o timsahlar ölü salak kadın ...

on Comments: (1)

neden olmasın ....sen söylersen farklı olur ..sen söylersen güzel olur...sen çiçekleri kulak arkası yapmışsın bak bunu da biliyorum ...sen söylersen daha bir can kulağıyla dinler herkes ...herkes anlattı ama kimse senin gibi değil yahu ...hem de gerçekten...ama sen söylersen güzel olur...böyle heyecanla dizlerimin üstüne çökmüşüm yeni masal anlatıcısını bekliyor gibiyim..o gelecek büyük taşa sırtını yaslayıp heybesinden bana masal okuyacak ...sonra o suyundan içirecek ..hani su bellediklerimizden ötede duran o suyu..sonra ben nehre gireceğim ..bir suda iki kere yıkanacağım hem de..ganj ..missisipi...nil ölecek bana …neden olmasın sen söylersen gerçekten farklı olur…öyle gelişigüzel bir şey de değil bu..hani şimdi tüm timsah derisi çantalardan timsahlar ayaklansa..yeter diye bağırsalar…”artık yeter”…o zaman anlayabilecekler mi anlamaları gerekenlerin sessizliklerini…yok yok sakın kanma şimdi..o timsahlar ölü salak kadın…o timsahlar senin çantanı süslemek için varlar..kadın kısmı anlamaz deme basbaya anlamışsın işte…ama sen söyle yine de sen söylersen farklı olur güzel olur hiç bilmez miyim…akvaryum hazır hadi..astral seyahatlere ne kaldı ki şunun surasında…hem bak pencere kenarı aldım sana tam da istediğin gibi ..minder falan da verirler…oh mis…ama muavinin uzattığı kolonyayı almamazlık etme yoksa yolcuğun kabul olmaz lanetlenirsin…ne dedin duyamadım ..ah canım kolonya kalmadı mı artık…şişelerde kolonya yerine kolonyalı mendil mi veriyorlar ..hadi ya o zaman onların yolculuğu kabul olmaz..hem bak bu yol değil..bu gidiş hiç yola benzemiyor..ne gereği var şimdi bunun…hem nereden çıktı şimdi kolonyalı mendil…ben sana sadece o bilindik kolonyadan bahsettim ..hani şişeden olan PE RE JA..babam alırdı bunlardan..hem yaz günleri dolaba koyup bekletirdi..soğuk soğuk olsun diye..yüzünü sardıkça kolonyanın serin havası ,havası değişirdi kendini bulurdu…kendine gelir gibi olurdu…yumurtaların yanında bir şişe kolonya..domateslerin yanında bir şişe kolonya..ah anons geldi… dediğim gibi sen söyle sen söylersen gerçekten farklı olur..hadi gitme zamanı dediklerimi harfiyen yap..a sana köle b sana kurban…c zaten hiç yok…kıvrılmış halini görmüyor musun… hadi artık siktir git..!



Murat Uyanık

Tanrı demiş çok hatırlama sen ,bana mı özendin çocuk !

on Comments: (0)

tanrı çok hatırlama sen dedi ...çünkü inciniyorsun çabuk..hissiyatsız gibi oluşun kendi içindeki o güçten geliyor ama bu değil...
hatırlamadığım için tanrıya bile kızabilirdim şimdi kızmadım..kızamazdım da …çünkü bilirdim o da insanlar gibi ayak ucumdaydı…ah bir kral aristokrasisi gibi değil…vakur bir duruştan ileri gelen bir şey değil ..ama bilirdi işte tanrı…nerede olacağını bilen bir tanrı…ama demiş bana tanrı çok hatırlama sen… ama bildik ve de bilindik bir tümce gibi o soysuzluğuna üzüldük…bildik iyi bir tanrı..ve de bildik kötü bir tanrı… ama onun da iyi taraflarını vardı bilirdik o yüzden karşılıklı suskunluk halimizle bugünlere kaldık iyi ve de kötü...çünkü bazen kötü ben oluyordum bazen de o...iyi ve kötü işte..kötü bir çocuk iyi bir tanrı...unuttuklarıyla ve bana düşledikleriyle..…beni düşleyişiyle… elimi siyaha boyayıp boyayıp çıkarmasıyla...yoksa tanrı usta işi bir heykel gibi...ama var ya harbi kaskatı bir heykel…

tanrı dedi ki çukuru kaz

çukuru kaz onların kabuklarını nasıl bırakmış olduklarını gör...çukuru kaz ve de içeri gir...onların içinden geç...ve de kendine yeni yeni kendine benzeyen türdeş yalnızlıklar edin...çukuru kaz "sana çarpılıp sana bölünen" binlerce neslin kalıntıları arasında dolaş ve de kendini sil baştan bu olmamışlığa soyundur...ışığı aç ama karanlıkla örtülü bekleyiş koridorunun sonundaki pencereye bakma....perdesi çekik olan..ve de o perdenin önünde duran ihtiyar ve de gözleri çekik adama sakın bakma...bir tiyatro sahnesinde suflör o ...çünkü herkesin ne söyleyeceğine o karar verir...o söyler insanlar tekrarlar..o söyler insanlar söylüyormuş gibi yapar...ama insanlar onu alkışlamaz..çünkü işi sadece perdenin arkasındadır...çukuru kaz sana çarpılıp sana bölünen bir çiçek tozu kıvamında yaşamı verecekler sana...kokularına sinecekler o çiçek tozlarının...ayçiçeklerini hazırla neredeyse güneş doğacak...ayçiçeklerini hazırla o çukurda...güneş doğacak !...anlatıyorum bol bol...kepçeyle sunuyorum insanlara...ama ellerinde kaşık var ...fazlasını alamıyorlar...ama ben demiştim onlara ,ben sözcü değilim ne de bir peygamber...herkes sadece kendini yaratır demiştim...hiçbir kimse hiç kimse için değildi...hep bildik...dün gece baya kustum ve de yazdım böylece....sanırım litrelerce kan dolmuş olmalı...ve de heybe çok dolmuştu ve bir şekilde onu toprağa boşaltmam gerekliydi …bende benden isteneni yaptım...şimdi huzursuz ve de tekinsizim...ruhum bir asma yaprağı sanki birazdan siyah üzümler çıkacak...zehirli yiyen ölür..."elimize değen ölür"...içimde tekinsiz bir aitsizlik hali gibi bu ..hazin sonlar için yazılmış hazin senaryolar gibi..."elimize değen ölür"


Murat Uyanık

SON

on Comments: (1)

Hayatta mutlu son yoktur

Hayatta mutlu son yoktur

Çünkü
sonda ölüm vardır

Ölümün oldugu yerde , Mutluluk var mıdır?

Ölümün oldugu yerde mutluluk var mıdır , bilinmez
Fakat bilinmezlikte mutluluk yoktur (99)


bülent kal

ANI YAKALAMAK

on Comments: (0)

aşk

anda
gizli

anlık
bakışmalarda

kalbin
hız hız
atışlarında

heyecanı


tüm
vucudu
saran
sıcaklığında


mutluluğu
gizli


aşk anda gizli
aşk
anda (00)

BELİRSİZLİK

on Comments: (0)

sevdin mi
kahrolacaksın
karıştıracaksın günü , geceyi

gözlerin ,
gözlerin isyan edecek , yaşlarla kızararak

başın dönecek

isyan ,
isyan edip edip , tekrar seveceksin
ve sevdin mi , kahrolacaksın
gözlerin daha çok nemlenecek
bağrını acı kaplayacak
sızlatacak yüreğini bu sevda

bu dert
gözlerinin ışığını söndürecek

bu sevginin belirsizliği
an an , öldürecek seni

hepsi sevdin mi olacak (00)


bülent kal

yolu bulana kadar neon ışığına bakacak

on Comments: (1)

ulusun giriişinde göğe bakıyorum gözmü aşağıya indireceğim ama bir an önce o kısa aman aralığı içinde gözümü aşağıya indirdiğimde ne yapacağımı bilmem karar vermem gerekiyorr
bugünlerde gözümü ne yapacağımı bilmiyorum bir nesne üstüne bakı8yor ordan çektiğimde ne ben biliyorum ne o biliyor ne yapacağını sonra bir yoolkunu bulana kadar tekrar aynı nesneye dönüyor çevriliyorr
veya göğe çevriliyopr
çünkü orda daha çok zamanım oluotyr karar vermek için

dur bakalım gözümü ne yağpacağoım bulacakmıyım güneşe bakim
o ayı ve bütün göğü ne yapıyorsa anının istediği gibi bende öyle yapim

lakin dikkast edip sonu ulusun bir cadesinde kaldırım taşlarına yatmış o dilenci gibi buradan başka bir ders çıkarmaya çalışmalıyım
yatmış ve yanlış bir ders çıkardığınıı hiç anlamayacağı bir son vr üstünde
nasıl belirlemiş bu şekilde gaddarca
nasıl bu kadar aptal sefil günahkar olabşlir

geçmişi bulana kadar neon ışığına bakacak


Evrensuhte

Kül

on Comments: (0)

neden anlatmam öyle güçleşiyor bu rüyaları izninle bir morluk çoğu
yakışık tekin
üstünde durmayaa değecek bir soru ydu öyle boş müzik ole
sahipli denizler arkasında cansız insicamsız hatırı ile
şenlenmiş gülmesi herşeyee başıboş ayık hemen sonra sarhoş biraz öncesi aydın iki ucunda simetri berbat kötücül risk taşkınlık
bozuksa başı nda bozuk yanan ışıkta kazınmış saçları bir jiletle hata kül
matem eskidi öyle şölen havası balonlar tek anı büyük solşgunluk hap bıçak sustalı
şölen yakıoyr anılarınıda senin değilmi
bir yükseklik konuoyrr üstüne en yükseğe koyuyor ellerin çok uzundur belki uzun mu bilmiyorum
soğuk davranmanı anladım içinden dışınaa hangi devinimle e bir kalp oluoyr orda
sakındığını görüyorum sonra sakınmadığını hiç iki ucunda simetri
nasıl anlatamam güçlük çıkarma nasıl burada yıpranmıştır koltuğun önü halıda cansızlık küle özverili nasıl burada yıpranmıştır


Evrensuhte

Beyazlara bürünmüş bir gerçeklik…

on Comments: (0)

Karanlıkla örülü bir yerde sadece dikiliyorum…az önce uzunca yürüdüm o yerde…uzunca sürdü…volta gibi bir o tarafa bir bu tarafa yürüdüm..ama şimdi öylece kıpırtısız dikiliyorum…ama karanlık çokça sinmiş…gece üstüme üstüme gelince ilk ürktüm yemin ederim..baya ürkünç görünüyordu..hem gölgemi de göremiyordum ki neden korkmayayım..o yerin az ilerisinde bir sokak lambası gördüm..koşarak yanında durdum gölgemi görmek için…çünkü gölgemin varlığını duyumsamak yaşadığımı duyumsamakla eşdeğer gibiydi bana…gölgemi görmek iyi gelirdi…kendine yeten bir gölge…sahibinden ayrıksı duran ve de her gece bir yıldız gibi parlayan o gölge..sevindim..mutluluk verdi bu kısa sekans…iç huzuru hissettim..ne kadar benden ayrıksı dursa da gölgemin burada oluşuna sevindim yoksa katlanamayabilirdim bu karanlığa…dikilmem uzun sürmedi yine şartlanmış bir deney faresi gibi yürüdüm bir o yana bir bu yana..amaçsızcaydı belki de …hani şimdi biri görse bu adam ne yapıyor der…o kadar ayrıksı..ve o kadar kendiliğinden…ama umursamadım..umursamamalıydım…sınırları önceden çizilmiş o yolda ya da adına ne deniyorsa ona öylece arşınladım…ne kadar zamandır buradayım ve ne kadar zamandır bu ritüeli gerçekleştiriyorum bilemedim..gölgem gibi zihnimde benden ayrıksıydı galiba..zihnimi aradım..zihnimi de tıpkı o gölgemi gördüğüm gibi görebileceğim bir sokak lambası aradım…zihnimi görebilir miydim…hani küçük bir ışık olsa da görsem…ama insanlar bana onu elle tutulur gözle görülür bir şey olmadığını onu sadece hissedebileceğimizi söyledi..sanırım ben buna üzüldüm..çünkü çokça zamandır hissiyatsızdım …çokça zamandır şartlı refleksler halinde yaşıyor ya da yaşadığımı zannediyordum…bu hoşuma gitmedi..en azından neden burada olduğumu ve neden bu saçma şeyi sürdürdüğümü bilmek istedim…çokça çırpındım…yine dikilip uzun uzun düşündüm…ama bulamadım nedenlerini..sanki tüm nedenler benden gizli bir yere gitmiş ve de kıs kıs arkamdan gülüyorlardı şimdi…üzüntüm yerini kızgınlığa bıraktı…kızgın bir ok gibiydim..hani şimdi bir yayım olsa kendimi en olmadık yere savurabilirmişim gibi…kızgın bir ok …kendinden savrulan ve de amaçsızca bir yere düşen ve de düştüğü o yerde ikircikli bir hayatı başlatacak olan bir ok…ayaklarım acıyordu demek ki çoktandır buradaydım ve de çoktandır yürüyordum…çokça sürmüş olmalı evet…bunu bildim …bildiklerime eklediğim küçük bir bilgi daha…biraz daha ağırlaşan bir ben..bir şeyi daha bilmenin insanda yarattığı o ağırlık…bir şeyi daha bilmenin verdiği o kekremsi tat…artık durmalıydım ne düşünmeli ne de yürümeliydim…sokak lambasının altına oturdum..gölgemde yanıma oturdu…birlikte güzel güzel sustuk ..birlikte tüm amaçsızlığımıza sustuk..birlikte ikimize sustuk…ama biliyordum o vardı..yanımdaydı …

sonra ne kadar zaman geçti bilmiyorum…biri göründü tepemde..yüzü zayıfça ,gözleri o yüz için fazlasıyla büyük biri..yanıma oturdu…hey kalk oradan gölgemi eziyorsun diyecektim ki birden durdum…birden fazlaca “normal” bir adam gibi görünmek istedim…birden herkes gibi düşünen biri…yine iç huzur hissiyatı..bilindik bir yerde olmanın ve de bilindik bir şeyi düşünmenin verdiği iç huzur gibi…adam da sessizdi …gölgeme benziyordu sessizliği..sevebileceğimi düşündüm bunu da…sevdiklerime ekleyeceğim bir beden daha…insana yeni bir ağırlık duygusu vermekten başka bir şeye yaramayan o sevme güdüsü..insana ağırlıktan başka bir şeye kazandırmayan bir insanın varlığı…ama yine de sevebileceğimi düşündüm…huzurluydum şimdi…ne gerek vardı ki bunu bozmaya…hem o gölgeme benzemiyor muydu…ne gerek vardı şimdi hissiyatsızlığa…ellerini açtı ve elleriyle bir takım anlamadığım şekiller yapmaya başladı…birden şaşırdım …anlayamıyordum …sanırım o bunu anlamadı…onu anladığımı düşünmüş olacak ki bir süre sürdürdü…ama ben kayıtsızca suratına bakmaya devam ettiğimden birden durdu…ellerini kavuşturdu birbirine…elleri buna üzüldü..elleri sahibine üzüldü..elleri yine anlatamadığına ve yine anlaşılmadığına üzüldü…ben de ona üzüldüm…çokça derinlerde bir hisle sarmalandım…çokça derinlerde usulcana yatan bir hayvanı uykusunun en güzel yerinde uyandırmak gibi…kızgın bir hayvan uyandı içimde ve önüne ne gelirse öldürmeye başladı…kim çıksa karşısına aman vermiyor herkesi tek tek öldürüyordu…birden buna dönüştü hislerim..çünkü acı ve de hüzün olsa olsa buna dönüşürdü..acı ve de hüzün olsa olsa yok etmeye dönüşürdü..birden yine o iç huzurumu kaybettim..birden yine kendimi kaybettim…ne yapacağımı bilememenin verdiği kaotik sanrılar…kalktım yerimden adamsa ne yapacağıma bakıyordu şaşkın şaşkın …o koca gözlerini irice açmış hüznüme bakıyordu…karanlığa doğru yürüdüm yine…yine o ritüeli sürdürmek için değil …bir şeyler bulurum ümidiyle yürüdüm..ara sıra arkamı dönüp o adamın gelip gelmediğine bakıyordum…ama gelen yoktu…buna sevindim mi üzüldüm mü bilemedim…bir taraftan yürüyor bir taraftan da dikkatli dikkatli çevreme bakınıyordum bir şeyler bulurum ümidiyle…belki de yüzlerce kere geçtiğim o yolu yine yürüyor gözümden kaçan bir şey olabilir ümidiyle bakınıyordum…ama hiçbir şey bulamadım…hiçbir şey yoktu…birden hiçlik düştü aklıma …hiçlik bu muydu yoksa..hani insanların dediği ve de onu türlü türlü şekillerde anlattıkları ve de benim onu türlü türlü şekillerde tanıdığım hiçlik bu muydu…eğer hiçlik buysa neden ben vardım..neden o konuşamayan adam vardı yanı başımda ve neden o sokak lambası…karanlığın bir yerinde durdum…yine kıpırtısızca dikilip tüm bu sorulara “mantıklı” bir açıklama getirmeye çalıştım…tabi ya tabi muhakkak vardır bir açıklaması dedim…ve onu bulana kadar da yılmayacağım dedim…bir yerlerden bir şeyler çıkacak ve ben “gerçeği” bulacağım dedim..ya da bir yerlerden insanlar çıkar bana söyler burada neler olduğunu dedim…ilk önce inandım buna…tüm benliğimle..tüm bedenimle ..tüm fizyolojimle inandım…inanmam gerekiyordu çünkü…çünkü aklım tutunacak bir yer arıyordu...sığınıp kalacak kuytu bir yer…inanmak yerini avuntuya bıraktı…avunduğumu düşündüm…aklın bedene oynadığı küçük oyunlar dedim ….aklın bedene yaptığı küçük akıl oyunlarıydı bunlar …hiç bunlar “gerçek” olur mu dedim…yorulduğumu hissettim..çünkü yine ayaklarım acıyordu…geri dönüp o adamın yanına oturmak istedim…belki de ondadır tüm bu karmaşanın cevabı dedim…sokak lambasını uzaktan seçer gibi oldum..sevindim…insanın bildiği bir yerde olmasının verdiği iç huzur..tanıdık bir yer tanıdık bir yüzü görmenin verdiği o iç huzur gibi…acıyan ayaklarıma inat adımlarımı hızlandırdım…ama bir terslik vardı..ne kadar yürüsem yürüyeyim sokak lambası hep aynı yerinde duruyor gibiydi…yok dedim kendime çokça yürümüş olmalıyım dedim…aksi bir şeyi kabul etmek istemiyordum…aksinin gerçekliğine dayanamazdım…yüreğim el vermez kendimi bırakırım bu karanlığın içinde dedim…yürüdüm..yürüdüm ama sahne değişmiyordu…umutsuzluğum had safhadaydı..sanırım yitiyordum…yitiriliyordum…birden yere düştüm..ayaklarım daha fazla çekemedi hüznümü…gözlerimin kapandığını hissettim ama karşı koymadım…karanlık küçüldü küçüldü ve tek bir nokta olarak kaldı gözlerimin içinde…

Gözlerimi açtım birden…birden bir güç gözlerini aç dedi…birden canlandı ruhum o mutsuzluktan…mutsuzluk beni tekrar doğurdu…birden bir küçük ışık belirdi..sarı yuvarlak bir ışık…sevindim ….ama belirsizlikti bu da..çünkü o ışık neydi bilmiyordum…belirsizliği her “normal” insan gibi sevmiyordum ben de…o yüzden sadece kıpırtısızca baktım…konuşamayan adam neredeydi...sokak lambası neredeydi…ve her şeyden öte gölgem neredeydi…tüm yitirdiklerimi düşündüm…yine derin bir umutsuzluk hissi…sarı yuvarlak ışık yaklaşıyordu..birden her şeyi bırakıp ışığa yöneldim….tek merakım o olmuştu..sanırım unutuyordum …boşlukta dolanan bir nokta gibiydim..sadece ışığını bekleyen bir nokta…aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum birden o ışığın koca bir ışık oluverip karşımda bitiverdiğini gördüm…ışığın arkasında iki adam durmuş bana bakıyordu …korkmadım bunları da o konuşamayan adamlara benzettim çünkü…ama bunlar ondan daha farklılardı..daha güçlü görünüyorlardı ve de daha kararlı..sanki ne yapacaklarını önceden biliyorlarmış gibilerdi…ben sadece bakıyor ilk tepkinin onlardan gelmesini bekliyordum..çünkü güçsüzdüm ve de güçsüz oluşumu çoktan belli etmiştim…gardımı alamamıştım …o yüzden sadece bekledim…sonra biri cebinden bir şey çıkardı..üstüme doğru emin adımlarla yürümeye başladı…doğrulup kaçmak istedim..ama beni bir hamlede yakalayarak elindekini koluma batırdı…ellerinden kurtulup tüm gücümle koşmaya başladım…ama çok gitmeden yere düştüm..gözlerim yine kapandı…yine karanlık, bir nokta gibi sadece gözlerimde kaldı…

Yine uyandım..ama yine ne kadar zaman geçti bilmiyorum…sanırım şimdi her şeyi anladım..sanırım “gerçek” dünyaya döndüm…bir hastanenin en kuytu odaların birinde yatıyorum şimdi..ama nedense burada daha önce bulunmuşum hissiyleyim..küçük bir deja-vu hissi…yoksa hep burada mıydım..yoksa burası mıydı tüm ben bildiğim..bilemedim…eğer burası gerçekse tüm o karanlık neydi…o konuşamayan adam neydi…o sokak lambası neydi..düşünmek istemedim…yorulmak istemedim..zihnim bomboş olsun istedim…beyazların içindeydim ve de bu beyazlıkla yaşayabilirim diye düşündüm…kendime yeni yeni gerçekler aradım…beni avutacak küçük zararsız gerçekler…ve zihnimin bana sunduğu ilk gerçeğe tüm gücümle tutundum…

Bir hemşire içeri girdi ve bana iki tane hap verip içmemi söyledi…itaatkar bir köpek gibi uysaldım..denileni yaptım…fazla sürmeden vücudumda yine bir uyuşukluk hissettim…ama diğerlerine benzemiyordu..daha güzel bir uyuşukluk…beyazların içinde kayboldum..ayaklarım kayboldu…ellerim kayboldu…gözlerim kayboldu…işte benim gerçekliğim buydu…beyazlara bürünmüş bir gerçeklik…


Murat Uyanık

Dostluk, Kendi Kendine Konuşmaktır(!)

on Comments: (0)

Öğleden sonralarının sıkıntılı, o insana keder yükleyen halinden bir türlü kurtulamıyordum. Üstelik bugüne has bir şey de değildi bu. Yine de o asırlık çınarlarla gölgelenmiş kimsesiz parkın, kimsesiz bir yerine bırakabildim kendimi. Lacivert klasörümü dizlerimin üstüne koyarak kimsesizliğimle, kimsesizliğimizle İlgili bir şeyler yazmak istedim.
Kimsesizlik kime yazılabilirdi, bilmiyordum ama...
Temennilerle geçirilmiş bir hayatımız yoktu. Bilakis her anında bir ifadeyi vurgulayan eylemliliklerimizle doluydu. Her şeyi başarmak değildi gayemiz. Bir şeyi, evet sadece bir şeyi başarabilmek içindi tüm vakitlerimiz.
Önce bizler, yani kimsesizler,
Sonra diğer bizler, yani bizi kimsesizliğe mahkum edenler,
En sonra da ne bizlerden, ne diğer bizlerden olup üzerimizde sahiplik iddia edenler...
Çok uzun ve sanki hiç bitmeyesi bir ömür gibiydi; size sarılmanın, gözlerinizin içine bakmanın, dertlerinizi dinlemiş olmanın ve en azından sırtımı dönebilecek kadar güvenilir birileri olduğunuz gerçeğini büyütüp büyütüp layık olduğu yere koyabildiğim zaman...
Hiç de alışılmadık bir nefes alıp vermeydi bizimkisi.
Aslına dönmek isteyenlerin en onurlu, erdemli ve gerçekten olmaya doğru yürüdüklerini -yürüyeceklerini- bildiğimizde başlamıştı her şey. İçinde yaşadığımız şehirler, tüketmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz hayat ve içimizde başkalarına ait ecnebi korkular ile bunca zaman elde etme uğraşımız sonucu kazandıklarımızı kaybetme endişemizden arta kalan hisler Öylesine hırpalıyordu ki bizleri, öylesine darbelerle çaresizliği yaşıyorduk ki, kabuslarımız gündüzlere inerek günlerimizi karartıyordu. Üstelik bürokrasi neden yola gelmiyor diye kahrolduğumuz da yoktu.
İşte bunlar neydi biliyor musunuz?
Bunlar, eşsiz bir dengenin kurulması için harcanan zamanların başlangıcı olan altın zamanlardı.
Dostu, dostluğu abarttıkça abarttığımız zamanlardı.
Bunlar neydi biliyor musunuz?
Bunlar uyumayan, uyumaya da hiç niyeti olmayan zamanlardı. Gönlünün sultanını gece yarılarında pencere önlerinde beklemeye yatırılmış ribasız zamanlardı.
Ve aynı zamanda güç zamanlardı bunlar, güç zamanlar. Gücümüzün arttığı güç zamanlar.
Avucumda adreslerinizin yazılı olduğu kağıdı sımsıkı tutmaktan avucum terliyor. Sanki o küçük kağıdı kaybedersem sizi ve sizinle birlikte kendimi de kaybedeceğim. Unutmamak için adınızı tekrarlıyor dilim.
Bakara, Kasas, Ankebut, İhlas, Fatır... Heceler birbirine karışıyor. Ceketimin rengini yeniden fark ediyorum.
Hem kahrolsunlu cümlelerimizi dikmişiz ayağa, hem de emretmişiz bedenimizin her bir hücresine "şahitlik edeceksiniz" diye.
Canım sıkılıyor. Düşünüyorum da onun hiçbir zaman aklı selim ile hareket eden, şu¬urlu ve oturaklı birisi olamadığına ilişkin yargılara varıyorum.
Aklım almıyor. Öfkeleniyorum. Gecenin bir vakti dışarı çıkıyorum. Zifiri karanlık. Elli metre ötede bir büfe var. Bir kibrit istiyorum içerdekinden. Öfkem sürüyor. İyi geceler bile demiyorum. Arkamı dönüp gidiyorum. Asfalt hafif ıslak. Gecekondular teslim olmuşlar karanlığa. Duvarlarda kız isimleri, futbol takımları... Doğru dürüst bir pankart bile yok. Öfkemi dindiremiyorum.
İşte böyle. Dünya öylesine kepaze bir yer ki, ne suların tadı var ne de hiç kıskançlık yapmayan güneşin. Bir sahicilik oyunudur gidiyor. Sahtekarlarsa amir kesilmişler başımıza. Sürekli saklıyoruz aslında asalet nöbetlerinin neferi olan yüreğimizi ve kirler oluşuyor özenle baktığımız ellerimizde. Öyleyse neden kepaze olmasın ki bu dünya?
Neden çekilmeyesi olmasın ki?
Yeni yeni taktikler icad ediliyor. Planlar uygulamaya konuluyor. Firavun'a kul oluyor Musa adayları. İktidar aranıyor bunca zulmetin, bunca eziyetin ve gözyaşının dönüp durduğu topraklarda fakat bulunamıyor. İllaki bir arada tutunma inadında aslında köprüden atılanın vereceği görüntüyü yakalama ve ona "deli" deme uğrunda güya savaşılıyor görünülüyor. Kitap okunup kitapsızlarla aynı gemide bulunabilmek için alın terleri heder ediliyor bilet kuyruklarında, Çırağan Palaslarda, rey sandıklarında, öyleyse neden kepaze olmasın ki bu dünya? Neden çekilmeyesi olmasın ki?
Pekala siz, bunca iyicilik ve merhametçilik oynarken ve sizin gibi biri bir daha gelmez diye temiz kalpçilik ve sahte mazeretçilik ilmihallerinde satır satır gezerken ve yine siz her-şeyden biraz alıp hiçbir şey olamamanın hiçbir şeyliğinde boğulup gitmişken sormadan edemeyeceğim:
Yalnızlık korkunuz mu sizi bir yerlere bağlayan?
Bir mecburiyet hissine dayanan triplerin oluşturduğu davranış bütünleri mi yaptıkları-nız?
Yoksa size biçilmiş rolleri mi oynuyorsunuz?
Zaman zaman da olsa bizi hiç tanıyamadığınızı ve tanıyabilmek için çabalamanız gerektiğini düşünmüyor musunuz?
Hiç sizden fazla birileri olabileceğini, onların boyunu, kilosunu, tenlerinin rengini ve ayrıca yılların telâfisi mümkün olmayan ihanetlerinin yorgunluğunun izleri olabileceğini aklınıza getirmiyor musunuz?
Sevgi de, saygı da lekeli ve bu dünyanın kirli, kural olmuş tuzaklarından uzak ve ayrı olamazlar değil mi? Dostluk tamamen bir plân ve taktikler bütünüdür öyle mi?
Çoğu kez kaybetme korkusunun verdiği ucuz endişeler batırıyor dürüstlük salını, bu samimiyetsizlikler okyanusunda. Boşluğa düşmemek için insanlar delicesine sevdiklerini söyledikleri zamanlar dahi bir yanlarını korumaya alıyorlar. Çok fedakar olduklarının süslü balonları ile süslenmiş hayat kokteyllerinde kadeh kaldırırlarken, adanmışlıkların katledilişlerini kutluyor olabiliyorlar. Ağaç lafta, yaprak lafta, çekirdek lafta bile değil, Kudüs hafızadan silinmiş, Yemeğin tuzu kadar dahi önemi yoktur başörtüsünün. Arslandan kaçan yaban eşeklerinin ahırlarında yaşamak bir onurluluk-tur.
Söylesenize sizin de kelimeleriniz böyle dizilebilirler mi? Harflerinizi hiç böyle bizim gibi sıraya koyabilir misiniz?
Biz ki bu dünyanın çıkarcı mantığına bin-bir güçlükle direnen çocuksuluğumuzla ve size olan hislerimizi en önce kendi kendimize ispatlamak için önce kimselerle paylaşmadığımız kelimelerimizi, sonra da kimsenin cesaret edemeyeceği özgürlüklerimizin tamamını size vermek, sizinle paylaşmak noktasında ne kadar samimi ve içten durduğumuzun salih amellerini çağırdık.
Hatta sizin için çeşit çeşit ölümlerin satıldığı markete girdiğimizde dahi nefsimizi düşünmüş olmak gayretkeşliğinden sıyırdık kendimizi. Orada bile bize yabancı durmak namussuzluğunu koydular önünüze, siz de sevgi beslediniz buna. Teninizin diriliğini yitirdiniz. Sanki çok bilimsel birileriymişsiniz gibi, dostluğun gerçekten coğrafi ve bilimsel tanımları varmış gibi davrandınız. Oysa töreydi tüm yaptığınız ve taptığınız. Yetmiş yıllık kirleri süsleyip hakikat, tevhidi gerçeklen de kirletip masal yaptınız?"
Ezan okunmaya başlayınca ikindi olduğunu anladım. Dizlerim uyuşmuştu. Etraf çoluk çocuk dolmuştu. Önümüz yaz olmasına rağmen ince bir serinliğin kemiklerimi üşüttüğünü anladım. Klasörü kapattım. Kıbleye döndüm. Namazı bitirdiğimde iyice terlediğimi hissettim. Her zaman böyle olmazdı fakat ne olduğunu da anlayamamıştım açıkçası. Çocukların, önünde oynadıkları çeşmeye giderek elimi yüzümü yıkadım. Su soğuktu. Tekrar yerime döndüm. Şöyle geriye doğru yaslandım. Güneş ağaçların arasından gözüme değip değip kaçıyordu.
İnsan olan, çektiği tüm acılar, gözyaşları ve kederler yaşadığı bütün korkularla, o geçmişte kaldığını bildiği, fakat kesinlikle eskimeyecek pırıl pırıl samimiyeti ve masumluğu ile bir gün mutlaka kavuşacağını umduğu o ilk özlemleri ile sevmeli. İlk olanı sevmeyen sonu sevebilir mi?
Katlanarak, tahammül ederek, ayıpları örterek, arkadan konuşmayarak ve bunları yaparken eksildiğini -aslında enayi olduğunu- söyleseler de arttıkça artarak sevmeli insan.
Uyanmak yetmiyor ki; uyanıp yatağı terk edebilmektir aslolan.
Erken aşk ölümlerinin yüreğine bıraktığı çaresiz yaralar da olsa adalet ve doğruluk bakımından tastamam olanı sevmeli. Hesapsız sevmeli, tuzaksız sevmeli.
Fakat ne kadar uğraşsak boş değil mi? Hesapsız ve çıkarsız olmayı başaramayız değil mi?
İlla ki varmayı umduğumuz bir makam ve mevkimiz olduğunu zannediyorsunuz değil mi? Sizi tanıyabilmiş miyiz? Biz var olduğumuz müddetçe siz olacaksınız. O kadar da aptal değilmişiz değil mi?
Hem siz de bilirsiniz ya (!) Dostluk, kendi kendine konuşmaktır değil mi?

Parıltı…

on Comments: (2)

Sabah yine çalar saatimin gümbürtüsüyle uyandım…hızlıca kalktım…canavarı susturdum…banyoya girdim…koca gece biriken idrarımı aynı ritmik hareketle klozete boşalttım..sanırım bütün klozetler sahibine kızgın..bütün klozetler bir gün ayaklansa, kesinlikle ilk sahiplerini öldürmek ister…gümbürdeyen çalar saatime baktım..sessizleşmişti artık…o yaratık gitmiş yerini uysal bir çocuk almıştı..sadece tik takları kalmıştı..tik tak ..tik tak…koca bir gün beni bekliyordu yine bütün ağırlığıyla…koca bir gün tüm gücüyle karşımda belirmiş beni bekliyordu…biliyordum bu bir oyundu..biliyordum bu sadece çocukları avutmak için yapılmış koca bir yapbozdu..ama onlar yapıyordu biz bozamıyorduk..onlar yapıyordu biz sadece bakakalıyorduk….tüm bu düşünceler eşliğinde kendimi dışarı attım…dışarıda sabahın o büyük karmaşası ve de o karmaşanın kendi iç düzeni vardı yine…o da tik tak gibiydi..tik tak..işleyen bir saat gibiydi her şey..işleyen ve de hiçbir gücün karşı koyamadığı büyük bir saat…tik tak….hastanemin kapısından girdim…tüm tanıdıklarıma günaydın dedim aynı sığ yalıtılmışlıkla…gün aydın…gününüz aydın olsun dileklerimle dedim ..ama içimden ne kadar sövdüğümü bilmediler tabi..içimden hepsini nasıl da öldürmek istediğimi bilmediler…evet işim bu hastanede …burada işim “delilerden” sorumlu olmak…sorumlu biri..sorumlu biri gibi davranmak…gün boyu “hastalarla” ilgilenmek…sıçan varsa altını temizlemek..yataklarını düzeltmek …kusan varsa kusmuklarını temizlemek..halk arasında “deliler hastanesi” diye tabir edilen bir yer işte burası..”deli” diye fişlediklerini buraya tıkıp “akıllı” doktorların sayesinde hayata dönecekleri yer… yüzlerce delinin olduğu bir hapishane !

Öğle arası gelmişti..kendimi bütün gücümle bahçeye attım…sanki bir şeyden kaçarcasına..ve ilk boş gördüğüm banka oturdum…sonra ne kadar zaman geçti bilmiyorum o geldi yanıma oturdu…ilk bir şey demedi..çokça sustu…bende ses etmedim…sonra bana baktığını hissettim..gözlerini benden ayırmadan tüm gücüyle bakıyordu…rahatsız oldum….kalkmaya yeltendim ama kolumdan tuttu beni…şaşırdım açık konuşmak gerekirse de biraz da korktum..karşımda irice bir adam vardı…ve de irice gözlerini bana dikmiş bakıyordu…- otur ,dedi.. oturdum…ve hayatımın en tuhaf ve de en ayrıksı sözlerini duymaya başladım…


- Ağaçlar iyi olacak …ağaçlar insanlara iyi olacak …ve de o iyilikle tüm parıltılarını sunacaklar insanlara..ama insanın iyi olma hali umutlarla sınırlı değil …umut iyi olma haliyle sınırlı belki de…o yüzden zor olsa gerek onu yakalamak…çünkü sınırları önceden çizilmiş bir kara parçasında yaşamak değil midir en zoru... sıkışmışlık hissi ne ile geçirilir...neyle ne koyarsan neyle neyi birleştirirsen birleştir onlarla sadece sınırlı bir bileşik yaratırsın…ve de o sadece öykünmeye yarar…

halinden son derece memnun görünüyordu…ben telaşlı telaşlı yüzüne bakarken o pis bir gülümseme yerleştirmişti çoktan suratına…ve devam etti:

- Hayır yanlış bunlar…daha ilk doğumdan itibaren yanlış giden bir şeyler var…hayır bu böyle olamaz…muhteviyatına inmişler taa ilk insanın ve de onu ilk doğuranla öldürmüşler..ondan sonra gelen her ırk kendi annelerini öldürmüş..geriye ikircikli bir yaşamın adsız ve de tekinsiz çocukları kalmış ondandır böyle her şeyin çıplaklığı…çünkü ne yapacağını bilmiyor kimse..çünkü sıkışmışlığını açıklamamışlar kimseye..çünkü hücum botlarıyla gelmişler bir gece..tüm o adayı yakmak için gelmişler..taa ilk doğurana kadar inmek ve de hepsini bir kibritle yakmak istemişler…sonradan doğacak herkesi şimdiden öldürmek istemişler…ve de öldürdükçe o kırmızıyı sevmişler…çünkü kırmızı cesaret verir…kızgın boğalara dönüşmek için erken değil ….ve de geç kalınmış bir ruha hiçbir şey açıklayamazsın..ama geç kalıyorsun adamım geç bırakıyorlar…ama sen saatini kurmuştun değil mi..ama neden kalkamadın sandalyeden..ama sana huzur veren her şey onların kurduğu sistematik bir bölüşüm..onların sisteminde sen etkisiz eleman…sen bir boş küme..obeble okek arasında bir yerde bile değilsin..çözümlemişler seni adamım taa en başından çözümlemişler ..ve de içlerine doldurdukları o şey senin karanlık yanlarını açığa çıkartmamış ..çünkü karanlık daha fazla karanlık verir..ve de eğer karanlıkla örtülü bir bekleyiş sendromuysa bu çok da kazanan olabilirdin..ve de senden yana olanlar kazanabilirdi böylece…ama kurmuşlar adamım ..bir saat tıkırtısında her şey…tıkır tıkır çalışacak bir şey bu..hani gece tüm sesler kesilip bir tek saatin tıkırtısıyla kalıp beynine hücum eden sesler gibi kurmuşlar…boş ver adamım..en iyisi sen şimdi bir çanta bul bir yerlerden..yola çıkıyoruz seninle…titreme önümde bir salak gibi…bir asalak gibi yaşadığın onca salak zaman ne verdi sana…hadi adamım gidiyoruz…bir sen vardı senin de adını koyamadığın....ama şimdi bir çantayla yaşamın değişecek senin de…çok büyük değil …küçük bir çantayla her şeyi değiştirip senden aldıklarını suratlarının ortasına bir tokat niyetine vurmak için tüm saatleri ayarla…tıkır tıkır işlesin yeni zaman…tıkır tıkır işlesin ruhun yeni zamana…


- Birden kakaladım öylece....kıpırtısızca …boğazımın kuruduğunu ve de içimin çekildiğini hissettim…o ise kızgın bir hayvan gibi soluyor ve de siyah koca gözlerini bana dikmiş bakıyordu..biliyordum daha söylenecek sözleri bitmemişti…biliyordum bu ne bir sondu ne de bir başlangıç…devam etti konuşmaya…heyecanla yakalamaya çalıştım sözcüklerini..devam etti:

- Gitmek bu evrene yenilmemektir… çünkü en çok giderken belli ediyoruz kendimizi...çünkü gitmenin sahtesi yok ..yüzlere takınan hiçbir yapaylık yok...neysek o oluyoruz giderken...neysek tam da o oluyoruz..çünkü gitmek gerçek bir şey...elle tutulup gözle görülüp ,duyumsadığın ne varsa onun kadar gerçek...hissettiğin bir şey gitmek..o yüzden sahtesini yapamaz “onlar”..hiç kimse de yapamıyor..çarşıdan alınan ikinci el eşyalar gibi değil...gelmenin sahtesini yapabilirler bizlere..çokça plastik kokan o eşyalara benzeyebilir gelmek..ama gitmenin yok...neyse o çünkü..kesin ..ve de vakur...! plastik bir evrene mahkum oluşumuzu açıklamak çokça zor …çünkü iki ucu açık hezeyanlar yaratmışlar…ve de içine çokça yaşam koymuşlar..litrelik ölçülerde ve de ağızdan vermişler…kaşık kaşık vermişler..boşalmışlar ağızlarına yaşamları..boşalmışlar ağızlarımıza yaşamlarımızı…hani adamım şimdi görsen saatlerini..kocaman …hiçbir insan elinin değemeyeceği kadar büyük saatler..hiçbir insan elinin dokunamayacağı uzaklıkta uyduları var… ve de keskin bakışları için keskin gözleri…gözlerini bize dikmişler…ve de fazlasıyla korkaklar..ondandır bu telaşları ..ve de ondandır bu hız..bu devinim…çünkü güçlü olmak isterler…çünkü güç doymak ister….aç bir hayvan gibidir o ve de ne verirsen ver hep daha fazlasını ister…ama kolay olacak göreceksin adamım..çok kolayca sızacağız bir damla gibi yavaş yavaş akıp geceye tam da onların görmek istemedikleri olacağız…



- Tüm bunlar nasıl olacak diye sordum ve de devamını getirecekken ağzıma tıktı tüm sözcüklerimi ve de devam etti..kızgın bir nehre atlamış gibiydi…kızgın bir nehirden gelmiş ve de o kızgınlıkla dünyayı alaşağı edecekmiş gibiydi..

- En zorunu anlarsan basite daha rahat inersin...merdivenler ne kadar çelikten olursa inmen o kadar kolaylaşır...ya da çıkman bir o kadar kolaydır...ama çelik gerçekten çelik gibidir..ve de kolay kolay kırılmaz…ama tahtadan merdivenleri var bu evrenin...e kolay değil çıkmak ve de inmek…ayakların o tahtaya batar...merdiven kırılır..kıymıklar batar bazen ,bazen de derin yaralar açar koca koca ahşap kırıkları...zordur bilirim ...ah aynanı yere düşürme adamım aynayla merdivenden inme...yoksa ayakların görünür...! ... belki de beyin dansı bu...bir tavaya atıp bir parçamı pişirip sana sunsam belki de çok normal olabilirdi…. ama sınırları bir kuşun kanadıyla çizilmiş bir evrendir bu hiç bilmez miyim...ama o kalemler yazar mı bunu...kalemler tükenmiş o kuşun kanadında ve de beyinlerini pişirip en sevdiklerine sunacaklarken bir güzel kendileri yemiş..daha ne denir ki..çoğu "normal" düşünenler neden böyle sanıyorsun ! sakın kanma onların her bir lafına..çünkü onlar sana mutsuzluğun bile tarifini yaparlar..tıpkı bir yemek tarifi kadar basitçe ve de özensizce yaptıkları gibi her şeyi ..bunu da en kör gözleriyle yaparlar…adamım mutsuzluk tam da bundan gelir...bu çatışmadan...bir şeyi ne kadar tariflendirmeye uğraşırsan o şey o kadar anlamını yitirir..ama etkiliyor işte “onların” sözleri seni ...çünkü insanlar yapamadıklarını söyleyemezler...yaptıklarını dillendirirler...başarı ,kariyer,mutluluk vs. bunları söylerler...ama onların anlattıklarının ardında ne korkular ne buhranlar ne saçmalıklar gizli ..ama bilmezler...bilir ama bilmez görünürler...yok öyle değil bu anlatılanlar...insanların çoğu gereksizdir adamım...yapışırlar ceketine..bırakmazlar ...kendilerine benzetirler...yüzündeki güneşi söndürürler..seni kendilerine çekerler...yükler yorar...taşıyamazsın...sonra onlar da buna bir kılıf bulup hayat işte derler..hayat bunlardan ibaret derler...yok adamım inanma sakın...inanmayalım sakın...hayat aslında sırt üstü çimlere uzanmaktan başka bir şey değildir ...sırt üstü yatıp güneşin tadını çıkarmak...unutturuyorlar adamım..taaa ilk insandan bu yana unutturmuşlar...sonra da adına hayat demişler...ah yok değil böyle...ama unutuyoruz...akvaryumumuz ne kadar büyükse özgürlüğümüz o kadar küçülüyor çünkü...pis pis sırıtıyor ..gülüşlerini görmüyor musun...ah adamım hadi çantanı hazırla artık…. Boş ver onları hadi gidelim…evrilelim…sivrilip kızgın bir oka dönüşelim…ah adamım başka hayatlar yaşıyorsun sen..ve başkalarından öğrenmişsin yaşamayı..”onlar” öğretmiş sana nasıl yaşanır ..nasıl uyunur nasıl kalkılır nasıl yatılır diye…ikilemlere düşmüş ruhun…ama o ikilem ruhuna güç vereceğine seni ürkütmüş…ikilemlerini sev adamım ikilemlerini sev… bu ikilem inanılmaz yüksek...yar gibi..yardan düşecek miyiz...ya da daha da yüksek daha da yüksek...ama fark ettim ki bilmek hiçbir şeye yaramıyor..yani bu değil sır...yani kuantum fiziğini bilmek ne kazandırıyor dünyaya...bunun gibi..boş ver ...evril..evrilelim...mantık yalandır..halüsinasyondur..akıllı olmak bir sanrıdır..çünkü gözleri kör eder...bir körden daha görmez olursun..ki onlar bile görür birçok şeyi..ama bizler "akıllı" bizler bilgiyle doluyuz ya konduramayız kendimize...biliyoruzdur çünkü...her şeyi çözeceğimize inandırırız kendimizi ve beyne pompalar dururuz bunu...ama yorulur beynimiz..onun suçun neyse..sonra vücut da yorulur bir süre sonra...onun da suçu neyse...rahatla çok güzel bir yola girecek ayakların...keyfini çıkaracaksın...sivriliyorsun bir ok gibi...sivrildikçe yüklerinden arınacaksın çünkü...bir bedel vardır elbet ama onları fazla yüklerinle ödeyeceksin..endişelenme adamım…


Birden sustu…çokça hem de ..sanki onca cümle ondan çıkmamış gibi sustu…bekledim devam etsin susmasın istedim…ama sustu..Sonra hiçbir şey olmamış gibi usulca kalkıp gitti…ben hala tüm o sözcüklerin etkisindeydim…ne yapacağımı bilemedim..kaskatı kesilmiştim…ayaklarımı kıpırdatmak istedim..kalkıp peşinden gitmek istedim..tüm gücümle doğruldum peşinden gittim…ama onu bulamadım…nereden gelmişti ve her şeyden öte o kimdi…tüm hastaneyi aradım…her yere baktım ama ondan eser yoktu…tüm bunların gerçekliğinden şüphe ettim..yoksa asıl halüsinasyon bu muydu …yoksa asıl yanılgı bu muydu …deliriyor muydum buradakiler gibi…çok korktum..dilimin o kelimeyi söylemesinden korktum…beynimin onu düşünmesini ve dilimin dile gelip bana haykırmasından korktum…ama bulmalıydım onu…evet evet o gerçekti ve ben onu bulmalıydım…hangi delikten gelip hangi deliğe girdiyse çıkarmalıydım onu…böylece günler geçti….öğle araları yine o banka gidip oturuyordum yine gelip yanıma oturur diye…ve o sihirli cümleleri bana söyler diye…ama ondan hiçbir iz yoktu..bekledim ..yanımda küçük bir çanta…sabırla ve de inatla bekledim…çünkü tüm hazırlıklar tamamdı…her şey hazırdı….onun da dediği gibi…” gitmek bu evrene yenilmemektir”…ve ben artık tüm gücümle buna inanıyordum…çünkü biliyordum gitmek yenilmemekti !



Murat Uyanık


Bir son için değildi bu

on Comments: (0)

Adam karşından karşıya geçmeye hazırlanırken o kırmızıyı gördü…kıpkırmızıya kesmiş bir renk paleti içindeydi..evet tüm renklerde kırmızı vardı…ya da kırmızının tonları…ama dedi bu nasıl oldu nereden çıktı ve de nereye gidiyor böyle…sanki sonuçsuzluğuna üzüldü onun..ama üzüldüğünü göremedi yüzünde…yüzüne çizmemişlerdi nasıldı ve nereden geliyordu…kırmızıya üzülür mü insan…eğer o insansa neden kırmızıya üzülür ki…yolun karşısında ki kırmızı baya baya kaplamıştı onu…kimseye izin vermiyordu üstelik..üstelik halinden de mutlu görünüyordu…trafik ışıklarını seyretti gözlerini o kırmızıdan ayırıp..bir süre renklerin değişikliğini seyretti…ışıklar belli bir sırayla yanıp sönüyordu…ışıklar belli bir düzlemde yanıp sönüyordu..yüzünde hissetti tüm renkleri..ama şimdi yüzünü görse ne derdi kendine…yüzünü görse belki de kızar ya da sessiz bir buhrana kapılabilirdi…arabaların sesleri geliyordu..fena halde sesler geliyordu arabalardan..irili ufaklı…irice ve de küçük sesler bütünlüğünü bozuyordu sanki…sanki şimdi kırmızı karşıda görünmüyor muydu ne…tüm o renk demetlerinden sıyrılıp karşıya baktı…o da tıpkı kendi gibi karşıda duruyordu yine…insanlar gelip geçiyor kendilerince gizli bir telaşla bir yerden bir yere gidiyorlardı…buna sevindi…hem insanlar geçerler bilirdi…insanlar bir yerlerden bir yere geçerler…astral düşlere bulanıp olur olmaz bir yerde uyanabilirler..eğer isteseler evren denilen o mahlukat bile olmaz…ama yok insanlar sadece karşıdan karşıya geçecek kadar varlardı…ve o ve de karşıdaki kırmızı tüm bunlara inat bir soylulukla sadece kıpırtısız duruyorlardı..yine içinde bir iç huzur hissetti…ceketinin iç cebinde güvende olduğunu bildiği bir şey gibi…ceketinin iç cebinde güvende her şey…böyle hissetti…böyle hissetmesi için bir sürü neden vardı çünkü..bu iç huzur onu yeni bir şeye soyunduracak ve de ondan aldığı ışıkla belki de o astral seyahatlere gidebilecekti…bir üçüncü göz gibi görebilecek ve de ruhunu sıkıştıran tüm o plastik evrenden uzaklaşabilecekti…gözlerini sabitleştirdi…kırmızı yine karşısında ona bakıyordu..evet evet sanki tam da ona bakıyordu şimdi..sevindi…güldü ya da ona öyle geldi…karşıya geçmek istedi birden…tıpkı o insanlara özendi…o da şimdi gizli bir telaşla örülü değil miydi…tüm insanların içinde gizli bir neden vardı..tüm insanlar aslında o gizli neden için yaşarlarmış da ama bilmezlermiş gibi…ve de onu bulana kadar geçirdikleri süreye de yaşam derlermiş gibi…şimdi onun gizli amacı tam da bu muydu yoksa…gizli bir ritüel eşliğinde o kırmızılığa doğru yürümek ve de ona tutunmak mıydı amacı..birden korktu …her şeyi bilmenin vermiş olduğu gizli korku gibi…her şeyi bilseydi o an ölmek istemez miydi insan…her şeyi bilseydi o zaman nasıl yaşanırdı…belki de bilmediğinden yaşıyor insan diye düşündü…ya da düşünüyormuş gibi yaptı..çünkü korku tüm vücudunu kaplamıştı ve de sanki bir şey olacaksa şimdi olacaktı…dünyanın son dakikalarını görmek gibi..o öngörüyle doldu…paranoyaklığından ürktü…silkelenmeye çalıştı …renk paletine baktı…yeşil ışığın bilmem kaçıncı defa yandığını gördü…hareket etmeye hazırdı…koşulsuz bir itaat…koşulsuz bir itaattir tüm trafik ışıkları diye düşündü…insanoğlunun kendine yaptığı bir itaat..bir gizli otokontrol …! Yavaş adımlarla karşıya geçmeye başladı…bir kuğu edasında…sanki nehirde yüzen bir beyaz kuğu..ama şimdi beyaz da nereden çıktı…rengarenk bir palet değil miydi her şey..ama inatla kuğular beyaza çalar …ve nedense en çok kuğulara yakışır beyaz..! birden bir gürültü duydu ..bir savaşın en kızgın anı..kırmızının en kızgın anı…birden bir uyuşukluk hissetti tüm bedenin de ama bu uyuşukluk fazla sürmedi..yerini acıya bıraktı…gövdesinden aşağısını komple saran bir acı…sanki yok gibi geldi..o kadar acı anca yoklukla anlaşılır…onca acı sadece buna yararmış gibi…sonra tüm vücudunun kaskatı kesildiğini hissetti…elleri karıncalanıp gözleri kapanmaya başladı…direndi bir süre..ya da ona öyle geldi…ve ardından derin siyah boşlukta kayboldu…artık görünmüyordu….

Birden gözlerini açtığında tüm renklerin silindiğini sandı…sanki tüm renkler bir beyaza çalınmış gibi..sanki tüm renkleri beyaz çalmış ve de yerine hiçliği koymuş gibi …ölmüş müydü…ölü müydü…ölülerin gözleri olur muydu…ya da ölüler gözlerini açabilirler miydi…birden hepsini düşünmek istedi…tüm ölenleri hissetti…tüm ölenler beyaza çalınmıştı…bembeyaz…beyaza kesilmiş gibi..çünkü ölüm en çok beyaza yakışıyordu..çünkü hiçlik en çok beyaza yakışıyordu…evet evet ölmüş olmalıydı..ama ölmüşse nasıl oluyordu da düşünebiliyordu bunları…nasıl oluyordu da tüm o ölüleri düşünebiliyordu…ölmek buna mı yarıyordu..ölenler mi düşünebiliyordu o beyazlığı ve de hiçliği…bilemedi …sonra kendine gelir gibi oldu ya da tamamen bıraktı kendini…bu iki tezat duygunun arasında gidip gelirken birden yanıbaşında tüm o beyaza inat renkli mi renkli bir kırmızı gördü…tıpkı o caddenin karşısındaki gibi…tıpkı o gibi…birden hala hayatta olabileceğini düşündü…ama buna sevinse mi üzülse mi bilemedi… ama gülümsüyordu o kırmızı …yüzüne inceden çizdiği bir gülümsemeyle öyle karşısındaydı işte…birden kendine geldi…hayatta olduğuna inandı..böyle bir gülümsemeye şahit olmak için bile yaşanırdı…böyle bir gülümseme için hiçlik bile reddedilirdi ..o da öyle yaptı…tüm gücüyle doğruldu yatağından….ve de hiçlikten kurtulmuş biri edasında o da o kırmızıya gülümsedi…ama kırmızı hariç her şey yine bembeyazdı…yatak beyaz..çarşaf beyaz..yastık beyaz..hemşireler beyaz... doktorlar beyaz....yeni dünyanın tüm sterilize hayatı beyaz...sanki tüm hastaneler ölümle yaşam arasında duran bir köprü gibiydi…o yüzden bu hayatın tüm renklerinden ayrışmış gibi duruyor ve de inatla her şeyi bembeyaza bürüyordu…sterilize hayatlar için sterilize sonlar gibi..iyi bir yaşam için iyi bir son ..ya da kötü bir yaşama sunulan çok iyi bir son…bilemedi….yatağının yanında duran bir konsolu fark etti …ve üzerinde kırmızının getirdiğine inanmak istediği taze çiçekler…tüm bu ambiyansı bozmak isteyecek iyi huylu rengarenk çiçekler….ve de çiçeklerin yanında inatla bu ambiyansı sürdürmeye yeminli bir sürahi ve de hastanenin bardağı olduğu her halinden belli olan bir bardak ,üzerinde türlü izler…üzerinde kendinin ve de o bardağın üzerinde geçmiş binlerce insanın dudak izleri….

Sessizliklerini bozmadılar …hiçbir şeyde engel olmuyordu buna…ne bu tümden beyaza bürünmüş oda…ne de o çiçekler …bir tek tanrısal kırmızı gülümsemesiyle ,” bir son için değildi bu” dediğini duydu..bir son için değildi…ve de yavaş adımlarla odadan gidişini gördü kırmızının …

gitmiş miydi gerçekten…ya da bu gidişi neye benzeşti onu da bilemedi…sadece kulaklarında kırmızının söylediği ilk ve tek cümlesinin yankısı kaldı :

“Bir son için değildi bu….”


Murat UYANIK

İz’ine İzin

on Comments: (0)

Artık izin yok pasaportsuz girişlere…
Kafaya göre takılma devri sona erdi.
Bitti, geçti artık.
Yok artık iz’in!

Artık bir iz’in kalmadı ruhumda!
Senin iz’ine benden izin yok.

İz(‘)in silindi.
Bir daha daha izin verirsem kendime, sana dair
Yok, hayır!
Deşmeyelim yaramı.
Burada son kelimeler tüketiliyor şimdi.
Ve final geliyor…

İzin yok.
Bütün anılar ve hatıralar izini sildirmemek için çırpınsa da
Vazgeçmemeye yeminli yüreğim.


Balacan Ayar

Mavi Siyah

on Comments: (0)

"Gözlerini kapattığında mavi renk hissediyorsan, italyadasındır"
~italya'yı çok seven bir erzurumlu.


Ekose pantolonlu, yeşil ceketli ve kırmızı çantalı bir kız, kucağında lastik bir topla bütün meydanı koşarak geçti. Ona tezat bir adam, yaşı yazılamayacak hesapsızlıkta, öyle ağır, öyle usul ritimli bir aksaklıkta, iki sigara bir kahve zamanınca vardı meydanın öte yanına. Yeni yıl süslemesi ışıklarının altında bir kadın arp çalıyordu bütün duygusallığıyla, hava soğuktu ama üşümüyordu insanlar. Sessizliğimizi ve arp müziğini bozacak her cümle küfürden sayılıyordu. Yaşamak için susuyorduk. Susmak için başka türlü sebeplerimiz de vardı, meselâ, son konumuz aşk'tı. Acısız aşk olmazdı, bize böyle öğretilmişti, böyle alışmıştı yüreğimiz. Sonra, sonra güneş ha battı ha batacak kıvamındaydı, ısıtmıyordu, ama gülümsetiyordu, yani itiraf etmek gibi olmasın ama, umutlarımıza benziyordu. Geceye uzanıyordu parmaklarımız, ikimizin de bir yanı yalnızlığa giderayaktı, yalnızlıklarımızdan öğrenmiştik sevdiklerimizin kıymetini. Uğur Abi her yazısında kendisini öldürürdü, sevmek suç değil idi, hislerimiz masmaviydi, susmak en güzeliydi...

Barış Parlan
Aralık 2009

İlk mektup

on Comments: (0)

Her sabah, iki kişilik bir yatak düzeltiyor, ve ne kadar yalnız olduğumu anlıyorum. Oysa ek kişiliğe alışmıştık iki bedenken, birlikteyken, biz'ken. Bakma etrafımdaki gölgelere, sarılmıyorum hiç birisine, yalnızlık, halen sensizlik demek. Denedim inan bana, olmadı, değiştiremedim. Şimdiyse korku saldı titreyen dudaklarımı, savaşacak gücüm kalmadı... Mesela, bir sabah lavaboda yıkıyordum yalnızlığımı, aynada sapanı kırık bir kız çocuğu, bana bakakaldı....

Rüyalarımda bile gözlerim sağanak, bu şehire benziyor her geçen gün... Gri, puslu arka sokaklar, orospu ruhlu bir rüzgâr ve sarı yaprak gölleri, yürüyerek geçesin, gerçeken hüzünlenesin diye... Bu arada, sakın kızma, küfür değildi söylediğim. Rüzgâr burada, bütün hüzünlü kadınlar gibi, her yalnız ruhla düşüp kalkmakta... Ve kimse şemsiye kullanmıyor, bıkmışlar, olsun olacak olan diyorlar, savunmasız bekliyorlar...

Ayakkabımdan su sızıyor ayaklarıma. Tamirci ne diyor, anlamıyorum. Anlaşılmaya niyetli değil konuşmalar, dikenli tellerden sınırlar çekmişler ağzımıza, o öpüşmek için kullandığımız dudaklarımıza. Hasretim sana, konuşmadan, kelimeleri kullanmadan anlaşmamıza... Ayaklarım üşüyor, tamirci anlamıyor, kelimeler soğuk, dudaklarım titriyor...

Kapitalist sistem burası, ne kadar çok alırsan o kadar ucuz her bir şey. Tek kişilik ne varsa, kalbime oldğu kadar cebime de zararlı. Herkes için yapılmış olsa da, sadece uyuşturucu bağımlılarının anımsadığı bir park buldum. Öğlenleri büyük paket bisküvi alıyorum, ve oraya gidiyorum. İkinci kişi olarak, bütün güvercinleri belliyorum, anlayacağın biraz da ben orospuluk yapıyorum ve onları senin yerine koyuyorum. Bisküviyi avucumda yerken, canımı yakıyorlar, o zaman daha bir çok, sana benziyorlar. Ben onları böyle sevdim, tıpkı seni sevdiğim gibi. Hem güvercinler için her daim su akan bir çeşme var bu parkta, markette su çok pahalı, yanımda şişe taşıyor, bisküvinin karşılığında güvercinlerle suyu paylaşıyorum.

Biliyorum hep duygusal şeyler anlattım, üzülmüşsündür sen şimdi, şu mektup yazma işini elime yüzüme bulaştırdım. Ama sen de suçlusun... Lavaboda, rüyamda, sokaklarda, her yerde adın karışıyor hayatıma.

Kâh ayakkabımdan sızıyorsun, hasret diyor ağlıyorum, kâh parklarda dudaklarımdan akıyorsun, daha bir susuyorum...

İşte bu yüzden sana hasretim,
işte bu yüzden, suskunluğum...

Como, Kasım 2009

Barış Parlan


amatör diri taklitleri

on Comments: (0)

düzenli anarşiler sonucu
yüzleşemiyorlar kendileriyle

çok seviyeli
seviyesizler görüyorum
çılgınca maskeleriyle dans eden

sağlıklı menenjitler göruyorum
zihinleri iltihap kaplı
bitmek bilmeyen uçuk önermeleriyle


arenalarda
karınca yuvaları yakan
zayıf gladyatörler görüyorum

sığ sularda
geçici süre
av için yüzen köpekbalıkları
temizlenmek için
banyolarında
kanla duş alıyorlar
ama bana yakalanıyorlar
her cinayetlerinde suç üstü

kuyruğuna teneke bağlı
kelimeler göruyorum
polis devleti hayata
kimlikleriyle kayıtlı
özgürlük istemeyecek kadar
akıllı kelimeler görüyorum


kuyruğuna teneke bağlı
kelimeler
tıngır tıngır
boş sokaklarda dolu dolu
allak bullak eden
ters düz eden kelimeler

ne de güzeldiler
hiç bitmediler
ilginçtir
cansız can bulup
cansız ölmediler...

nem

Hiç…

on Comments: (0)

Hiç sadece üç harfli bir kelime olarak kalabilirdi…belki de üç harfli bir kelimeyle sınırlı bir hiçtir hiç.. ama değildi hep bildik ve de bu yüzden yalan söyledik…yalan üzerimize yakışan bir elbise gibiydi bayramlarda giyinen…ya da maskeli bir balonun en şık ve de en şahanesiydik biz.. maskeli balonun en üretken en kendinden geçmiş ve de en sarhoşuyduk …bu yüzden de en çok yalanı biz söyledik…maskemiz bahaneydi…biz bahane…orada bulunan tüm insanlar birer bahane…hiçlik demiştik.. hiç içindi bir hiçlik…sadece o üç harfli kelime içindi.. şimdi söylenecekler var çünkü hiçliğe içiyoruz o maskeli baloda…söyleyecekleri var onların çünkü hiç görmüşler mi hiçlik nasıldır ve de neye benzer…onlar ki sadece tutabildikleri oranda özgürler ve de bir o kadar sarhoşlar.. oysa biz şimdi mazoşist bir aşkla ve de delice içimizi yakan bir hiçlikle sarmalanmadık mı…yetmedi mi şimdi bu hiç…yetmez mi şimdi bu hiç yeni bir hiçliğe…belki de hiçlik sadece üç harfli bir kelime değildir…bir ağaç kovuğunda ki bir kuştur.. ve o hiçlik kuşunun küçük küçük yavru hiçlikleri vardır.. belki de birazdan kanatlanıp uçacak bir kuştur hiçlik…ah dilimiz yine çaresizlik emer.. hissiyatsız bir çaresizliktir emer durur…emer durur…



belki de hiçlik sadece bir aşktır.. ve yine bu yüzden aşk sadece hiçliğinden geçinir…ve de yine bu yüzden aşk sadece hiçliğini sever…ve de o hiçliğini emer aşk…emer durur…emer durur…
kurtaramayız.. dudağımızın kenarında çıkan küçük bir yara gibiymiş o …oysa ki dilimizle değmesek hemen geçecek bir yara…ama alıkoyamayız ki dilimiz o yaraya değecek.. hiçlik için ama yine bir hiç uğruna…hiçlik duygusu çıplak kalmakla eşdeğer ..hani şimdi biz çırılçıplak olsak ..hiçliğin gölgesine yaslanmış bir ağaç gibi olsak.. ağaç hiçlik dökse…ve de tomurcuklarında yeni yeni hiçlikleri doğursa bir gece…

şimdi seninle hiçliğe içelim...tüm içenler kadehlerini hiçliğe kaldırıp bir çırpıda içsinler...hiçliği...hiçlikle içsinler ...sonra sarhoş ıslıkları ,tekinsiz meydanlar.. sarhoş naraları...köpek sesleri.. o köpek seslerini bozan ihtiyarlar naraları yine...ihtiyar ve de sarhoş naralarını bozan bekçi düdükleri...bekçi düdüklerinin sesini bastıran yine sarhoş düdükleri....hiçliğe içilen içkinin zihinde yarattığı astral seyahatler güncesi...evde sıcak evinde usulcana ören bayanıyla örgüsünü ören ve biten her makarasını çocuğuna oyuncak niyetine veren o hüzünden irin dolu gözleriyle bakan anne ..annesinin verdiği her makarayı usulcana kutusuna koyup yine ören bayan makarasından yapılma arabasıyla astral seyahatlere gidecek olan çocuk…

ya da senin hissizliğin ve de üşümelerin ve de benim geceyi kutsayışlarım ! seni bana getiren o hissi kutsayışlarım...!

hadi şimdi renklendir hiçliği...betimle...duvara yasla...üstüne çık...yatağa at onu üstünü boya...renkli renkli olsun.. ama en çok siyah yakışsın ..hele hele dudakları simsiyah kesilsin...ama bunla kalma...içinden geç...içini geç...iç gıcıklayıcı ahmak bir ses gibi içinden geç...boyaları duvara fırlat...boyaları duvarlarla fırlat...yık ...geç onları...ama içindeki mazoşist aşkı betimle lütfen bana...ah nasıl da düştüm kelimelere şimdi...şimdi nasıl da yazabilirmişim gibi...nasıl birdenbire bir parıltıyla yerimden kalkıp sanki dans eşliğinde renk renk boyaları suratıma çalabilirmişim gibi.. keşke bir pikap olsaydı...ikircikli sesler de olurdu belki...boyaların gibi.. içinden geçtiklerin gibi.. yüzünü inceden çizen o kırmızımsı yanların ve de iç geçirmelerin gibi.. ah dilim paslı bir teneke yuttu...paslı bir boya tenekesi !

şimdi kesik kesik öksürdüm...yeni bir susuşa hazırlıklı ama bir o kadar da flarmoni orkestrası olabilirim...çellolar çılgınca çalar...tüm yaylılar çılgınca öksürür.. bir tek piyano kesik kesik öksürür...çünkü aşk en çok piyanoya yakışır...aşk en çok o piyanodaki parmaklara yakışır...bilmiyorum ...ve ben hala delice şaşkın...sanki yazanın içimde sezeryanla doğan ve de yeni renkli bir evrenin yaratıcısı olduğuna inanmışım hep.. hani şimdi ben sussam o susmaz...ben sussam o susmaz…

çokça renkli ve de siyah dilimiz şimdi…sanki dilimizde yüzlerce boya artığı…paslı boya tenekesi dilimiz.. ve dilimizde yaşayan eski bir gölge…tüm hiçliklerin gölgesi…tüm aşkımızın gölgesi… kuş gölgeleri…küçük duvar gölgeleri.. çıplak ayak gölgeleri.. kırmızı dudak gölgeleri…o çocuğun astral seyahatlerindeki gölgeleri…o annenin ağlamaklı yüzünün gölgeleri…hiçliğin gölgeleri…hiçlikle sarmalanmış bir aşkın ne yapacağını bilemez bir halde kendine çekilmesinin gölgesi…

belki de hiçlik sadece üç harfli bir kelime değildir…bir ağaç kovuğundaki bir kuştur.. ah dilimiz yine çaresizlik emer.. hissiyatsız bir çaresizliktir emer durur…emer durur…belki de hiçlik sadece bir aşktır.. ve yine bu yüzden aşk sadece hiçliğinden geçinir…ve de yine bu yüzden aşk sadece hiçliğini sever…ve de o hiçliğini emer aşk…emer durur…emer durur…

şimdi senle ben ince bir ipin üzerindeyiz bir cambaz edasında.. düşsek yerle yeksan olacağız biliyoruz...yürümeye kalsak o da olmayacak biliyoruz...yürüyemeyeceğiz...ince bir ipin üzerinde öylece kalakalmış bir cambazız biz...acemi bir cambaz !
sanki bu güçmüş.. güçlü oluyormuşuz hissi veriyor bize.. etkilenmediğimizi düşünmek gizli bir serinlik veriyor...iyi geliyor bünyemize.. ama biliyoruz bu bir duvar değil.. set çekmek değil ne dünyaya ne insanlara.. bir yerlerde birikiyor ..birikiyoruz damla damla...damla damla akıyoruz pıt pıt... duvarlarımız korunaksız ki daha ne kadar tutar...daha ne kadar içinde öylece kalabiliriz.. korku değil bu...yüzleşmeyi istememek değil.. ah sanki “oblomov” gibiyiz şimdi biz senle.. tam da istememekten ileri gelen bir hissiyatsızlık hali.. şimdi bizi bıraksalar burada öylece kalabiliriz ..burada...o ipin üstünde durabiliriz yıllarca...altta seyirciler büyük bir sabırla ama aynı şaşkınlıkla bakakalırlar bize...kim için deriz bu koşturmaca...ne için...anlam veremeyiz ki ...ip ayaklarımızdan kayar.. kırmızı güllerin üstüne düşeriz.. güller yanar ve o "büyük” adamlar bunun adına cehennem der...! bizse hiçlik deriz buna…”ölmek bir şey değil yok olmayı bilmek gerek” diye söylenene söylene düşeriz…hiçlik aşka tutunur…aşksa hiçliğe.. kol kola aşağılara tırmanırlar boşluk için…o boşluk için…




Murat Uyanık

sen

on Comments: (0)

bir kere daha diyorum
bu porno gürültüsünden uzak
kalabalıkların gerçeğinden kendi gerçeğime

bir kere daha bakıyorum
kaç nefes almış
kaç nefesim kalmış
kaç nefes paylaşmışım
kaç nefes benim olmuş

paris kadar aşk koksan da
venedik kadar büyüleyici olsan
ben prag kadar karamsar
istanbul kadar karışığım........


Nem

Mavi Esanslı Parfüm, İkinci Tekil Kişi ve Alkolik Kelebekler

on Comments: (1)






Bütün ifadelerimi çalıp bit pazarında sattılar. Alkolik kelebekler kondu tatlı rüyalarımın cesetlerine. Halbuki çok görmezdim, çok görürlerdi bize kelebekleri.
En yakın gözden düşmeli şimdi ve her şey incelmediği yerden kopmalı. Çünkü tek başına özlemek, katiliyle kurbanı aynı olan bir cinayet gibi yadırganır, bütün yolları kabuk bağlamış bir şehirde. Ve orada yaşamak, evlerle resmi kurumlar arasına sürülmüş bir iş, oluş, harekettir. Bense çekimsiz bir fiil gibi durdum bu ikiye bölünmüş boşluğun tam ortasında, gelecek sandım bekleyince. Bu eylemsizlik bir nefes verişimle gidecek…

Oysa felaketler saklanırdı o şehrin sokaklarında. Nüfus hızla artmasın diye, hüznüyle öldüren bir Cemal Süreya salgını yaymışlardı ortalığa ve ben ilk eleneceklerden biriydim, Malthus’un Katastrofunda.
Nitekim seni her görmediğimde mikrop kapardı kelimelerim. Ne çok hastalanırdım. Gözlerim üşürdü. Kirpiklerim yetmezdi ısıtmaya. Sebepsiz üzüntülerime sebepler satın alırdım. Çünkü geçerli bir sebebi olmalıydı her mutsuzluğun. Yoksa kimse sevmezdi mutsuzluklu birini. Fakat her mutsuzluk herkesinki gibi değildi, bazısı babasızdı işte. Varsın kimse sevmesindi. Ben mutsuzluğumla mutluyum, yalnızlığımla yalnız.
Bütün mesele, bileklerime sinmiş mavi esanslı bir parfüm aslında, bir de alkolik kelebekler…Tatlı bir ses, tatlı uyu diyor bazı geceler oysa ben uykularımı çoktan uyuttum. Bir kara delik yuttum, o da içimdeki her şeyi.
Bütün hayatlar sahibinden satılıktı o kara deliklerde. Belki bu yüzden, mutluluk bir anlam ifade etsin diye sözlüğümde, yardımcı fiiller arıyordum. Her sabah bir Bülent Ortaçgil kahkahasıyla uyandığımda, buldum sanıyordum. Kalkıp aynaya bakıyordum ilk önce, ayna bana baktığında utanıyordum. Asıl ürkütücü olan, bir kadının gözlerinin nemli atmosferi diyordum, evet evet, kesin öyle…
Sonra ani bir kararla, sokağa çıkıyordum. İnsanlar vardı. Yüksek gerilim hatlarına benzeyen, üzerinde ölüm tehlikesi yazan insanlar. Resmi kurumlarla evler arasında topuklu ayakkabılarla yürürlerdi. Hiç nefes almaz, hep verirlerdi. Sustuklarını ceplerinde biriktirirlerdi. Ve sakladıkları sözler düşmesin diye yere, elleri ceplerinde gezerlerdi. Gözlerime bakın! diye bağırırdım içimden. Baksalar, bir baksalar, nabızlarının attığından emin olacaktım. Hiç bakmadılar.
Sen de bakmadın. Bir baksan, nabzımın attığından emin olacaktım. Bu yüzden, ikinci tekil kişileri kovdum bütün hikayelerimden. Üçüncü çoğullar zaten ölüydü. Bense birinci miydim, kişi miydim bilmiyorum ama tekildim. Ve kanım kimseyi tutmasın diye gizli gizli ölürdüm, en azından öldüğümü bilirdim…Bir iskelete, başkalarının bir bedene sığdırdığından daha çok heyecanı ve hüznü sığdırabilmiş “Ölü Gelin” gelirdi aklıma. Ona hak verirdim, bir kalp atmasa da acıyabilirdi.
Aslında bütün mesele, bir kadının Cemal Süreya salgınına yakalanmış dudaklarının, aralık ayına hapsolmuş ketumiyetiydi.


özge özen

yüksek doz

on Comments: (0)

yüksek doz kuşkudan

yüksek hayat tekrarından

uzunlardan kısalardan

çünkülerden

ve aslındalardan

gizli bağlarımızdan

acılardan

tüm çıplaklığımızdan

bitmeyen yollardan....


isteksiz konuşmalar sonucu

saf iyi olma halidir bu

bazen

hiçbir şey farketmez...

bazen

isteksiz bilmeler sonucu

gerçeği bulma halidir

ama

hiçbir şey bizi beklemez...


Nem

Hadi Yak Şu Kibriti

on Comments: (0)

sadece dansa kaldırıyorum kelimeleri.
bütün gece dans ediyoruz.

bir huzur dalgası tedirginlikten sonra gelen.
alışma süreci.
korkulardan arınma, öze dönme.

bir ışığa teslim olmak.
kendin olma çabası
bunu ispatlamak insanlara...
bu gereksiz artık biliyorsun.

insanlara değil,
kendini kendine anlatman önem arz eden.

kelimelerle dans ediyorum.
işte, bu noktada yorgunluk uzak.

yakın olan an bu.
şu andayım.
geçmişimde ve geleceğimdeyim.

beraberce yaşıyoruz
barışık biraz daha..
biraz daha açık olmaya hazır.

yavaş yavaş...

ufak ufak sadakalar veriyor ruhum özüne.
ama artıyor giderek miktar.
acımaktan ileri gelen bir sadaka değil bu.
hayır değil.
bu bağ farklı.

huzur aşılamak bu.
hücreleri güvenle doldurmak belki.

kazanmak kaybetmek yok.
karşılıksız bu.
çıkar yok.
beklenti içermiyor.

son nefese kadar,
derinden göreceğiz her şeyi...
derin acı, derin aşk, derin derin derin işte.

şimdi...
her şeyden biraz verin bana benden.

ortaya karışık yapalım.
bulalım, bulunduralım.
her şeyden biraz.

özü bizde kalasıca.


balacan
Related Posts with Thumbnails