Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

başka bir eylülün merdivenleri

gidemediğimiz toprakların, uçamadığımız göklerin ve uzakları yakınlaştırıp yakınları kat kat uzaklaştıran bakışların arasından sıyrıldık. direne düşe, düşleri unutup umutsuzlukla vedalaşa vedalaşa, ölülerimizi toprağa, kalbimizi gelecek güne gömerek eksile çoğala geçti yaz. şimdi eylül… şimdi her yıl yazmayı alışkanlık edindiğim eylül yazısı için zihnimde uçuşan kalabalığı ve kalbimde bir türlü kurutamadığım bataklığın beni içine çeken acısını hatırlayarak düşünüyorum, ne yazmalıyım diye çünkü söyleyecek çok şey birikti. çünkü özlediğim çok şey var. iyisi mi ben sana o eylülden bahsedeyim; parklar ve ağaçlar için mücadele edilen, hatta nöbet tutulan, hatta ölünen günlerden… parkların kapandığı, polislerin insanların el ele tutuşmasını engellediği, iktidarın gri duvarların ardından savaş, yalan ve ölüm kustuğu, ethem’in, ali ismail’in, abdullah’ın, mehmet’in ve medeni’nin devlet eliyle, acımasızca bizden koparıldığı, berkin’in o nefret dolu günleri görmek istemiyormuş gibi gözünü bir gaz fişeğiyle kapayıp aylarca açmadığı, bir sürü insanın polis tarafından gözünün çıkarıldığı, devlet tarafından işinden, hayatından, sevdiklerinden edildiği güne getiren eylülü anlatayım sana. ne karanlık günlerdi ve ne çok inat edildi o karanlığı değiştirmek için… üstelik bize ait olmayan, nefes almamızı zorlaştıran bir hayatın içine hapsediyorlardı bizi. bize ait olan ne varsa değiştirmek, bitirmek istiyorlardı. bunca korkunçluğa rağmen –ve aslında bunun sayesinde- o yaz bize içimizdekileri söylemeyi, çoğul acıların yasını tutmayı öğretti. yalnız olmamayı, umutsuzluğa alışmamayı içimizdeki kuyu ne kadar derin olursa olsun, yeterince bağırırsak sesimizin göğe ulaşacağını, kuyunun sesimizi yutmaya muktedir olmadığını öğrendiğimiz bir eylüldü. çok baskı vardı üzerimizde ama yine de gülüyorduk, inanmıştık bir şeylerin değişeceğine. birçoğumuz çok ağır bedeller ödemişti ve onların acısı midemize yumruk gibi oturmuştu. bu yüzden gri merdivenleri rengârenk boyadı inanan insanlar. içimizdeki ve şehrimizdeki tüm duvarlar, merdivenler, sokaklar rengârenk boyandı. çünkü değişiyorduk. çünkü artık herkes kabuğunun içindeki değerli incisini meydanlara saçmıştı. değişmeyen egemen gücün nemrutluğu, renklere ve özgürlüğe duyduğu sonsuz nefretti. çok dayandı, çok yara aldı, çok fazla tuzağa rastlayarak ve çok kaybederek geçti insanlar o yollardan. ve sokaklara çıkıp bağırmaktan şu kadarcık korkmuyorlardı çünkü gri duvarların, kokuşmuş sistemin, korkunç ve kirli bir karanlığın bekçileri tüm yaşam alanlarımızı sarmalamıştı. belki de bu yüzden korku duvarı bir eşikte aşılmıştı. sonra bambaşka günler geldi; pırıl pırıl, özgür… ne karanlıktan, ne gelecekten, ne gelen geceden, yani aslında hiçbir şeyden korkmadan yürüdüğümüz günlere eriştik. şimdi herkes birbirine daha kolay söyleyebiliyor sevdiğini, işte hepsi o eylülün eseri. bugün bambaşka bir göğe bakıp sınırları yok sayıyorsak, o eylül sayesinde şimdi de bir başka eylül, iliklerimize ilk rüzgârıyla işledi. çok uzun zamandır kapımıza bırakılmış bir türlü dikkatimizi çekip de okuyamadığımız bir not gibi kıvrımları açılmamış ve hazır bekliyor hüzün. ama yine de insan nasıl anlar güzün başladığını? unuttuğuna kendisini bile bir türlü inanmadığı biri başka başka şehirlerden ses verdiğinde içi acıyorsa mesela. gözleri en sevdiği hırkayı aramaya başladıysa ve akşam esintisi ruhuna pençelerini geçirdiğini hissettirmeye başladıysa, uzak olan yakınsa artık ve önüne yollar açıldıysa, dar gelmeye başladıysa karanlık, eski mektuplar sahiplerine ulaşmak için ayaklanmaya başladıysa ve gözleri çok uzaklara dalıyor, vücudunun her santiminde ruhunuzu kamaştıran bir ürperti alıp yürüyorsa, eylüldür. tıpkı bu eylül gibi. ve tıpkı yılların tortusunu üzerimizden atıp her şeyi yeniden kurmamızın işaretçisi olan o eylül ve o eylülün rengârenk merdivenleri gibi aradığımız, bulduğumuz ve kaybettiğimiz ne varsa bir hikâyesi olsun diye oluşturulan direniş zincirleri gibi kaybetmek, unutmak ve yeniden hatırlamak gibi, kapımızda ve uzak, uzak ama içimizde. çünkü kendisinden önce sesi geliyor eylülün, içimizle ve dışımızdaki dünyayla barışalım diye.

2001: Uzay Macerası

“2001: Uzay Macerası” gelecek hakkında ne söylüyor olabilir?
 

0.
Dil içerisinde harflerden, kelimelerden başka yapıtaşları var: kültürel mirasın en genel anlamıyla dil yoluyla aktarılmasını sağlayan; gen benzeri birimler; Richard Dawkins’in tanımıyla, ‘mem’ler. Bunlar, dile doğan her insanın öğrendiği, inandığı, kodladığı, yeniden ürettiği, önemli-önemsiz, doğru-yanlış, her tür bilgi kırıntısı. Memler büyüklü küçüklü, bazen iç içe geçen, ama -güzel tarafı şu- en nihayetinde tanımlanabilir birer birim.

0.1
2001: Uzay Macerası bizzatihi bir monolit; Kubrick'in kafasında biçtiği, diktiği, sinema salonunda ve sair medyada doksan derece yatırarak gösterdiği iki küsur saatlik bir yıldız kapısı. Ekranlar, siyah / beyaz monolitler, yansımalar, pencerelerle dolu, iki boyutlu bir monolit içinde film içinde film seyrediyoruzdur aslında; nihayetinde Bowman aydınlanır, rönesans odasında üçüncü boyutta seyirciye dönüşür, evine döner... Bu basit düzeyin ötesinde, elkimyacının bizzat söylediği gibi, film duygulara hitap ediyor ve izleyenin bilinçaltına sızmayı hedefliyor: yarım yamalak da olsa izleyenin mitolojik ve dinsel arzularını ve dürtülerini uyardıysa başarılı sayılacak. Daha tükçesi: "anlamanız gerekmediği gibi beklenmiyor da, maruz kalmanız yeterli; doğmamış çocuklarınıza konuşuyorum," diyor simyacı adeta: gerisi kaosta iz sürme, metafizik, spekülasyon ya da kodlanmış ahlakın menüsünde ne varsa artık...

1.
Konumuz insan: dünya üzerinde en baskın cins olmayı kendine göre başarmış. Gerçekten de, ana karnına düştüğü andan itibaren, cinsinin dünya üzerinde geçirdiği evrimi 9 ay içerisinde geçiriyor; şahane bir organik mekanizma; öğreniyor, öğrendiğini aktarıyor ve kendini var kılmak için yapmayacağı şey yok: yani henüz akıllı bir varlık değil; ne acaba?

1.1
Homo faber, homo sapiens, homo sapiens sapiens, neanderthal; diğerlerinin yanı sıra bunların yaşadığı bir dünyadan bahsediyoruz. Yaklaşık 4 milyar yaşında. Üzerindeki insanlar neresinden bakarsan bir bir milyon yıl mağaralarda oyalanmışlar, steplerde dolanmışlar, ot toplamışlar, mantar yemişler, bir nevi bir cennette yaşamışlar. Bu cennet içerisinde her canlı kendi evrimi içerisinde mükemmelleşmeye doğru giderken o da denemeler yapmış, sistemler kurmuş, köyler kurmuş, ekonomiler kurmuş, ama henüz dünyanın dışında bir varlık değil, ateşin, toprağın, suyun, havanın gerçek adını/sesini biliyor, kendini onların dışında tutmuyor; etrafındaki her şeyle ortak bir dil paylaşıyor, sonsuz bir şimdiki zamanda yaşıyor ve geçmiş ve gelecek bu şimdiki zamanının dışında değil. Buna diyelim ki: uzlaştırıcı evren.

1.2
Bu uzlaştırıcı evren tabii ki tam anlamıyla eşitlikçi değil, ama kendi kendine yetiyor ve bilme biçimi bu. İçinde iktidar var, tahakküm var, asimetrik ilişki biçimleri var ve sembol aktarımı, yani kültür var; ama henüz tarih yok. Bu yapı “geçmiş-şimdiki-gelecek zamanın” iç içe geçmişliğiyle birlikte şehirlere tercüme edildiğinde kopuş başlıyor. Yeni olan ve kendine yetmeyen şehir yavaş yavaş işbirliği, takas, ticaret, mülksüzleştirme, işbölümü derken yazıyı üretiyor; tam da aynı anda devlet başlıyor; hükmetmenin epistemolojisi kültürü tutukluyor, kendini sabitliyor ve hem toplumu hem de etraftaki toplumları biçimlendiriyor ve tarih başlıyor. Ortak yaşam yerine yağma, işbölümü yerine fetih ekonomisi baskınlık kazanıyor (daha önce yok değil, ama bilme biçimi değil). "Doğa üzerinde egemenlik" meminin başlangıcı da tarihin bu şekilde başlangıcıyla var oluş kazanıyor, yoksa kendi başına nesnel bir gerçeklik değil. Bu “hükmetme epistemolojisi” etrafında kendine benzer örgütlenmeleri; yani diğer devletleri kışkırtıyor. Yazıyla birlikte (insan algısında) şimdiki zamandan ayrı bir geçmiş biçimlenmeye başlıyor; kafadaki semboller anıtlara evriliyor ve insanının dışında bir dünya algısı kültüre yerleşiyor. Buna da diyelim ki: saldırgan evren. Ama ilginç olan şu: amargi sözcüğü de ilk kez Sümerde ortaya çıkıyor; cennetten kovulma memi de.

1.3
Bundan sonra tahakküm paradigmasının kendini ifade ettiği terimler zamana ve duruma göre değişse de (duruma göre din oluyor, duruma göre ekonomi) temel yapı; yani tahakküm kafasının (simgesel evrenin) hegemonyası değişmiyor, tarihin belirleyiciliği ancak bu çerçevede anlam kazanıyor (insandan bağımsız, nesnel bir akış değil bu, ne yazık ki). Bu akışın kontrol etmekten, özgünlükleri yok etmekten, hatta yok edebildiği her şeyi yok etmekten başka bir mecrası yok; çünkü kendinin kılmadığı her şey bizzat tahakkümün değişim olasılığı demek. Ve kendi değişim olanaklarını tek tek yok eden, bastıran tahakkümün simgesel evreni tek düze, kuru bir yol olarak bugüne kadar gelmiş işte; dönüp baktığımızda bir arpa boyu yol gitmemişiz bile, ama içine doğduğumuz dil bu: insan ilişkileri alışverişten öte bir şey değil, doğa ise olsa olsa bir doğal kaynak.

1.4
Bu saldırgan evrenin uzlaşmacı evrenle ilk kapışma anı Stanley Kubrick'in 2001 uzay macerasında siyah monolitin (bizzat ekran olarak değil de ekranda) ortaya çıktığı ilk anda simgeleştiriliyor; saldırgan evrenin kurumlaşması ise yazı, şehir, devletle vuku buluyor. Bundan sonra gerçekten de tarihe kim ne yapmış, Mısır ne demiş, Roma neymiş, Osmanlı neymiş diye bakmanın pek bir önemi yok sanki; tek bir mecra hariç (aşağıda 1.6). Zaman içerisinde bu tahakküm dili yöntemlerini yaya evrilte çığ gibi büyümüş; akla hayale gelebilecek her alanda baskın ve geldiği noktada insanların rüya görmesine bile tahammülü yok, o kadar yani. Roma olmuş Amerika. (Tahakküm kendini en yaygın biçimiyle şöyle üretiyor: "Gerçekten de medrese bilgisi ne acayiptir, birisi bir kitap yazar, biri çıkar onu kendi kafasına göre şerh eder, bir başkası o şerhi haşiyeler, başka biri de haşiyeye talikat yazar, kitap uzar gider, asıl maksat da satırlar arasında kararır, belirsizleşir, kaybolur.” [Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, s.106].) Bunun araçları da aile, okul, hapisane, fabrika, ordu, televizyon, internet… diye gider bu, ama hammaddesi insan, her zaman ve şimdilik: “Tahakküm, hükmedilenlerce yayılıyordur” (Theodor W. Adorno, Minima Moralia: Il servo padrone, 187-188.)

1.5
Başlangıç noktasını bu şekilde alırsak; yani insanı insan yapan ilk kırılma semboller düzeyinde olmuştur dersek (nedir bu semboller: en genel ifadesiyle memler, ayrıntıda normlar kurallar, iletişim, etkileşim kodları, değerler...), semboller evreninde iki insan tipinden bahsetmemiz gayet mümkün: Uzlaştırıcı evren insanı (Habil arketipi), saldırgan evren insanı (Kabil arketipi). Tabii ki, bir insanın sabah öyle, akşam böyle olabileceği kaydıyla. Tahakküm evreni kendini kurarken karşıtı da (uzlaştırıcı evren) kendi sembollerini unutmuyor, taşıyor, yayabildiğince yaymaya çalışıyor (ve bilginin yayılma ve dağılma mucizesine bakıldığında, sanki evrimin tüm izleriyle birlikte bu semboller evrenleri de insanın DNA'sına kodlanıyor. O yüzden bu ikiliğin başlangıcı olmadığı gibi bir sonu da yok; yani, tahakküm evreni %99.999..... tahakküm kursa bile, uzlaştırıcı evren varlığını sürdürecek; hatta giderek karadelik halini alacak): Evrenin ikili yapısı memi.

1.6
Şimdi, yapı buysa, yengi ya da yenilgiden bahsetmek çok doğru olmayabilir: büyük patlamadan öte bir başı olmayan (şimdilik bilinmeyen) insanın en ötede varabileceği yer de “1” (şimdilik, bilindiği kadarıyla). Mesele şu sanki: kendimizi dünya dışında bir varlık olarak kurduğumuz ya da kurmadığımız sürece belirli bir yolda olacağız, başı belli, sonu tahmin edilebilir bir yol. Ama saldırgan evrenin yolundan başka bir yol yok mudur, diye baktığımızda (ki uzlaştıcı evrenin belleği olmalı bize bunu dedirten; başka ne olsun?) tarihe bakmak işe yarayacaktır: Tarih dediğimiz de semboller evreninden başka bir şey değil, yani en nihayetinde hepsi tanımlanabilir birer birim (mem). Ve kabul edelim ki, üç bin yıl ya da beş bin yıl değil, elli bin yıl önce yaşayan insan da hiç aptal değilmiş; yani bize öğretildiği gibi “tarihte bir ilerleme” yok, bizim dışımızda bir tarih yok, sadece varlık var. Bir milyar yılın tozundan toprağından, iskeletinden inşayız ve DNA'mız var olan bilgileri unutmuyor, yenilerini kaydediyor ve taşıyor, ancak en genel haliyle her şey hala “nomad”. Bu bağlamda tarih okunduğunda (hissedildiğinde, ya da hayal edildiğinde, daha doğru kelime sanki) tahakkümün olduğu her yerde (dinde, ekonomide…) uzlaştırıcı evren muhalefeti de mevcut; bazen güdük, bazen gedik, ama mevcut, ve nasıl tahakküm sembollerini beş bin yıldır taşıyorsa (devlet, din, bilim) uzlaştırıcı evren de sembollerini taşıyor (devlet karşıtlığı, başka bir din, başka bir bilim).

1.7
Tarihe bakmanın tek önemli olabileceği nokta burası sanki: Bilim insanı da, din insanı da, devlet insanı da, sivil toplumcu da, yazar, çizer, aydın, işçi emekçi, anne baba… yani sembolik evrenin çerçevesi dil içerisinde kimlik bulan herkes aslında kendi çapında bir büyücü/ simyacı; yani, etkilenme ve etkileme gücüne sahip. Tahakkümün sembollerine bakmakla muhalefet sembolleri kurulabiliyor, yeniden üretilebiliyor, ama muhalefetin güçlü olduğu bu konuda tahakkümün gücü şu: kırılan sembolleri alıyor ve kendinin kılıyor (taşıyan birim insan, diyebilir miyiz?), iki katı güçle geri fırlatıyor. Yani, çok fazla tuzak var. Kurulmuş bir tarih üzerinden okuma yapıp ezberi yeniden ürettiğimizde muhalefet etmiş olmuyoruz. Benzetme yaparsak: “televizyon bir baskı aracıdır, bu aracı kullanarak baskıya karşı duralım,” denilebilir; ama aynı kullanma biçimi kullanıldığında (yani, alıcının verici karşısındaki edilgen konumu) muhalefet yapılmış olmayabilir; sadece bir baskı biçimi başka bir düzeye taşınmış olabilir. Bu örnek bağlamında, misal, etkili bir muhalefet biçimine Godard teşebbüs ederek oyunu bir üst düzeye çıkartsa da, cep telefonlarında kamerayla birlikte oyunun bir düzey daha üste çıkmasıyla birlikte onun çıkışı dahi güdük kalmış sanki. Yani, sanki: uzlaştırıcı evrenin güçlü olduğu yer var: kendi başına kalsa belki de hiçbir şey yapmayıp olduğu gibi kalacak olan tahakküm evrenine yeni mecralar açıyor. Oyunu bir üst seviyeye taşıyan hep uzlaştırıcı evren; aslında önde giden. Yani, üreten hala uzlaştırıcı evren, alıp onu kötüye kullanan saldırgan evren, ama birbirlerini beslemeleri söz konusu. (Bunun bir örneği şu olabilir: yetmişlerin çiçek çocuklarının sandıklardan çıkartıp giydikleri algı biçiminin dünyayı patlatması, ama tüm o çarpışan bölünen, patlayan imajların, hayal gücünün has kara büyücülerden reklamcıların gücüne güç katması.) Buyrun size Yin-Yang memi (ve bu durumun Pisagor tarafından kendine göre, gnostikler tarafından iki bin yıl önce kendilerine göre, Çin’de kendilerine göre, İran’da kendilerine göre, Hindistan’da kendilerine göre sistemleştirilerek çözülmüş olması peki?). Tahakkümün güçlü olduğu yer de, her yeni alanda akışa (tarihe değil) dur demesi, bu akışı kendi yönüne çevirmesi, kendisinin kılması. Bunu yaparken aslında bir bilme biçimine dur diyor, bir potansiyele dur diyor. Günümüzde geldiğimiz noktada bunu baktığımız, gördüğümüz, hissettiğimiz her şeyde yapmaya başladı, dünyanın ritmi arttıkça insanların robotlaşma süreci hızlanıyor; daha doğrusu, robotluktan (savaş makineliğinden/ patronluktan/ işçilikten/ efendilikten/ kölelikten /sabit herhangi bir kimlikten) çıkıp insanlaşma sürecine girme potansiyelleri tek tek yok oluyor, kayboluyor. Oyunun mevzilerde değil de, genel olarak bir üst düzeye çıkma vakti. Amargi bir duygu durum, tahakküm bir duygu durum: safları sıklaştıralım.

2.0
Günümüzdeki bu durumun başlangıcı sanayi devrimi filan değil tabii ki. İlk monolit semboller evreninin kurulduğu noktada dikilip Sümer anıt-şehirlerinde tahakkümün aracı haline geldiyse, ikincisi de, Kubrick'in gayet yerinde saptadığı biçimiyle, ayda dikildi.

2.1
Uzay "heavens" olmaktan çıktı, gidilebilir, fethedilebilir bir yer artık. Artık hedef tek tek insanların kol gücü, kafası değil, tahakkümün (askeri-endüstriyel kompleks) kendi elleriyle yapacağı üst-insan, elektronik kafa, siberalem. İnsan öldürmek kârlı değil artık; yaşatmak, gen havuzu olarak, yedek parça olarak, enerji kaynağı olarak tutmak daha kârlı. Ama insanlık durumundaki ikilik çözülmedikten sonra, hırsla yapılan, daha hızlı koşabilen, uçabilen, görünmez olan, saniyede 17 trilyon işlem yapabilen insan olsa olsa tüm evrenin başına bela olacaktır; bin dişli, bin gözlü, salyaları akan bir yaratık halinde, daha yok mu, daha yok mu şeklinde tüm uzayı kaplayan; işin kötüsü, ölümsüz, tatminsiz, karanlık ve başka bir biçimde gökkuşağı gibi olabilecek hayatına hayıflanarak, kendi kurduğu oyuncak evrenlerle oyalanarak, kendinden bir çıkış bulamayarak... Bu yeni duruma karşılık uzlaştırıcı evrenin muhalefeti -ilk tepki olarak- oyunu bilinçteki "heavens"a çekmeye çalışıyor, 15 bin yıl öncesine, Afrika'nın steplerine, mantar kültüne, yazılı dilin öncesine, aşka, olmadı lsd kafasına. Bir başka muhalefet yuvarlak delikleri küplerle tıkamaya çalışıyor: Kaczynski misali, öldürün teknolojiyi diyor; ama teknoloji var artık, fikirler atıldı ortaya, illaki yapılacak, o değilse bir başkası, öyle değilse böyle, şimdi değilse yarın. Sürdürülebilir dünya, çevrecilik filan, zaten baştan ölü doğmuş muhalefetler, Birleşmiş Milletlerden hayır beklersek, görürüz hayrını. Şimdilik en sağlam muhalefet omurgasını tekil düşünceciler kurmuş gibi, Deleuze ve saz arkadaşları, kontrolsüz, akışkan, otonom kafalar, herkesin-her şeyin öznelliğine saygı.

2.2
Tam bu noktada uzlaştırıcı evren yanlılarının yapabileceği şey şu sanki: akla hayale gelebilecek tüm gelecek öngörülerini (filmleri, kitapları, bilimi ve araştırmalarını, hissiyatları) derlemek, toplamak, sembolik düzeyde kırmak (geçmişle bağlantısını kurmak), görünür kılmak ve uzlaşmacı alternatiflerin modellerini çizmek ve bunu yaparken şimdiki zamanın değerini ortaya koymak; uzlaşmacı duygu-durumlar yaratmak. İnsanın bir son değil, bir başlangıç olabileceği durumunu kabullenmek; mevcut tüm olanakları herkesin kullanımına açık kılmak; tüm bir insanlık bilgisini bakılır, görülür, hissedilir, kullanılır kılmanın araçlarını beslemek. Yani, savunma pozisyonundan çıkıp, oyunu sizin kurallarınızla oynamıyoruz, böyle oynayalım demek. Şimdiye dair sıkıntılı ne varsa beş bin yıldır taşınanlardan mütevellit ve karşıtını/ potansiyelini de içinde barındırıyor; taşıyan da insan, taşıyacak olan da (şimdilik). Devrim tasavvuru ancak böyle bir şey olabilirmiş gibi sanki: dikine (kafada, kafa dışında, yukarıya, aşağıya, geçmişe, geleceğe) kurulan yapıyı yıkıp yaymak, o anlık patlama hali, sonrasında ne olacağına kafa bile yormadan: yıkıl Babil, yan Babil yan yan yan.

3.0
Kubrick’in filminde Jüpiter'in yörüngesi monolitin göründüğü üçüncü yer; sperm benzeri uzay gemisi ve aşmış bir öngörü. Bu noktada, Hal gayet mantıklı olarak insanı yok etmeye çalışıyor (bu anlamda, Hal'dan bir insan olarak söz etmemiz mümkün mü, bizzat insanın bir bilgisayar olduğunu varsayarsak, insanın uzantısı, saldırgan evrimde bir üst –ve belki de son- biçimi) ve nihayetinde doğan şey bir tanrı: tüm evren yıldız çocuğun oyun alanı. İnanılmaz bir saptama. İnsanın çıkarttığı tüm bu gürültü, patırtı aslında nereden geldiğini nereye gittiğini bilmemekten kaynaklanıyor. Uzlaştırıcı evren diyor ki, “gelecek, nasıl olsa gelecek”; saldırgan evren diyor ki, “gelecek varsa, ben kurarım, belirlerim”. Ama ikisinin de ideal durumu üst-insan, kamil insan. Birisi, bunun şimdiki zaman içerisinde, eğilerek, bükülerek, kırılarak, incelerek, genleşerek, severek, aşık olarak, kendinden vazgeçerek, bilerek yapılabileceğini söylüyor; diğer o haline inanmadığını, görmeden inanmayacağını, görene kadar da can yakmaktan kaçınmayacağını, neyi acıttığının, neyi yok ettiğinin önemi olmadığını, çünkü göreceğini… Yapay zeka ilk cümleyi kurduğu anda ya da insandan olmayan ilk insan doğduğu anda bu monolit dikilecek, şimdiye dek dikilmediyse.

4.0
Patatese geri dönersek eğer: patates her şey. Benim yerime muhasebe kaydımı tutan, sağlığımla ilgilenen vb birileri oldukça, benim amargi demem lafta kalıyor. Ama kendine yeterlik rüyası görecek kadar romantik de olamayız bu saatte, şu ki: Bir şeyin, en ufak bir şeyin oluşuna, yetişmesine tanıklık etmek, adını/ sesini gerçekten duymaya çalışmak, şansımız varsa duymak, insanın kendine yapabileceği en büyük hediye sanki, şimdiki zamanın akışında en büyük kırılma, ama asla bir yenilgi değil, ama yengi de değil tabii ki, öyle, zen.

5.0
As above, so below. Her yumurta bir evren, her sperm bir potansiyel.

6.0
Aslında bunların hiç birisinin önemi yok. İnsan, dünya, bu evren, bütün olası gelecekler, tümü ihmal edilebilir bir nokta, en büyük ölçekte düşünüldüğünde. Şu var: bir zihinde dahi tasavvur edilmişse eğer, bilinen bilinmeyen tüm renkleri alacak, tüm frekansları üretecek; ama, önünde sonunda bir nokta.

7.0
Namaste.



-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-_-


Sağlama:

1.
Öncelikle, böcek benzeri, kendi kendine yürümeyi öğrenen mekanik sinir sistemleri, ortadaki noktayı almayı öğrenen yazılımlar, çocukların dili sosyalleşerek öğrenmeleri, insanın bir bilgisayar oluşu, bilgisayarın bir organizma olma potansiyeli taşıması. Bunların örnekleri ve ipuçlarının hepsi 1999 tarihli bu filmde ziyadesiyle tartışılmış: Cennetin aslında singularity veri tabanı olması: TechnoCalyps (1999)
Part 1: TranshumanPart 1 gives an overview of recent technological developments (biogenetics, artificial intelligence, robotics, implants, nanotechnology) and prognoses made by leading scientists about the impact of these developments in the near future.
Part 2: Preparing for the SingularityIn this part advocates and opponents of a transhuman future are weighed against each other; prognoses are done when we can expect the transhuman revolution and how people are preparing for it already now.
Part 3: The Metaphysics of TechnologyThis part covers the metaphysical consequences of the new technological revolution. On the one hand scientist start to use metaphysical concepts to describe the impact of their research, on the other hand, a surprisingly large number of scientific projects is inspired by religious aspirations and more and more theologians from any religious or spiritual belief are getting interested in these aspirations of new technology, making the discussion inextricable complex.
Sonrasında: IBM domuz sinirlerinden bir harddisk üzerinde çalışıyordu, başarılı olduklarını duyurdular. Sadece harddisk değil, içerisindeki dataları yorumlayan bir harddisk düşün: operating system yok, native OS, diske yazılan dataları kendisi yorumlayıp klasörlüyor, sesli komutları algılayabiliyor v.s. Tuhaf olan şu herhangi bir database ve dijital mekanizma ve yazılım falan yok, genetik olarak programlanmış, cuzzi miktarda ingilizce bilen (japonlar japonca da öğretti) 3-5 santimlik bir organik sinir, bu kadar... Şimdilik response modülü sadece disk aktiviteleriyle sınırlı ama bunun geleceği nokta Blade Runner'i da Dark City'i de Matrix'i de havanda un ufak edecek cinstendir. Yakında usb beyin çıkarsalar şaşırmayalım. Çok iyi denilen bilim kurgu filmleri artık komik gelmeye başladı. Hal böyleyken, Terminatör, Transformers, Jurassic Park, Blade Runner gibi sözüm ona kurguların gerçekliğini hissetmenin zamanıdır. Muhtemelen önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde de bunu öğrenip ilerletebilecek mekanizmalar yapay zekaların yine kendileri olacak, insan o arada n’olacak, emekli mi olacak, bizim gibi patates mi toplayacak, ne yapacak, bilemedim.
İşin şu tarafı da var artık: bilgisayar programlama ve bunu en ince ayrıntısına kadar öğrenmek hiç zor bir şey olmadığı için, bilim kendi hattını ve elitini korumaya alacak yeni bir alan keşfetti: genetik. Sistemi bir bilimsel alana ifşa etmek zaten binyıllardır yapılan bir şey, simya ile başlar genetik ile devam eder. Sıkıysa öğren. Üstüne ver elektro-mekanik mühendisliğini, ver nano-teknolojiyi, ver yazılım mühendisliğini, ver molekül teknolojilerini... Bitmiştir hayat, yaşamın bundan sonrası cidden bonus, her şey bedava. İstemeyerek de olsa bu bilgi yalıtımının galibiyetini kabul etmekten başka çare yok; hem de öyle böyle değil bin yıllık bir galibiyet bu, bundan sonra bize düşen patates toplamaktır, yes. 

Ayrıca, http://fusionanomaly.net/TechNode.html
Ayrıca, http://deoxy.org/


Ayrıca, "...kazın ayağı öyle değildir maalesef..."

2.
20. yüzyıldan başlayıp bugünü belirleyen “kalpsiz rasyonel düşünceye” karşı bir Adam Curtis:
http://www.bbc.co.uk/blogs/adamcurtis/
* inquiry: the great british housing disaster (1984)
* an ocean apart (1988 )
* Pandora's Box (1992) http://docuwiki.net/index.php?title=Pandora%27s_Box
* the living dead (1995)
* 25 million pounds (1996)
* The way of the flesh (1997) http://www.archive.org/details/AdamCurtisTheWayofAllFlesh
* The mayfair set (1999) http://docuwiki.net/index.php?title=The_Mayfair_Set
* The century of the self (2002)
http://www.archive.org/details/the.century.of.the.self
* The power of nightmares (2004) http://www.archive.org/details/ThePowerOfNightmaresDVD
* The Trap: What Happened to Our Dream of Freedom (2007) http://docuwiki.net/index.php?title=The_Trap:_What_Happened_to_Our_Dreams_of_Freedom  http://www.ozguruniversite.org/index.php/guencel-yazlar/547-oezguerluek-kapani  http://www.bbc.co.uk/turkish/specials/1518_trap/
* It Felt Like a Kiss (2009)
* All Watched Over By Machines of Loving Grace (2011)

3.
Cabbar var, yandan: http://www.jabberwacky.com/
Bu da başka bir bot. http://www.cleverbot.com/
Yeni bi arama motoru. Nasılsın sorusuna yanıt verecek yapıyı kurmaya çalışıyorlar. http://www.wolframalpha.com/

4.
Recorded Future: neler oluyor dünyada, doctor who değil, minority report değil, watchmen değil, gelecekbilim kongresi değil:)
Bu haber: http://www.wired.com/dangerroom/2010/07/exclusive-google-cia/
Bu da bahsi geçen site: https://www.recordedfuture.com/

5.
Bitmez.

Laurence Anyways







           -      Hiç yollamadığım mektuplardan bahsetmeli miyim ?.Bayan “A.Z.”ye.
          -      Ona böyle hitap ederek onu objeleştirdiğini düşünmüyor musun ?
          -      Hayır.Ona bayan “A.Z.” diyorum çünkü her şey onunla başlayıp onunla bitiyor.Bu bir seri numarası  ya da bir barkod değil.Ona yazdım.Hiç yollamadığım mektupları.Çöpe attığım ya da üzerine sifon çektiğim mektuplar.
          -      Denize bırakılan şişeler gibi mi ?
          -      Bir bok okyanusuna bırakılan,belki.Hayır,bu çok daha romantik.Hayal et:bir evsiz,mağaralarda ve lağımlarda yaşayan;mektupları keşfeder.Onları toplar,okur ve hayal etmeye başlar.Belki de bu aşkı kıskanır.Sanırım o dönem bine yakın mektup yazdım.O küçük kulübenin içindeki odayı hala hatırlıyorum.Bunların hepsi “off the record” tabii.Bunun yerine ona bir şarkı yazabilirdim.”Ne Me Quitte Pas*.Türünde bir şey.Belçikalılar yavaş ama basit konuşur.Neredesin ? Ne giyiyorsun ? Ne yapıyorsun ?
          -      Pardon ?
          -   “Neredesin ? Ne giyiyorsun ?”.Bunlar şeydi uyandığımda kendime sorduğum sorulardı.Onu düşünerek.Ve aynı sorularla yatağa giderdim.Bir noktada cevaplara gereksinim duydum.



 * Jacques Brel-1972






http://www.imdb.com/title/tt1650048/


...kırık ve yorgun

ruhlara yakışmayan acılar çekildi

tıpkı yaşam gibi

tıpkı ölüm gibi

zihnime yıkıldı esrik bir cümle

mat ve soluk

kırık ve yorgun

acı dolanırken kabuklarımıza...


hayat tren kazası kadar acı

hayat yaş pasta kadar tatlı

plastik kokan insanlar

tepenizden bakıyorum...



bana inanma



hıçkıran gitarın kararsız ezgiselliği ve diğer yaşama enstrümanlarının pişman ürperişleri… haykırıyor halâ hayal kırıklığının kayıp marşları ve üzülüyor ölü şarkılar. keçiyolundaki diyalektik oysa, tarihin bir sonraki aşaması ve sebepliğinden dolayı ona bağlı. mutlulukla hışırdayan, yeryüzünün düşman gazetesi… ve sen, içinde mevcut olmadan duran bazılarını yok etmelisin; def etmelisin hepsini. seni mevcudiyetsizliğe götürecek laneti üzerinden silkinmenin erdemiyle tanışman için ışık diye vaat ettiklerinin kaynağına doğrudan bakma. yeraltının aydınlığına uyandığında, onların gölgelerinde doğacaktır yaşam ve bilgi alanın. onların ışığı değil lağım borularının aydınlatılmışlığıyla, sana uğrattıkları şok yüzünden unutacaksın dehanın kavrayışlarını. oysa şapşallık için gözlerini sonuna dek açmaya zorlar yalanları. 



yavşağın dekadanı

-burnumdan çıkartıyorum beyinlerinizi,
içeri kaçmış birkaç rahatsız karınca sanki,
sümkürüyorum fikirlerinizi.-

söyleyin, annesine sorsun kürtajı;
kim kimi öldürüyor,
doğmaması engellenmiş çocuğu kuytularda sıkıştırıp da kim ırzına geçiyor?
annesine sorsun,
söyleyin;
ağzına dayadığı, içini araladığı yalanlarıyla yavruların daracığından kim nereleri döllüyor?

ve siz de hocasına sorun;
yalakaları birbirlerini iterken hocasının en çok hangi malını ağzına almış,
en çok hangisini emmiş, yalamış?
iyi bilir yavşağın dekadanı!



Ruh akvaryumu



Yine birden uyandı…gözlerini açtığında yine o bilindik görüntüler eşlik etti ona..doğruldu kalktı yatağından…terliklerini aradı ilk…banyoya girdi..tüm gece biriken idrarını boşalttı yine aynı şekilde…bilindik bir ritmik ses doldurdu yine banyoyu…yüzünü yıkadı…yüzünü yıkarken aynadaki görüntüsüne takıldı bir süre…saçları birbirine karışmış,göz altları mosmor olmuş bir yüz ona bakmaktaydı...sevmedi, birden tiksinti duydu ona bakan bu yüzden....alışkanlıktı bu her gün aynaya bakıp tiksineceği bir yüzün ona bakması.. her şey bilindik ve akışkan bir alışkanlıktaydı…mutfağa gitti…her zaman ki mahmurluğuyla kahvenin suyunu koydu…ve her zaman aynı kıvamda yapabildiği kahvesini hazırladı….suyun yüz dereceye gelmesine ne kadar vardı…her şeyin değişmesi için ne kadar vardı…neden bu aptal yalıtılmışlıkla geçiriyordu günlerini…kaplumbağalara bile özenir olmuştu…içindeki o yaşama sevinci denen gizli gücü uzun zamandır hissedemez olmuştu sanki…nelerin uğruna nelerden vazgeçmişti …kahve makinesinin tık sesiyle irkildi birden…”gerçek” dünyaya döndü…ruhunu yine askıya astı tekrar giymek üzere…elinde kahve fincanı tekrar odasına döndü…camını açtı…dışarıda pastırma yazı kıvamında bir hava vardı…inceden çocuk sesleri geliyordu…bir günün güzel olduğunu,güneşli olduğunu kanıtlayan çocuk sesleri...fakat günün neredeyse yarısını bitmişti…yeni başlayanları hiçe sayarak akmaktaydı işte yine usul usul..bilgisayarını açtı,bu da günlük rutin işlerinin devamından öte bir şey değildi…tıpkı birazdan yakacak olduğu günün ilk sigarası gibi..her şey ne kadar da ilkeldi…birden yine daldı… aklı uzaklara gitti… hiç görmediği insanları  ve de hiç gitmediği uzak ülkeleri özlemek gibi bir şey…öznesini yitiren bir cümlenin içine düştüğü gizli bir telaş gibi…yankısına aldırmayan bir sesin gidip de dönememesi gibi…

Sıradanlıktan uzak kalışı ancak böyle anlarda ortaya çıkıyordu işte… gizli bir telaşa böyle zamanlarda kapılıyor ve ancak böyle anlarda yitirdiklerini düşünmüyordu..,mavi bir hayale kapılıp çokça renkle, yeni bir resmi resmediyordu…tuvale sürdüğü boyalar kendi dertlerine düşmüş ellerindeki yitikliği sayıyorlardı…bir yitiklik …iki yitiklik…üç yüz altmış beş yitiklik…

Kelimelerde ne çok anlam birikiyor…ve de ne çok  anlamı öldürüyor kendi ismindeki harf sayısı kadar…bir isim kaç harfli ise o kadar da özgürlüğünün kısıtlanmış olduğunu düşünüyor…uzun isimlerin yazgısına üzülüyor…ne kadar çok kelime ve de cümle kurarsak o kadar çok tutsak olduğumuzu göreceğiz diyor…bunların farkına vardığını sanıyor…yani bu bilinçle doğduğunu..ve de bu ayrıksı duran fikrin  kendisine verilmiş bir hediye ve de aynı zamanda büyük bir lanet olduğunu düşünüyor…farkında olmak bir nevi lanetlenmek gibi diyor… tıpkı kendisinin gizli yanlarına duyduğu hayranlık gibi..tıpkı elinden gelse bulup öldüreceği bir hikaye kahramanı gibi…gazetelere sürmanşet geçecek bir cinayetin haberi :çok sevdiğimiz hikaye kahramanımız dün gece evinde ölü bulunmuştur..acımız büyük…

Tüm bunları kendimi yazmıştı…her seferinde gizli bir şaşkınlık edasında yazdıklarını okudu…kahvesi soğumuş,sigarası çoktan sönmüş,uzun bir kül yığını haline gelmişti…her şey kendine dönüşüyor…her şey var olduğu ilk yapıya,onu oluşturan ne varsa tam da ona dönüşüyor…içinde duyduğu derin metamorfoz sancılarını düşündü bir süre..bir sigara külünden neler çıkıyordu işte…..hayatın,her şeye rağmen biz zavallı kullara sunduğu küçük ama derinden işaretlerinden biri gibiydi bu da…

hayatın insanlara sunduğu küçük ama etkili nüansları var fakat göremiyoruz…ve göremediğimizden her şeyi tek bir şeyle açıklamaya çalışıyoruz…işte tam da bu yüzden aynılaşıyoruz…şaşırmayı unutmuşuz çünkü, bu yüzden hayatın ta kendisinde  şaşılası nice ayrıntının olduğunu bilemiyoruz..o yüzden tüm duvarlarımız tek renk…standart hayatlarımıza yakışacak standart sonlarımız var...tek hücreli canlılara dönüşüyoruz...sürüngenleriz..sürünüyoruz…

Düşündüklerinin zihninde oluşturduğu yankıya takıldı bir süre…zihnindeki kelimeleri sevişirken yakaladı..sevgiden gelen bir sevişmeden öte birazdan kurban edilecek birinin son dakikaları gibiydi …yanında türlü meyveler,altın kadehlerde şaraplar..ama kurban edilecek kelime,yine kelimeler tarafından…nice kelimeyi kurban etmişler görmemek için…okunmaması için yine başka başka kelimeler tarafından….iyi kelimeleri öldürmüş kötü kelimeler..şimdi ne kadar iç geçirsek az…

Birden bir ses böldü tüm bu anı… kısa bir an..kısa bir anı tümden bozar  gibi uzun uzun çaldı… sessizliği elinden alınmış bu yüzden üzüntüsüne yegane adlar yakıştıran bir çocuk gibi çaldı…ama
çalan kapı mıydı telefon mu birden anlayamadı…!sahibinin sesine doğru yöneldi sadece…çalan bir telefondu…açtı...tanıdık bir ses duydu... ya da tanıdığını sandığı bir ses duydu…hayatında var ettiği iyi kötü nice insandan sadece biriydi işte bu kişi de ..bir şeyler anlattı karşıdaki ses ve bir şeyler bekledi susarak…en azından susmasının karşılığını beklemek olarak algıladı…yarım yamalak konuştu karşıdaki sesle…yarım yamalak kısa cevaplarla geçiştirdi…sonra konuşma bitti kendi sessizliğine gömüldü…sonra karşı taraftan telefonun kapandığına dair o ritimsiz,kaba sesi duydu...kapatmıştı işte o da sonunda dayanamamış ve kapatmıştı... üzülmüş müydü ya da sevinmiş bile olabilirdi...bilemedi sadece susmak iyi gelmiyor konuşmasını bilenlere diyebildi telefonu kapatmadan…konuş diyorlar…susmanın kendi içsel yolculuğunu keşfedemiyorlar…o yüzden ne kadar konuşursan o kadar iyisin diyorlar…

Tekrar yazmaya koyuldu eski yazdıklarını okudu fakat pek de iyi durmuyordu yazdıkları…sildi tekrar yazdı ..sildi tekrar yazdı..sonra daha  yazamadı…öylece ekrana bakarken buldu kendisini..ne yaptığına mantıklı açıklamalar getirmeye çalıştı….zaten uzun zamandır tek yaptığı da bu değil miydi…her şeyi mantık çerçevesine oturtup öyle düşünmek !…ne kadar da sıkıcıydı…kendini sıkıyor ve de yine bu yüzden herkesi sıkıyordu…insanlar yüzüne baktığında hemen anlıyorlardı sıkıcılığını...biri daha anlamıştı..maskesi yırtılmış, yanlardan sırıtmıştı işte hüznü..daha ne kadar dikse kar etmezdi bu maske…kendime yeni bir maske almalıyım diye düşündü şöyle daha kullanışlı olanlarından…insanlara verecek bir yüzüm yok benim…eğer gösterirsem gerçek yüzümü ceketime yapışan ne kadar insan varsa gider…korkularından ceplerime saklanırlar…beni kendi cehennemimde yakarlar..içine kusarlar..yüzüme kusarlar…

Kalktı yerinden dışarı çıkmalıydı…insanların içine karışmalıydı…yalnızlığa alışmak zordur ama alıştın mı da sonu gelmez…seni kendi evrenine çeker…artık burada yaşayacaksın tası tarağı topla gel der…ceplerinden bile taşmış yalnızlıkların görmüyor musun, hala ne bekliyorsun hadi gel der…işte böyle başlar yalnızlık …bir de bakmışsın ki tastamam içindesin yalnızlığın..kurtuluşun yok sessizce çekeceksin…!

Dışarı çıktığında güneş çoktan tepedeydi…gözleri kamaştı birden…ilk ne yapacağını bilemedi… dışarıdaki havayı ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar çekti bir süre…ciğerleri bayram etti…nereye gittiğini bilmiyordu…zaten çok zamandır nereye gittiğini bilmeden başıboş dolaşmıyor muydu…bir bank gördü hem de kimse tarafından istila edilmemiş halde başıboş duran…beyaz bir bank..üzerinde tonlarca sevgi gösterisinin izi çakıyla kazınmış…melek seni seviyorum yazmış biri…biri de bir kalp çizip içinden o bilindik oklardan birini geçirmiş…m ve h harfleri ile bitirmiş sanat eserini…çok görkemli…aşkın dili bu olsa gerek…en saf hali…banka kazınacak kadar büyük bir aşk..

Bir süre etrafı izledi…kalabalıkta olmak bir nevi saklanma görevi görüyordu…kendisini koruyan güçlü bir zırh gibi…yalnız olmadığını düşündü bir süre…bir süre bu sıcak his iyi geldi…zaten güneş de gözünü kamaştırmamış mıydı…güzel,tatlı ve sıcak bir his…

Birden doğruldu,kalktı banktan..bu kısa anı bile doğru düzgün yaşayamıyordu…hep bir yarım bırakılmışlık  duygusuyla çepeçevre sarmalanıyor gibiydi..o yüzden o da her şeyi yarım bırakıyor,hiçbir şeyin sonuna kadar gidemiyordu…tastamam değildi hiç..bu duygu nasıldır hiç bilmedi.,na-tamam hayatların yarım bırakılmış aşkları !

Yine amaçsızca yürümeye başladı..hiç bilmediği başka başka yerler mi vardı…görülecek ve konuşulacak insanlar mı vardı …uzak ülkeleri düşündü yine..o uzak ülkelerin uzak insanlarından herhangi birini düşündü…cinsiyeti yok…bir tek elleri ve de gözleri var…dokunmak ve görmek için sadece …şimdi gitse yanına birden böyle karşısına çıksa ben geldim dese ona uzak ülkelerin birinden …konuşmasalar sadece uzun uzun baksa ve dokunsa yüreğine…ona ruh akvaryumundan bile hiç bahsetmese…tüm aklını tüm fikriyatını birden unutsa…uzak ülkelerin herhangi birinden gelen bir hikaye kahramanı gibi mutlu mesut yaşayıp yine mutlu mesut ölse…

Birden tüm bunları düşünmenin ağırlığını hissetti üstünde..düşünmek iyi gelmiyordu..elinde olsa bir başka akvaryum yapar orada yaşamayı isterdi…lepisteslere köle,japon balıklarına efendi olabileceği küçük bir akvaryum …kendi ruh akvaryumuna hiç benzemeyen kendi halinde bir akvaryum…

Ne çok birikiyor ve de ne çok biriktiriyordu..olur olmaz şeyleri biriktiren küçük çocuklar gibiydi…eline ne geçse kutsallık mertebesine koyuyor,gizli bir ritüel gibi biriktirdikçe biriktiriyordu yüzlerce eşyayı,anıyı,o anıları hatırlatan başka başka anıları,ruhları,ruh birikintilerini…yaşamları daha doğrusu her yaşamdan aldığı yaşam kırıntılarını…İnsanların ruhlarını çalıyor ve yerine de hiçliği koyuyordu…böyle yüzlerce insan vardı..evinin en karanlık yerine yerleştirdiği akvaryumunda yüzdürdüğü yüzlerce ruh…misafirleri geldiğinde gururla göstereceği bir ruh akvaryumu.. !

Birden tekrar “gerçek” dünyaya döndü…sağına soluna baktı ,bu yeri daha önce görmemişti…gizli bir sevinç duydu… tanıdık bir yerde olmamanın verdiği iç huzuru hissetti…bilmediği mahallelerin bilmediği sokaklarında yürüdü…aldatıcı şehrin aldatıcı şehir ışıklarına takıldı bir süre..yine gözleri kamaştı…ama onları ilk defa görmüştü,kaçmasına gerek yoktu…kaçmadı da…onlarca yeni yüz gördü..onlarca yüzü hafızasına kazımaya çalıştı tekrar gördüğünde kaçmak için yanlarından…hatırlamalıydı ama hiç hatırlanmamalıydı…



Sonra birden kendini yine bildiği bir yerde buldu…buraya nasıl gelmişti…yürüyen kendisi değil miydi…ya da yürüyor muydu…aklı birden karıştı..ne yapacağını tasarlamaya çalışıyor,ona bakan birileri var mı diye etrafına daha dikkatli bakıyordu…telaşlandı..çabuk davranmalı  yoksa tanıdık birileriyle karşılaşabilirim diye düşündü…sonra nasıl hesabını verirdi onca insana…sormazlar mıydı nerede bizim ruhlarımız,ne yaptın onlara diye…koşar adım uzaklaştı oradan…evinin nerede kaldığını düşündü bir süre…sıkıntısı tüm vücuduna yayılmaya başladı…suratından terler boşanıyordu…kaçamak gözlerle etrafına bakıp zar zor bulabildiği  evinin yolunu tuttu…

Kapıyı kapattığında tekrar rahatladı…hemen hiçbir şey yapmadan ruh akvaryumunun başına geçti,ruhlarını doyurmak  için sol bileğini  kesti…kan aktı, çokça kan aktı…vakit kaybetmeden elini ruh akvaryumuna daldırdı…ruhlar sevindi…ruhlar üzüldü ya da ikisinin arasında bir yerde hiçbir şey hissettirmeden öylece akan kana baktılar…elini akvaryumundan çıkardı…tekrar yazmaya koyuldu…ya da yazabildiği kadar yazdı desek daha iyi anlaşılabilir…çünkü odanın içini sıcak kan kokusu kaplamıştı…odanın içini ancak kanla doyan yitik ruhlar kaplamıştı…yine de son bir gayretle masaya oturdu …bilgisayarın  donuk ekranına baktı bir süre…gözleri kararıyor,bütün vücudunu tatlı bir uyuşukluk kaplıyordu…bir yaz akşamı ilk aşık olduğunda duyduğu o his gibi bir şey…ya da çocukluğunda annesinden kaçıp ilk oyununu oynamak için evden kaçtığı o ilk özgürlük duygusu  gibi bir şey…oyun evet, bu da bir oyun değil miydi zaten…gözleri kapanmadan, elleri onu terk etmeden ya da daha acımasız olalım..ruhu onu terk etmeden sadece şunları yazabildi:

İlkin beni ıslak çimenlere yatırdılar...birazdan tümden ıslanacak ve üşüyeceğim…kim düşünür bedeni mi ..un ufak toprağın altında kalacağım  zamanlara çok mu var ki…yüzüstü,ellerim de iki yana açık…ayaklarım birleşik..ayak tırnaklarım kısa…gözlerim kapalı ama yine de karanlıkta küçük bir  noktaya sabitlemişim. .aşağıya …sürekli aşağıya  diyen bir iç sesim var....evet her şey tamam sanırım…tüm sahne hazır…hazırım ,hadi artık başlayın…öldüm mü ben şimdi ..ne hissediyorum…küçük küçük sesler..çocuk sesleri…kuş cıvıltıları..insan sesleri…uzaktan duyulan araba kornaları…yaşam kanıtı…yanılsama kanıtı…kulak çınlaması...kim anar ki beni..? kim sessizliğimi bozmak ister…tüm bunlar da neyin nesi demeyeceğim artık…na-tamam hayatıma verebileceğim en güzel son bu…en mutlu son bu…neyse haydi artık bitirin,

zaten kim anar ki beni !!












çok fazla



üst insan,
       hayvansı insan...

duyularını hatırla;
              onları kullan.
hayalini geliştir,
              üst yaşa.

tanrı sana çok fazla!..




izlek



gözlerimden anlam çıkartmaya çalışma; manasızdır bakışlarım.
izlediğim, doğanın diyalektiği. onu görmedikçe beni kavrayamayacaksın;
onunla aynı vücuttanım.



