıklıkla kullanılan çok güçlü bir plastik patlayıcısına verilen bir isimmiş....


kediyi öldüren merakmış / ben her dakka ölüyorum
ben burda can yücel' i de anmak istiyorum... hani bazı sözleri sık sık yineleriz hatırlar ve hatırlatmak isteriz ama bu tekrarlar başkaları için ya da onların üzerinde çok etkili olalım diye değil; kendi çarelerimiz ve kendi etkinliğimiz bu sözlere bağlı olduğu içindir... ya da bir başkasının belki bir yarasına kabuk olur yahut da güzel bir yanına dokunur belki diyedir.. ve burda şu da unutulmamalı hayat devam ediyor ama biz öğrendiklerimizi hala taşıyoruz ve bu devam eden hayat içinde tüm öğrendiklerimizi unutuyor olsak, bu hayat devam ediyor değil her seferinde yeniden, sıfırdan başlıyor olurdu... bu, işte öyle hatırlayışlı bir yineleme olacak ve can yücel demişti ya hani "kediyi öldüren merakmış / ben her dakka ölüyorum" diye... diyeceğim buydu, ne zaman bir yazıya başlasam bu hissi duyuyorum ben... siz de görüyorsunuz ki, her sır içine başka bir sırrın ip ucunu, ip izini bırakıyor sizde ve kendinizi o iplerin uçlarına ya da izlerine kaptırsanız o heyecanla, gerçekten de anlıyorsunuz ki belki de yetmeyecek ömrünüz merak ettiğiniz her şeyi öğrenmeye ya da anlatmaya; o yüzden daha mı çok çalışmalı ya da bazen sadece merak etmeye ara mı vermeli zaman zaman, bilemiyorum... evet bir süre merak etmeye ara vereceğim için ve müzik yazılarına ara vereceğim için çok gecikmiş teşekkürlerimden de söz edeyim burada... bu yazılar benim tarafımdan yazıldılar ama, hayatımdaki her insandan, okuduğum her yazıdan ve yazanından ve dinlediğim her müzikten ve müzisyeninden çok çok etkilendim... ve bilerek ya da bilmeyerek bana nice hisler armağan eden herkese teşekkür ediyorum... ama özellikle, dinlediğim ve sizlere anlattığım müzikleri bana yollama heyecanıyla beni de bu yazılara heyecanlandıran murat' a ve onun, yazıların yazılma süreci boyunca bana gösterdiği sabrına teşekkür ediyorum ve matt elliott hakkındaki ingilizce metinlerin çevirisi konusunda yanımda olan o güzel özlemin de ellerine ve gözlerine sağlık diyorum... ve tüm şu sözlerden sonra şöyle demeli belki de tüm bu ifadeler tam da bu sebeplerden hepimizin ifadesidir aslında... ve alınır o ifade...

teşekkürlerimizden sonra, yazımızı yine matt elliott' la bitirelim diyorum; bazı şarkıları için "tersten çalma" ve "kırık orkestra" gibi çok doğru tabirler kullanılmış.... ben yine de kendi tanımımı da eklemek istiyorum... bizde bilinen "özgün müzik" tanımından bağımsız olarak matt elliott' un bana göre "özgün müzik" yaptığını söyleyebilirim, çünkü yazının başında da söylediğim gibi bu bir kuş dili ve matt elliott kendi notasını çok güzel bir şekilde saklamış müziğinin içine ve birlikte çalıştığı onca önemli müzisyenle yolculuğundan sonra özgün bir dil geliştirmiş... bütün şarkıları sadece söz olsun isteği uyandırıyor sanki; onun sesini dinlemek için şarkıların müziksiz olmasını bile isteyebiliyorsunuz bazen... o lacivert perdeli odalarda, insanı kendisine en çok yaklaştırabilen müzikleri yapıyor o ve bunu yaparken o kadar kendi halinde ki perdeleri açtığınızda, sizin için yalnız kalmış bu adamı yalnız bırakacağınız için gerçekten çok üzülebiliyorsunuz... ama anlaşıldı... dinledik ve anladık, onun bizim için yarattığı dünyada yaşadık ve şimdi kendi dünyalarımıza döneceğiz... her seferinde ona geri döneceğimizi bilerek bir gidiş bu... tıpkı gel-git gibi... her gidiş gelişimizde, nice hazineleriyle sulara batmış gemilerin o kayıp hazineleri vuracak kıyılara yeniden ve o hazineler tükense dahi bitmeyecek bu gelişlerin ve gidişlerin hüneri... batıklarında hiç bir ışıltısı kalmasa onun; bu defa da denizin kendisi, kendi koca ellerini batırıp kendi içine, nice keşfedilmemiş yakamozlar getirecek o hür ışıltıları inatla bekleyen sahillerimize...


Hiç yorum yok: