Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
Murat Uyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murat Uyanık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ruh akvaryumu



Yine birden uyandı…gözlerini açtığında yine o bilindik görüntüler eşlik etti ona..doğruldu kalktı yatağından…terliklerini aradı ilk…banyoya girdi..tüm gece biriken idrarını boşalttı yine aynı şekilde…bilindik bir ritmik ses doldurdu yine banyoyu…yüzünü yıkadı…yüzünü yıkarken aynadaki görüntüsüne takıldı bir süre…saçları birbirine karışmış,göz altları mosmor olmuş bir yüz ona bakmaktaydı...sevmedi, birden tiksinti duydu ona bakan bu yüzden....alışkanlıktı bu her gün aynaya bakıp tiksineceği bir yüzün ona bakması.. her şey bilindik ve akışkan bir alışkanlıktaydı…mutfağa gitti…her zaman ki mahmurluğuyla kahvenin suyunu koydu…ve her zaman aynı kıvamda yapabildiği kahvesini hazırladı….suyun yüz dereceye gelmesine ne kadar vardı…her şeyin değişmesi için ne kadar vardı…neden bu aptal yalıtılmışlıkla geçiriyordu günlerini…kaplumbağalara bile özenir olmuştu…içindeki o yaşama sevinci denen gizli gücü uzun zamandır hissedemez olmuştu sanki…nelerin uğruna nelerden vazgeçmişti …kahve makinesinin tık sesiyle irkildi birden…”gerçek” dünyaya döndü…ruhunu yine askıya astı tekrar giymek üzere…elinde kahve fincanı tekrar odasına döndü…camını açtı…dışarıda pastırma yazı kıvamında bir hava vardı…inceden çocuk sesleri geliyordu…bir günün güzel olduğunu,güneşli olduğunu kanıtlayan çocuk sesleri...fakat günün neredeyse yarısını bitmişti…yeni başlayanları hiçe sayarak akmaktaydı işte yine usul usul..bilgisayarını açtı,bu da günlük rutin işlerinin devamından öte bir şey değildi…tıpkı birazdan yakacak olduğu günün ilk sigarası gibi..her şey ne kadar da ilkeldi…birden yine daldı… aklı uzaklara gitti… hiç görmediği insanları  ve de hiç gitmediği uzak ülkeleri özlemek gibi bir şey…öznesini yitiren bir cümlenin içine düştüğü gizli bir telaş gibi…yankısına aldırmayan bir sesin gidip de dönememesi gibi…

Sıradanlıktan uzak kalışı ancak böyle anlarda ortaya çıkıyordu işte… gizli bir telaşa böyle zamanlarda kapılıyor ve ancak böyle anlarda yitirdiklerini düşünmüyordu..,mavi bir hayale kapılıp çokça renkle, yeni bir resmi resmediyordu…tuvale sürdüğü boyalar kendi dertlerine düşmüş ellerindeki yitikliği sayıyorlardı…bir yitiklik …iki yitiklik…üç yüz altmış beş yitiklik…

Kelimelerde ne çok anlam birikiyor…ve de ne çok  anlamı öldürüyor kendi ismindeki harf sayısı kadar…bir isim kaç harfli ise o kadar da özgürlüğünün kısıtlanmış olduğunu düşünüyor…uzun isimlerin yazgısına üzülüyor…ne kadar çok kelime ve de cümle kurarsak o kadar çok tutsak olduğumuzu göreceğiz diyor…bunların farkına vardığını sanıyor…yani bu bilinçle doğduğunu..ve de bu ayrıksı duran fikrin  kendisine verilmiş bir hediye ve de aynı zamanda büyük bir lanet olduğunu düşünüyor…farkında olmak bir nevi lanetlenmek gibi diyor… tıpkı kendisinin gizli yanlarına duyduğu hayranlık gibi..tıpkı elinden gelse bulup öldüreceği bir hikaye kahramanı gibi…gazetelere sürmanşet geçecek bir cinayetin haberi :çok sevdiğimiz hikaye kahramanımız dün gece evinde ölü bulunmuştur..acımız büyük…

Tüm bunları kendimi yazmıştı…her seferinde gizli bir şaşkınlık edasında yazdıklarını okudu…kahvesi soğumuş,sigarası çoktan sönmüş,uzun bir kül yığını haline gelmişti…her şey kendine dönüşüyor…her şey var olduğu ilk yapıya,onu oluşturan ne varsa tam da ona dönüşüyor…içinde duyduğu derin metamorfoz sancılarını düşündü bir süre..bir sigara külünden neler çıkıyordu işte…..hayatın,her şeye rağmen biz zavallı kullara sunduğu küçük ama derinden işaretlerinden biri gibiydi bu da…

hayatın insanlara sunduğu küçük ama etkili nüansları var fakat göremiyoruz…ve göremediğimizden her şeyi tek bir şeyle açıklamaya çalışıyoruz…işte tam da bu yüzden aynılaşıyoruz…şaşırmayı unutmuşuz çünkü, bu yüzden hayatın ta kendisinde  şaşılası nice ayrıntının olduğunu bilemiyoruz..o yüzden tüm duvarlarımız tek renk…standart hayatlarımıza yakışacak standart sonlarımız var...tek hücreli canlılara dönüşüyoruz...sürüngenleriz..sürünüyoruz…

Düşündüklerinin zihninde oluşturduğu yankıya takıldı bir süre…zihnindeki kelimeleri sevişirken yakaladı..sevgiden gelen bir sevişmeden öte birazdan kurban edilecek birinin son dakikaları gibiydi …yanında türlü meyveler,altın kadehlerde şaraplar..ama kurban edilecek kelime,yine kelimeler tarafından…nice kelimeyi kurban etmişler görmemek için…okunmaması için yine başka başka kelimeler tarafından….iyi kelimeleri öldürmüş kötü kelimeler..şimdi ne kadar iç geçirsek az…

Birden bir ses böldü tüm bu anı… kısa bir an..kısa bir anı tümden bozar  gibi uzun uzun çaldı… sessizliği elinden alınmış bu yüzden üzüntüsüne yegane adlar yakıştıran bir çocuk gibi çaldı…ama
çalan kapı mıydı telefon mu birden anlayamadı…!sahibinin sesine doğru yöneldi sadece…çalan bir telefondu…açtı...tanıdık bir ses duydu... ya da tanıdığını sandığı bir ses duydu…hayatında var ettiği iyi kötü nice insandan sadece biriydi işte bu kişi de ..bir şeyler anlattı karşıdaki ses ve bir şeyler bekledi susarak…en azından susmasının karşılığını beklemek olarak algıladı…yarım yamalak konuştu karşıdaki sesle…yarım yamalak kısa cevaplarla geçiştirdi…sonra konuşma bitti kendi sessizliğine gömüldü…sonra karşı taraftan telefonun kapandığına dair o ritimsiz,kaba sesi duydu...kapatmıştı işte o da sonunda dayanamamış ve kapatmıştı... üzülmüş müydü ya da sevinmiş bile olabilirdi...bilemedi sadece susmak iyi gelmiyor konuşmasını bilenlere diyebildi telefonu kapatmadan…konuş diyorlar…susmanın kendi içsel yolculuğunu keşfedemiyorlar…o yüzden ne kadar konuşursan o kadar iyisin diyorlar…

Tekrar yazmaya koyuldu eski yazdıklarını okudu fakat pek de iyi durmuyordu yazdıkları…sildi tekrar yazdı ..sildi tekrar yazdı..sonra daha  yazamadı…öylece ekrana bakarken buldu kendisini..ne yaptığına mantıklı açıklamalar getirmeye çalıştı….zaten uzun zamandır tek yaptığı da bu değil miydi…her şeyi mantık çerçevesine oturtup öyle düşünmek !…ne kadar da sıkıcıydı…kendini sıkıyor ve de yine bu yüzden herkesi sıkıyordu…insanlar yüzüne baktığında hemen anlıyorlardı sıkıcılığını...biri daha anlamıştı..maskesi yırtılmış, yanlardan sırıtmıştı işte hüznü..daha ne kadar dikse kar etmezdi bu maske…kendime yeni bir maske almalıyım diye düşündü şöyle daha kullanışlı olanlarından…insanlara verecek bir yüzüm yok benim…eğer gösterirsem gerçek yüzümü ceketime yapışan ne kadar insan varsa gider…korkularından ceplerime saklanırlar…beni kendi cehennemimde yakarlar..içine kusarlar..yüzüme kusarlar…

Kalktı yerinden dışarı çıkmalıydı…insanların içine karışmalıydı…yalnızlığa alışmak zordur ama alıştın mı da sonu gelmez…seni kendi evrenine çeker…artık burada yaşayacaksın tası tarağı topla gel der…ceplerinden bile taşmış yalnızlıkların görmüyor musun, hala ne bekliyorsun hadi gel der…işte böyle başlar yalnızlık …bir de bakmışsın ki tastamam içindesin yalnızlığın..kurtuluşun yok sessizce çekeceksin…!

Dışarı çıktığında güneş çoktan tepedeydi…gözleri kamaştı birden…ilk ne yapacağını bilemedi… dışarıdaki havayı ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar çekti bir süre…ciğerleri bayram etti…nereye gittiğini bilmiyordu…zaten çok zamandır nereye gittiğini bilmeden başıboş dolaşmıyor muydu…bir bank gördü hem de kimse tarafından istila edilmemiş halde başıboş duran…beyaz bir bank..üzerinde tonlarca sevgi gösterisinin izi çakıyla kazınmış…melek seni seviyorum yazmış biri…biri de bir kalp çizip içinden o bilindik oklardan birini geçirmiş…m ve h harfleri ile bitirmiş sanat eserini…çok görkemli…aşkın dili bu olsa gerek…en saf hali…banka kazınacak kadar büyük bir aşk..

Bir süre etrafı izledi…kalabalıkta olmak bir nevi saklanma görevi görüyordu…kendisini koruyan güçlü bir zırh gibi…yalnız olmadığını düşündü bir süre…bir süre bu sıcak his iyi geldi…zaten güneş de gözünü kamaştırmamış mıydı…güzel,tatlı ve sıcak bir his…

Birden doğruldu,kalktı banktan..bu kısa anı bile doğru düzgün yaşayamıyordu…hep bir yarım bırakılmışlık  duygusuyla çepeçevre sarmalanıyor gibiydi..o yüzden o da her şeyi yarım bırakıyor,hiçbir şeyin sonuna kadar gidemiyordu…tastamam değildi hiç..bu duygu nasıldır hiç bilmedi.,na-tamam hayatların yarım bırakılmış aşkları !

Yine amaçsızca yürümeye başladı..hiç bilmediği başka başka yerler mi vardı…görülecek ve konuşulacak insanlar mı vardı …uzak ülkeleri düşündü yine..o uzak ülkelerin uzak insanlarından herhangi birini düşündü…cinsiyeti yok…bir tek elleri ve de gözleri var…dokunmak ve görmek için sadece …şimdi gitse yanına birden böyle karşısına çıksa ben geldim dese ona uzak ülkelerin birinden …konuşmasalar sadece uzun uzun baksa ve dokunsa yüreğine…ona ruh akvaryumundan bile hiç bahsetmese…tüm aklını tüm fikriyatını birden unutsa…uzak ülkelerin herhangi birinden gelen bir hikaye kahramanı gibi mutlu mesut yaşayıp yine mutlu mesut ölse…

Birden tüm bunları düşünmenin ağırlığını hissetti üstünde..düşünmek iyi gelmiyordu..elinde olsa bir başka akvaryum yapar orada yaşamayı isterdi…lepisteslere köle,japon balıklarına efendi olabileceği küçük bir akvaryum …kendi ruh akvaryumuna hiç benzemeyen kendi halinde bir akvaryum…

Ne çok birikiyor ve de ne çok biriktiriyordu..olur olmaz şeyleri biriktiren küçük çocuklar gibiydi…eline ne geçse kutsallık mertebesine koyuyor,gizli bir ritüel gibi biriktirdikçe biriktiriyordu yüzlerce eşyayı,anıyı,o anıları hatırlatan başka başka anıları,ruhları,ruh birikintilerini…yaşamları daha doğrusu her yaşamdan aldığı yaşam kırıntılarını…İnsanların ruhlarını çalıyor ve yerine de hiçliği koyuyordu…böyle yüzlerce insan vardı..evinin en karanlık yerine yerleştirdiği akvaryumunda yüzdürdüğü yüzlerce ruh…misafirleri geldiğinde gururla göstereceği bir ruh akvaryumu.. !

Birden tekrar “gerçek” dünyaya döndü…sağına soluna baktı ,bu yeri daha önce görmemişti…gizli bir sevinç duydu… tanıdık bir yerde olmamanın verdiği iç huzuru hissetti…bilmediği mahallelerin bilmediği sokaklarında yürüdü…aldatıcı şehrin aldatıcı şehir ışıklarına takıldı bir süre..yine gözleri kamaştı…ama onları ilk defa görmüştü,kaçmasına gerek yoktu…kaçmadı da…onlarca yeni yüz gördü..onlarca yüzü hafızasına kazımaya çalıştı tekrar gördüğünde kaçmak için yanlarından…hatırlamalıydı ama hiç hatırlanmamalıydı…



Sonra birden kendini yine bildiği bir yerde buldu…buraya nasıl gelmişti…yürüyen kendisi değil miydi…ya da yürüyor muydu…aklı birden karıştı..ne yapacağını tasarlamaya çalışıyor,ona bakan birileri var mı diye etrafına daha dikkatli bakıyordu…telaşlandı..çabuk davranmalı  yoksa tanıdık birileriyle karşılaşabilirim diye düşündü…sonra nasıl hesabını verirdi onca insana…sormazlar mıydı nerede bizim ruhlarımız,ne yaptın onlara diye…koşar adım uzaklaştı oradan…evinin nerede kaldığını düşündü bir süre…sıkıntısı tüm vücuduna yayılmaya başladı…suratından terler boşanıyordu…kaçamak gözlerle etrafına bakıp zar zor bulabildiği  evinin yolunu tuttu…

Kapıyı kapattığında tekrar rahatladı…hemen hiçbir şey yapmadan ruh akvaryumunun başına geçti,ruhlarını doyurmak  için sol bileğini  kesti…kan aktı, çokça kan aktı…vakit kaybetmeden elini ruh akvaryumuna daldırdı…ruhlar sevindi…ruhlar üzüldü ya da ikisinin arasında bir yerde hiçbir şey hissettirmeden öylece akan kana baktılar…elini akvaryumundan çıkardı…tekrar yazmaya koyuldu…ya da yazabildiği kadar yazdı desek daha iyi anlaşılabilir…çünkü odanın içini sıcak kan kokusu kaplamıştı…odanın içini ancak kanla doyan yitik ruhlar kaplamıştı…yine de son bir gayretle masaya oturdu …bilgisayarın  donuk ekranına baktı bir süre…gözleri kararıyor,bütün vücudunu tatlı bir uyuşukluk kaplıyordu…bir yaz akşamı ilk aşık olduğunda duyduğu o his gibi bir şey…ya da çocukluğunda annesinden kaçıp ilk oyununu oynamak için evden kaçtığı o ilk özgürlük duygusu  gibi bir şey…oyun evet, bu da bir oyun değil miydi zaten…gözleri kapanmadan, elleri onu terk etmeden ya da daha acımasız olalım..ruhu onu terk etmeden sadece şunları yazabildi:

İlkin beni ıslak çimenlere yatırdılar...birazdan tümden ıslanacak ve üşüyeceğim…kim düşünür bedeni mi ..un ufak toprağın altında kalacağım  zamanlara çok mu var ki…yüzüstü,ellerim de iki yana açık…ayaklarım birleşik..ayak tırnaklarım kısa…gözlerim kapalı ama yine de karanlıkta küçük bir  noktaya sabitlemişim. .aşağıya …sürekli aşağıya  diyen bir iç sesim var....evet her şey tamam sanırım…tüm sahne hazır…hazırım ,hadi artık başlayın…öldüm mü ben şimdi ..ne hissediyorum…küçük küçük sesler..çocuk sesleri…kuş cıvıltıları..insan sesleri…uzaktan duyulan araba kornaları…yaşam kanıtı…yanılsama kanıtı…kulak çınlaması...kim anar ki beni..? kim sessizliğimi bozmak ister…tüm bunlar da neyin nesi demeyeceğim artık…na-tamam hayatıma verebileceğim en güzel son bu…en mutlu son bu…neyse haydi artık bitirin,

zaten kim anar ki beni !!












Astral Seyahatler Güncesi !



Çellolar en kızgın ve de en hüzünlü şekilleriyle çalıyorlar..odamın ortasında bir balerin dans ediyor…elimin gölgesindeyse bir balet ona eşlik ediyor…elimi yere bıraksam kavuşurlar mı birbirlerine bilemiyorum…ben o ritmik, ben o kızgın, ve ben o hüzünlü çellolara düşkün biçare yerde boylu boyunca uzanıyorum… aman allahım hayat ellerimde bir  balet !.. neden bana eşlik ediyorsun hayat !…ellerimin haritasını çıkarmışsın ve kıs kıs güleni oynuyorsun  şimdi…bunu da nereden ,nasıl çıkardın…hangi çılgın astrolog verdi sana bunları…kıs kıs gülen ve de gece, yani tüm o sesler kesilince birdenbire ortaya çıkan ,ürkütücü yanları olan o tüm insanlığın ve de uğruna içilen bilmem kaçıncı bourbon gibi biçare nasıl çıktın sen…ah nasıl da biliyorum tüm bunlar senin eserin…kulakları tıkalı gözleri kör ve de ağızları sıkıca kapalı… eğer kulaklarınız varsa ya da hala duruyorsa  iyicene açın muslukları …sular değil kulak çınlaması gibi gerinsin geceye her şeyiniz …evet gece,çünkü gece  en büyük  katilimdir  benim…çünkü en büyük iç savaşlarımı o zamanlar verdim ben…çünkü gece olunca susmak bilmeyen bir başka beni çöp kutusuna attım ,üzerine işedim..mızraklarla,sopalarla geldi üstüme ama yılmadım…sonra da bu bana düşman ,adına hayat denilen  büyük abiyi bir güzel benzettim..yani gece ve hayat benim kanalizasyon borumdan geçip nereye gittiği belli olmayan bir yere gittiler…şimdi bir tek sinekler kaldı geriye…odamın penceresini sonuna kadar araladım ama kar etmedi bu..sonra sinek ilacını aldım bir güzel sıktım odaya…o tanrısal odanın her tarafına pis bir koku yayıldı…sinekler bir uçuştu,iki uçuştu sonra patır patır düşmeye başladılar halıya…halıya ezoterik bir görüntü yayıldı..halıya aklımın bir anlık sapması yayıldı…midem bulanmaya başladı…banyoya gittim..yüzümü yıkadım..ellerim şaşkın şaşkın kendime bakıyordu…bende aynı ritimle kendime bakıyordum…aynadan yansıyan yüzüm az önce  öldürdüğüm sineklere benziyordu…korktum, apar topar kaçtım banyodan ..yatağıma uzandım sandım ki yanımda yine benle eşleşen bir başka  ben vardı …ben ne zaman ikiz olmuştum…ne zaman doğurmuştum ikizimi…yani kendimi böyle apansız neye atmıştım hiç bilemedim… çünkü yine  benimle uyanıyor ve de dans ediyordu  bütün aldırmazlığıyla o ellerimdeki balet…hayır dedim bunun sonu olmayacak…kızdım, en az o çellolar kadar kızgındım…kalktım yatağımdan yüzüme sinek ilacını sonuna kadar sıktım…ilk önce ellerimdeki balet düştü yere….ve ardından ben..baletse acısını unutmuş gibi  apar topar kalkıp  balerinini aramaya koyuldu …( hey aşk sen neler  yaptırıyorsun böyle)…benimse yüzüm yanmaya başladı ,daha doğrusu tüm vücudum yanmaya başladı…gözlerimden yaşlar akıyordu…demek ağlamak buna benzer bir şey diye düşündüm…bulut bulut yaşlar dökülmeye başladı gözlerimden…odamın ortasında ıslak bir senfoni,odamın ortasın tüm geçmiş ve de tüm gelecek söylentilerine sırt çeviren bir su baskını…yüzmeye başladım ama kapı nerede hatırlamıyordum…ya da pencere nerede ya da herhangi bir çıkış !... yoktu…nefesim kesildi, boğulmak üzereydim…belki de ilk defa insancıl bir hisle ,bir şeyi hissediyordum şimdi…buna sevinsem mi ya da üzülsem mi bilemedim…insan sadece ölürken mi hissedebiliyor gerçekten….baletime baktım elinde baleriniyle usul usul kaçıyorlardı…takip ettim sanırım ben  bu küçük oyunun en müşkülpesent oyuncusuydum…ve de bu oyunun sonunda ölmem gerekliydi….izleyiciler  büyük bir merakla benim ölümümü bekliyorlardı…çünkü en iyi oyun, kahramanı sonunda ölen oyundu….bunu hep bildim, çünkü en çok ölümü bildiriyorlardı bize o taşra hoparlörlerinden… birden uzakta bir ışık belirdi…tam da ölmek üzere olduğumu hissettiğim anda çıkan küçük bir ışık…ışığa doğru yüzme başladım son kalan gücümle…son kalan gücümle sona doğru mu yaklaşıyordum …birden bir şey oldu gözlerimi kapadım..hayır hayır kapamak değil bu, başka bir şeye gözlerimi kapayıp başka bir şeye gözlerimi açtım…beynim benimle dans ediyordu kesin …beynimin içine mi girmişti yoksa o balet ? …Gözlerimi açtığımda baleti tam da karşımda buluverdim…

*  İyi uyudunuz mu Murat bey,umarım hemşireler sizinle ilgilenebilmişlerdir ?

Aman allahım baletim beyaz önlüğüyle  karşıma geçmiş bana bakıyor,tuhaf tuhaf şeyler anlatıyordu…ilkin çok şaşırdım ama o konuşmaya devam ettikçe beynimin benimle dansı durdu birdenbire…hiçbir şeyi anlamıyordum ve de söyledikleri hakkında hiçbir fikrim yoktu, o yüzden bende sustum,anlamadığından üzgün bir halde başıboş bırakılmış tüm o insanlar gibi sustum…sadece ağzımdan kırık dökük birkaç cümle çıktı:

      *  Siz benim baletim değil misiniz ?
*  Ne baleti Murat bey ,Ben psikolog  Metin İvgen,sizin doktorunuzum,dün gece ne olduğuyla ilgili    herhangi bir şey hatırlıyor musunuz ?
      *   Hayır,gerçekten hayır,ne oldu ?
*   Dün gece evinizi yakmaya kalkışmışsınız,bunda az çok başarılı da olmuşunuz,komşularınız itfaiye  çağırmış,siz dumandan bayılmışınız,ölümden döndünüz Murat bey.
      *   Hayırrrrrrr,siz ne demeye getiriyorsunuz…ben bir  şey yapmadım,beni burada tutamazsınız…ben deli değilim çıkarın beni buradannnnnnnn !!





Kafama bir kurşun sıksam şimdiki halimi özetler nitelikte olur muydu ! ya da intihar etsem o gün dünyanın son gününe mi denk gelirdi bu !....tüm bunları ben mi yapmıştım,buna nasıl inanabilirdim…yalandı tüm bunlar koca bir yalan…çünkü seyirciler vardı ve de karşıma geçmiş benim o büyük sonumu görmek için bekleşiyorlardı…. Hem o doktor kılığına girmiş baletim elimdeydi …hem de bana o kadar öyle yakın..elimde dans edişini gördüm nasıl hayır bu olmadı diyebilirler…siz seyirciler hadi konuşun birazda…üstünüzdeki bu seyirlik halinden biraz olsun kurtulup dillerinizi çözün…dillendirin o odada yaşanılan her şeyi..baletimi,balerini,ve de ellerimi !

Tüm bunları düşünürken yani beyin dansım yeniden başlamışken,kolumda küçük bir acı hissettim,bir sinek ısırığı gibi bir acı…ah dedim kendime birden bu sinek ısırığı benim odamdaki sineğin ısırığı ,sanırım ölmemiş sineklerden birinin intikamının esiriyim şimdi..-ah nasıl da gelmiş buraya nasıl aldınız içeri dedim ve de son sözlerim bu oldu….bütün her tarafım uyuştu…bağırmak istedim,bağıramadım…zamanın yanında ama  bir o kadar da zamandan ayrıydım…küçük bir çocukken annemin biten ören bayan makaralarından arabalar yapardım..ve de o arabalarla yolculuk ettiğimi,bilinmez diyarlara gittiğimi düşünürdüm…astral seyahatler güncesi gibiydim tıpkı…bilinemez ama sadece tarafımdan keşfedilmiş o gezegenler gibi…şimdi hissettiğim de böyle bir şeydi işte…yine o bilinmez gezegenlerin birindeydim…yüzüm gözüm krater çatlağı,meteor yağmuru gözlerim…

Sanırım artık sona geldik …seyircilerin tam da istediği bir son,tam da istenilen bir son…çıktığınızda birbirinize anlatacağınız ve de hikayenin asıl kahramanına  hüzünle karışık bir acıma duyacağınız bir son… öykünmeyeceğiniz ve de “nasıl olsa bunların hepsi kurmaca,hepsi oyun” diyeceğiniz bir son…ellerinizde hiçbir zaman bir baletin olamayacağı ve de yine bu yüzden bu gerçeklik algısıyla yaşamayacağınız ve de işte yine bu yüzden bilmem kaç ışık yılı uzaklıkta olan o gezegenleri  hiçbir zaman göremeyeceğiniz bir son…

Oyun biter,perde kapanır,seyirciler yavaşça terk ederler salonu…

Ve ışıklar kapanır…



                                                            S O N

Pırıl pırıl bir boşluk...


Sonra çok sonra benden önce tüm gidenleri bir çırpıda görebileceğim bir uzaklıktan baktım..hepsine ilk okun kıvrımı gibi ateşle karşılık verdim…hepsi bizden geriye kalanlardı işte…sonra çok sonra bende anılar biriktirir oldum…çünkü sığamaz bir biçimde gölgeler damlıyordu bavullarımdan…daha ne kadar saklayabilirdim ki ve de onlar daha ne kadar saklanabilirlerdi…bilemiyordum çünkü kesif bir koku yayılıyordu çünkü en ince ayrıntısına kadar o tepede öylece bekleşebilirdim…öyle de yaptım…en sabırlı,en titiz halimle bekledim…tüm o sarmal geçişler gibi ..tüm o siber ağlarla donatılmış hayatlarımız gibi..tüm o bilinçsiz bir bilincin ince akışı gibi bekledim…gelenler benden sandılar …gelenler bu koku benden dediler…onlara gülüp geçtim…onlara açıklamayamazdım…açıklanamaz olgularım vardı benim…biliyorlardı tüm bunları ama yine de işte inceden bir umut yapışır ya insanın yüzüne onlar da öyle yaptılar…çünkü son umutlarıydım onların…son istemsiz hayatları bendim neden yanımda durmasınlardı ki…durdularda…dura dura durağan bir öğle yemeğinde en tatsız yemekleri yediler tarafımdan hazırlanmış olan…çorbalar ılıktı…sütler ılık…ara sıcaklar da bile bir isyan…ana yemek çoktan diskalifiye edilmişti bile..buna rağmen yüzlerindeki o pis mutluluk halini bozmadılar…bozamadılar nasıl bozsunlar ki…ben onların sonra çok sonrasıydım…hani ne mutlu ne sıcak bir bekleyiş birisinin senin için sonra çok sonra olması…ileride bekleşen bir şeyler var …geçmişe hem de geleceğe inatla tüküren ve de yine hınca hınç topraktan inatla çıkan kış solucanları gibi bile değil…bekleştiler…biliyordum çünkü hepsi yanıbaşımda,benim büyük  hareli ceviz soluyan masamda yaşandı…sonra çok sonra olmamı ne de çok sevenlerin kurduğu bir dernek…hepsini eninden ve de boyundan öpebilirdim…ilk aşk gibi kucaklaya kucaklaya o ilk devinime hazır ve de nazır bir bakışla umut saçabilirdim…ama yapmadım,yapamazdım da…ağrıyan ve de gölgeler bulanan bavullarımdan bahsetmiştim size …nasıl olsundu ki…olmadı da…biliyordum sonra çok sonra olabilecekken hepsini öldürdüm …kucaklamak ve de öldürmek çok yakışıklıydı ondan dedim bunun adı böyle…kucakla ve de yakıştır …yakıştır ve de öldür…kanat ve de yine o melek kanatlarını giydir kollarına…kollarında ölüme yakışan kanlı kanatlar…kollarında inceden sızan tüy gibi hafif, gece gibi derin kanat boşlukları…evet evet boşluk demişlerdi ilkin adıma…hiç sevmemiştim .…nasıl sevsem ah nasıl sevsem diye düşünmüştüm on gece üst üste ..sonra bana bir ışık verdiler….dediler boşluğun bu ışıkla büyür …sen her gece o ışığı boşluğa daldır…boşluğuna daldır gerisi gelir sonra o boşluktan solucanlar çıkar seni büyütür ışık da seninle o boşlukta sevişir dediler…bende öyle yaptım …26.gecenin sonunda denilen oldu ve de boşluğumdan solucanlar tüm güçleriyle doğdular..ve de benim adım benimle boşluk kaldı…boşluk adım gibi oldu…boşluk elimin gölgesi…o büyük yaratıcı gibi beni, benimle baştan yarattı…tüm yaratılanların en ürküncü ve de yeni bir doğuma bile şaşkın gölge kokan bavulların sahibi…evet boşluk dediler benim adıma ve de ondan sonra tüm apartmanlar kendi boşluğunu keşfetti…görenler yine benden bildiler…tapınasıcalar…tapınmayın durun demeye kalmadan kendilerini yüksek bir aşkla ona karşı raks ederken buldular…sevinçli bir öğleden sonrası yemeği yenide nüfuz etti ..ama beni masam olmadan hem de bensiz…düşünebiliyor musunuz bensiz…çok kızdım….çokça korktum…bavullarımda hala kanlı gölgeler vardı…biliyordum bitirecektim …biliyordum bensiz hiçbir işe yaramazdı o apartman boşlukları…bensiz gölgelerini bile taşıyamaz,merdivenlerinden aka aka durulmazdı gölgeyle karışık ruhları….her kapıyı çaldım…her açana benim adım boşluk unuttunuz mu beni dedim…beni görenler ilkin ruhsuz ve de kıpırtısız baktılar yüzüme sonra sonra hatırladılar…ama yüzleri ekşidi hepsinin…elimde bahara ait taze tomurcuklar ve de iyi öğleden sonrası yemekleri bile olsa  yine de sevmeyeceklerdi  beni artık…o an anladım…o an, sonra çok sonra oldum yine..içimdeki boşluk gitmişti…adım boşluktan, yine sonra çok sonra dönüşmüştü…biline biline bilinmeyeni oynadım…içimde ne varsa her şey gitmişti…asıl boşluk bu muydu…bunu mu sevdiler …o zaman neden adımı boşluk koydunuz,neden adımı bununla özdeş kıldınız dediğim gecelerin sayısını unuttum…tüm bavullarımı boşalttım yere bir sürü kanlı gölge düştü..bir sürü gölge adımı haykırıyordu..kahkahalarını duyabiliyordum…benimle alay ediyorlar,elleriyle gözleriyle her şeyleriyle üstüme geliyorlar,duvarlara sıkıştırıyorlardı beni…bavullarımı alıp apartman boşluğuna kaçtım…apartman boşluğu gözlerini açtı….uykudan uyanmış gibi gözlerini kırpıştırdı…bana  “sonra çok sonra, adını geri al” dedi…sonra gözlerini tekrar kapattı…bağırdım aç gözlerini ne olur aç nasıl ama nasıl olacak dediysem de açmadı…tüm duvarlarını elimle yokladım…herhangi bir kapakçık,herhangi bir kıpırtı aradıysam da nafile düştü çabam…sonra çok sonraydım hala…ama yine o boşluk olmalıydım…bavullarımı korka korka açtım…içinden hiçbir gölge çıkmadı…sevindim…tam geri kapatacakken birisinde bir silah gözüme ilişti…silah,düşünebiliyor musunuz bir silah…ürkekçe ama yine de kendimden emin o soğuk makinayı elime aldım…kullanmasını bilmiyordum ama ne gerek vardı…hem nasılsa ben hala sonra çok sonraydım….bilmem gerekmezdi..adımın yanına iliştirebilirdim bunu…adımın aynısı gibi soğuk bir makine oluverirdim…altı kurşun saydım…altı kurşunla tüm onları öğleden sonrası yemeğine çıkarabilirdim…öyle de yapacaktım…biliyordum bu bir oyundu…biliyordum çünkü adımı geri alabileceğimi inceden sezmiştim…tüm kapıları tek tek çaldım ve de her açanı o boşlukla tanıştırdım…5.kişide boşluğumu bana geri verince tamamlandım…artık sonra çok sonra değildim…yine boşluk olmuştum..hem de yeni pırıl pırıl bir boşluk…merdivenlerden gölgeler akıyordu…merdivenlerden gölgeler sızıyordu…ayaklarımın altından inceden aka aka ilerliyor, beni yeni bir doğuma hazırlıyorlardı…tüm bavullarımı doldurdum ve de apartman boşluğuna veda edip kendimi asıl olana ya da asıl olmayana ya da adına her ne deniliyorsa oraya attım…asıl geceyle ilk o zaman tanıştım…asıl geceyle ilk o zaman konuştum…15.günün sonunda bana  “adını geri almışsın boşluk” dedi..sığındığım gece adımı söyledi…içim ışıdı...içimde yine bahara ait taze tomurcuklar yeşerdi…tüm o gölgelerim olsa onlar bile sevinirdi buna biliyorum ama onları geceye vermiştim…karşılığında da o bana adımı söyledi işte…biliyorum hepsi benim içindi..yaşamaları benim için…ve de o bavulların içinde gölgeler adım için…o boşluk için…pırıl pırıl bir boşluk içindi…


GRİ TAVANLI BİR ODA



Gri tavanlı bir oda düşünün, ve o odanın içini kendinizle doldurun…

İnce küçük bir sıvı gibi ..yani akışkan ve de fazlaca hünerli…zevk ve tecrübe ile bileşkesini tamamlamış bir sıvı ..ve de bu bileşke uğruna türlü kırmızıyı kurban vermiş bir sıvı.. ilkin o sıvının tüm benliklerden geçtiğini düşünün …tümünü bir amaç uğruna öldürüp, içinden geçtiği ruhlara başka bir hayat verdiğini ve de böylece herkesin kutsanmış bir aziz gibi oradan oraya savrulduğunu düşünün …ya da düşünmek de ne kelime, bizzat görün…gözlerinizi gri tavandan bir süreliğine ayırıp az ileride ışığın yanında birbirlerine sokulmuş şakın şaşkın duran o insancıkları görün…onların nasıl da iç içe geçtiklerini, ve de ilk kıvrımda nasıl da kopacaklarını, ve de alt üst olup ince bir sıvı gibi bu hayatın kanalizasyonlarından akacaklarını hissedin…çok mu rahatsız edici tüm bunlar…tüm bu insanlar tiksindirici mi …o zaman kendinize korunaklı yeni yeni küçük evrenler yaratın…içine hiçbir aklın öngöremeyeceği türden zehirli yaşamları kusun….zehirli yaşamlara sunacağınız aklı başında  panzehiri yüksek insanlara çıkartın adınızı…ve de kendinizi ve tüm bu olanları ve de tüm bu  geceyi ve yaşanmış ve de  yaşanacak olan tüm gecelere tiksintiyle bakın… yanlarından uzaklaştığınız insanlara tekrar bir bakın…evet tam da şimdi bir yılan gibi içinize kadar sokulmuş adına  aziz dedikleri insanı görün …ellerini ilahi bir kudrete kaldırır gibi yapan ama yine de bundan bile bir sonuç çıkarma edasında olmayan bu insana gizliden gülümseyin…evet gülümseyin ki adını bile unutsun ve de size hiçbir maddede olamayacak kadar hafif ve de duyduğunuzda sizi kaskatı yapan bir gölgenin hiç gidilmemiş, ve hiçbir güneşin yakmadığı o etnik coğrafyaları anlatsın….ona adını sorun…bilin ki bilemeyecek…bilin ki gökyüzünün  bir yerinden elleri boşluğa çakılmış…ama onda inatla ve de hınca hınç bir  kudret arayışı…ah ona tüm bunlar nedensiz deyin…tüm bunlar daha önceden yaşandı…ve de tüm bunlar başkalarının kabusu bile olamayacakken tam da burada,  şu anda gerçekliğinden şüphe götürmez bir şekilde yaşandı…yaşanıyor…tüm bu hayatın gizli saklı öngörüleri, kimyasallarla karıştırılmış bilinç dışı bir aklın anlık öngörüleri….rüya bilmecesi….aklın bir anlık sapması ve de yine o aklın en keskin yarlarından atlayan insancıkların en delisi… en koyusu….en kırmızısı…en senden olanı…senden en ayrıksı olanı…görüp göreceği sadece bu olduğuna kendini inandırmış ve yine bu yüzden yüzünde en sessiz gülümsemesiyle ötede duran… görün ellerinizle ve de tüm o gururlu aklınızla…sarmal bir yay gibi sizi çepeçevre saran o ritmik dansın kafafonik gürültüsüyle…     görün çünkü hepsi yaşandı.. görün çünkü hepsi yalansız bir gerçeklikte oluyordu…ve de tüm bunlar kendi kaosunu yaratırken her şeyi alt ediyordu…biliyordum o ince sıvı akışkan bir yalnızlıkta ilerliyordu….hepsi, bir tek ona çıkıyordu…ve de yine o ruhla aydınlanıp sonsuz bir törenle birleşiyordu..

ilk kurban bir erkek ve bir kadındı …çünkü bir erkeğe en çok yakışan acıysa, bir kadına da en çok yakışan kırmızıydı…doğuyorlardı ve de doğup ağlayarak o ilk hünerlerini geliştiriyorlardı…acıya doğup yine ona dönüşecek olan bir gezegenin ilk nefes alışcısı gibiydiler.. bunlar da aziz olamazlardı  ve  bu her hallerinden beli oluyordu.. ve yine bu yüzden oradan oraya savrulmaktansa birbirlerine savruldular… bu bir kandırmacadan ibaretti ama bilmiyorlardı.. bilmiyorlardı çünkü  çoktan  ruhlarına girilmiş, üstlerine gidilmiş ve de fazlasıyla onların yarattığı bu gerçekliğe bulanmışlardı…korkmuyorlardı ses etmediler bile .. sadece sessizce o törenin gidişatına uyum sağladılar.. çünkü onlardan istenilen buydu.. çünkü bir kurban kırmızının gerçekliği kadar gerçektir.. çünkü tüm kurbanlar acı çekmeye bayılır…çünkü tüm kurbanlar kırmızıya bayılır… çünkü tüm kurbanlar ölmemeye değil ölmeye bayılır...çünkü tüm kurbanlar onu öldürecek olana bayılır…içten içe hep bunu ister…zevk acıyla açığa çıkar….ve de acı ölümü kutsar ..ve ona yeniden hiç tadılmamış yeni yeni yaşamlar sunar…

tüm bunlar oldu çünkü siz oldunuz…tüm bunlar gri tavanlı ve de sadece loş bir ışığın aydınlattığı o bu odada yaşandı…biliyordum çünkü siz biliyordunuz…evet yaşandı çünkü siz yaşadınız…ben her adımında bu dünyanın gizliden ve de sessizce bu ilahi törene uzaktan bakanı oynadım… ellerimde en masumundan bahara dair taze tomurcuklarla…ve de güzel olan ne varsa işte, güzel diye nitelenen ne varsa tam da onlarla gelmiştim…zıtlıkları yaratanın yine o zıtlık olduğunu bildiğimden ve de yine bu zıtlığın, yani iyi ve de kötünün, güzel ile çirkinin içinden çıkan o ayrıksı tadın dillerde yarattığı o derin karmaşadan ilham aldım…tüm bunlar bunun ince bir yansıması gibiydi….çünkü biliyordum bu gri tavanlı oda eşsiz bir birlikteliğin ürünüydü…tanrıyla kurbanları arasında yaşanan o ilahi komedya gibi, tanrının onu inkar eden masum çocukları gibi, tanrının gölgesine tekinsiz bir huzurla yaslanmış duran azizler gibi, sana tanrının adını söylediğinde bilinç dışı bir şekilde tam da ona dönüşen çocuk tanrılar gibi, hepsi bu odada yaşandı…birbirlerine sarılmış ve de birbirlerine muhtaç olduğunu düşünmekten başka bir şey düşünemez hala gelen insancıklar, birbirlerine sarılmış ve de gerçek gerçek diye inleyen ve de yine bu inatla doğan ve de yine bu inatla ölecek olan tüm o tanrılar…tanrı çocuklar…çocuk tanrılar…o tanrıların sessiz ama içten içe huzursuz azizleri…o tanrıların azizleri…hepsi ama hepsi bu gri tavanlı odada ellerinde abaküs gün sayıyorlardı… tüm tanrılar insan boncuklarını sayıyorlardı…. türlü türlüsü ve de en gizlisinden en bilinenine kadar hemen hemen hepsi, sayıyorlardı.. ve de saydıkça gün biriktiriyorlardı…ve de biriktirdikçe ölüyor ve de öldürüyorlardı…ince akışkan bir sıvı gibi insancıklarını sayıyor ve de onlardan gün biriktiriyorlardı…azizler de onların resmi muhasebecileri gibi ellerinde siyah defterleri kayıt tutuyorlardı…bir insan…iki insan …üç yüz altmış beş milyar insan …insanlarda bir köşeye pusmuş ya bu durumu kabulleniyor ya da tüm ruhlarıyla direniyorlardı….bunların hepsini gördüm…çünkü siz gördünüz…çünkü bunların hepsi sizin yanıbaşınızda oldu… birdenbire ama şaşmaz bir ritimle her gece sizin gri tavanlı odanızda oldu tüm bunlar…