The Savages






KÖKLER VE BAĞLAR


 Köklerimiz ve bağlarımız arasında ince bir çizgi var ve o incelik ne yaşarken ne de ölürken peşinizi asla bırakmayacak. Düz çizgiler üzerinden hiç sapmadan yürüyüp bitirdiğiniz bir hayat yaşadıysanız,  bu fark er ya da geç kusursuz hayatınızı bir çıkmaza sokacaktır. Yönünü el yordamıyla çizen ve iki doğru arasındaki en kısa mesafeyi bitmez bir çile olarak görenleriniz de, bu gerçeğin farkına çoktan vardığı için kendini şanslı sayamayacak, çünkü bu mesele önce aklınızı kurcalar, sonra da kalbinizi incitir. (Evet, o incinmiş kalbin yüz yıl süren ağrısından bahsediyorum.)

Nicedir unuttuğum bu ayrımın, nicedir unuttuğum kalp ağrımla birlikte tekrar nüksetmesini sağlayan, bir film oldu: The Savages.  Çok tanıdık gelen bir hikâyeyi öyle bir kompozisyon ve karakter oturtma yeteneğiyle kotarmış ki sevgili yönetmen, izledikten günler sonra bile içinizin nasıl burkulduğunu unutamıyorsunuz. Çünkü yolları çoktan ayrılmış iki kardeşin ölmek üzere olan ve bakıma muhtaç babaları için tekrar bir araya gelmelerini, bir araya geldiklerinde de aslında ne kadar dağılmış olduklarını ve hayatın onları geri dönülmez bir şekilde parçalara ayırdığını görmeniz, aslında sizi kendi içler acısı hikâyenizle baş başa bırakıyor.

O hikâyeler her biriniz için belki yazıldı, belki yazılmak üzere, belki de şimdilik çok uzak. Ama nihayetinde o anlar gelecek. Kim olduğunuzu unuttuğunuz anlarınızda, bir vakitler bağlı olduklarınızı hatırlayacak ve onlarsız geçen zamanın, ilişkilerinizi artık iyileşmesi mümkün olmayan yaralara dönüştürdüğünü fark edeceksiniz.

Yaşarken bağlarınızdan kurtulmaya çalışmış olabilirsiniz, ya da o bağları diri tutmak için kimsenin kimseye göstermediği bir özveri ve çaba sarf etmişsinizdir. Bir başka ihtimal, zaten öyle kuvvetlidir ki onlar, ailenizle, dostunuzla, sevdiğinizle,  sevmediğinizle sizi hep bir arada, hep yakın, uzak da olsa yakın tutmayı becermiştir.

Ama en sonunda ipler gevşer, yakınlıklar sınıra, sınırlar sırra, sırlar azalan kelimelere, yokluğa ve uzaklığa dönüşür.  Sizi hayata tutunduran insanlarla aranıza örülen duvar zamandır ve bu duvarı yıkmaya gücü yeten bir Âdemoğlu henüz dünyaya gelmemiştir. O bağlar  başımızdan geçenler bizi akşam vakti boşalan bir sahil gibi hüzünlü kılmışken, keşke yanımda olsaydı diyeceğimiz kimsenin suretidir. Bir gün o insanların yanına tekrar dönsek bile, bu karşılaşma bize sadece geçen zamanın bize ne denli kötü davrandığını, nasıl eskidiğimizi anlatır ve artık bir başkası olduğumuz gerçeğiyle yüzleştirir. Bu sert duvara çarpmak, herkesin taşıyacağı bir yük değildir elbet.

Tıpkı filmdeki iki kardeşin karşılaşması gibi… Artık kendilerine bile akıl sır erdiremeyen, talihsiz hayatlarının patlayan freniyle karşımıza çıkan bu iki kardeş, filmde son bir çabayla hayata tutunma gayretine duydukları özlemi en yalın, en sert, en mizah dolu halleriyle anlatıyor bize. Öyle ki, artık akli ve fizksel melekelerini günden güne kaybeden babaları bile hayatın karşısında çok daha sağlam ve fütursuz durmakta. Filmin en can alıcı sahnesinde, kulakları ağır işiten baba, otomobilde kavgaya tutuşan oğlu ve kızının seslerini duymamak için işitme cihazının sesini kısar, yaşlı ve yorgun gözlerini akıp giden yola diker ve kavga sesleri geri plana kayarken sakin bir müzik duyulur. İşte o sahne, var olduğumuzu kanıtlamak için kendimizi paramparça ettiğimiz şu hayatın asıl müziğidir. Filmi izlerken ölümün ayak izlerini yaşlı Savages’in ayak parmaklarında görüyor, çocuklarının hiçbir yere varmayan trajik hayatları için çektikleri yürek ağrısına eşlik ediyor, kızı Wendy’nin babasının bakımevindeki odasını renklendirmek için kullandığı aksesuvarların yaydığı hüzünlü renklere kapılıyorsunuz ve günden güne eksilen yanlarınız için kalbinize uzun süredir unuttuğunuz bir ağrı saplanıyor.

Wendy, o küçük bakımevi odasını renklendirmeye çalışırken, aslında iletişimi kaybettiği ailesini, evli sevgilisinin ona sunduğu yavan ve şefkatsiz ilişkiyi, yalnızlığı, gerçekleştirmediği hayallerini, yaşama umudunu kaybetmiş ağabeyinin hüznünü, babasının gidişini kabullenmek istemediği son günlerini ve aslında en çok kendini renklendirmeye, yıkılmış hayatını yeniden ayağa kaldırmaya çalışıyor. Ağabeyi Jon ise tüm kayıtsızlığı, bitirmediği kitabı, hayatını birleştirmeyi göze alamadığı sevgilisi, hep yarım bıraktığı sevinci, ailesiyle bir yakınlık ve mutlu son yaşamaktan kaçınan hallerine rağmen, aslında onları hiç yalnız bırakmayarak bu kaderi değiştirmek için çabalıyor.

Karakterlerin bütün bu duyguları yansıtmasındaki başarısının aşikâr olduğu film bize, yaşam beceriksizi bir ailenin dramından öte, seçtiklerimiz ve seçeneksizliklerimiz arasında yiten hayatın bizi en çok yalnızlaştırdığı noktayı göstererek hafızamızda hep yer edecek filmler arasına girmeyi başarıyor.

Ve film bitse de içimde hâlâ bitmeyen şu kalp ağrısıyla kendi kendime soruyorum: Köklerimiz bize neyi hatırlatır? Dahası bunun için mi yanlış da olsa bir toprağa, bir kalbe, bir anıya kök salarız? Sırası geldiğinde yaşamın elimize tutuşturduğu kötücüllüğümüzü bir balta gibi üzerlerine savursak da kurtulamayışımız, dahası bunu yapmayalım diye bize engel olan o kudret, yaşarken nereye uçar? Köklerimiz doğuştandır ve reddedebiliriz, peki ya bağlarımız? Aklımızı, kalbimizi, biz olanı bahşettiğimiz o bağlar, bize kalan en acımasız mirastır ve ondan kurtulmak bir ömür boyu sürecek bir savaş demektir.

Filmdeki Jon ve Wendy gibi omuzlarımızı ezen hayatın kaldıramadığımız yüküyle yoldayız; bağlarımız bize hem çok yakın, hem çok uzak. Yine de avuçlarımız bu film gibi, hâlâ sıcak.




birkaç büyük adam (#kendileriyle iddialaşanlar ; "ecce homo")


yarattıkları ışığı görmek için bekledikleri,
yalnızca güneşin aydınlatacağı,
                            "şimdi"...

sadece birinin
         beklemeden gittiği;

"gerek beygire sarıldı
gerek ağladı ve de bağırdı.
sekiz sene hasta yattı,
yüzyıl sonraya umut etti ve gitti."

bekledikleri, kendileriydi
ve gebeliğe girdi şimdi,
aydınlatacak olan güneşi;

"hiç beklenmemişti".