şimdi sizi aydınlığa mı çıkardılar ….ilkin gözleriniz mi yandı o kızgın ışığın altında…şimdi ne yapacaksınız anlatın bir de ben dinleyeyim sizden …anlatın tüm bu olanları ve de tüm geçmiş  ve de tüm geleceğe ait hikayelerinizi…masallarınızı...anlatın, sizi dinlemeye de odaklandım şimdi…şimdi ne yapacaksınız tüm o solgun gülüşlerinizle…size gerçek gerçek diye inatla söyledikleri o amaçsız sözcüklerle…anlatın…gri tavanlı odanızı, o gri tavanlı odanızda yaşanmış ve daha da yaşanacak olan binlerce görüntüyü ve de o görüntünün zihinlerde açığa çıkan kozmik akıl sapmasını…anlatın, lütfen bir kez ve de yavaşça tıpkı yaşar gibi en ince ayrıntısına kadar sektirmeden her şeyi bir güzel anlatın…

Gri tavanlı bir oda düşünün, ve o odanın içinde kendinizi bir sabah ölmüş  bulun !











Ellerinden gökyüzüne çakılmış


Bomboşluğu yazıyorum...boş kağıdın boşluğunu yazıyorum..içimize işlemiş ne varsa onu,silüetlerin gözlerimizi nasıl da kamaştırdığını yazıyorum...sessizliği ilk bozan kimdi onu yazıyorum....yazmak ve de yazmaya söylenmiş tüm tümceleri yazıyorum....elimizle bulduğumuz gibi nasıl da kaybetmişiz onu yazıyorum...ilk görende kimmiş kaybettiklerimizi, onu yazıyorum...hoş geldiniz ve de hoş buldunuz nasıl da istekliydiniz görmeye halbuki biz hiçbir şey demeyeceğiz, onu yazıyorum...belki de sadece tekiladan önceki tuzu ve de tekiladan sonraki limon mayhoşluğunu yazıyorum…

bizi yazıyorum,hani çok gayri resmi fotoğraflarda adı geçen ve de tüm sıraların  sonuna gizliden yer etmeye çalışmış ve yine bu yüzden yüzleri silik,elleri silik,gözleri silik olan ve yine bu yüzden tadı hep acımtırak  kalacak ve yine bu yüzden şiirselliğinden dem vura vura ilerleyip yine birden duran,bizi yazıyorum… çokça tekil gidiş senaryosunun gizli kahramanları olabilecekken, ellerinden gökyüzüne çakılmış ve de suskun yüzleriyle kucaklaya kucaklaya ölebilirliliği yüksek rakımlı bir atlayışa meyil eden bir havada dolanan bizi yazıyorum….çokça öyküde anlatılan ve de o öykülerin en karanlık yanında adı geçince birden korkunç sesler çıkarıp inleyen ve de yine o iniltilerin herhangi birinde adlarını söyleyebilme cesaretini kendilerinde gören  ve de yine bu yüzden o isimlerin dudaklarında yarattığı esrarengiz görüntüsüyle ne yapacaklarını bilemeyen bizi yazıyorum..çünkü tüm bunlar dillendirilmeliydi…çünkü ne kadar suskun görünürsek görünelim yazılarda gizli bir güç vardı …bunu hep bildik çünkü konuşmanın karşılığı susmak olmuyordu bazı zamanlar…biz her karesinde dünyanın tam da o  sonlar adına düşündük…ve yine bir son gibi yaşadık…biz, son karesinde dünyanın o sonu görmekten korkan zavallılara hiç benzeşmedik…çünkü aristokrasi olabilecekken fena halde sarhoşluktan kırmızı ayakkabıları kaçırdık….tokalı ve yandan geçmeli,önünde de bir metal parça olanından hani…daha ne kadar durabiliriz ki günlerin ötesinde bir şeyler varken hele…adımızın yankısını solmuş bir sıcaklıkla saran ve de bizi isimsizlere gebe eden…ve de geceleri gizliden giden,sabah olmadan,”onlar” daha uyanmadan usulcana yanlarına uzanıp hiçbir şey olmamış gibi yatan…!
                                                                                                                                          
İşte yine burada başka başka bir anlama bürünebilirdim ve adına yakıştırdığım onca sözcükler soluksuz kalabilirdi…ve de adına sessizce ağıtlar yakan bir büyücü edasında olabilirmişim gibi şimdi… bunca sene, buna zaman, bunca zamansızlık…hepsi gördüğün gibi işte ..hepsi bildiğin gibi ilerleyen bir ansızlık önsezileri olabilirmiş gibi de gelebilir kulağına…kulağına ismimi mi fısıldadım, nedir bu yakarış senin tarafından ?..ağlayabilirsen eğer gözyaşı dediğin güvercine dönüşecek şimdi…ve geceler boyunca bir yakarı halinde başıboş gezinen biçare olacak…bak ben adına yakıştırdığım onca tümceyi bu gece yakmaya yeltenen küçük bir çocuk gibi,bürünebildiğim ölçüde kendine susanı oynayacağım…evet yine cümleler kısa ve de tekil yalnızlık senaryosu gibi başıboş bırakılmış …işte diyor bu da bir başka başlangıcın sonu olabilirdi ama görmeyi en büyük idea sananlara gebe olmuşuz..o yüzden doğum sancıları çekiyoruz alabildiğine..ve de yine o yüzden sessizce büyüyor, büyüyoruz…şimdi ben eski bir ev misali hani yürürken ahşap kendine öykünüyor ya tam da öyle bir şey gibi, sessizce ve de çıplak ayaklarımla usulca yürüyor gibi böyle sana doğru geliyorum…lütfen çıplak ayaklarını açığa çıkar yine…!
şimdi sana eski bir ev kokusu,ahşap kokusu tattırmak da vardı…ama ola ola bir başka tekerleme gibi yuvarlandım işte..öylece yıllar geçti  …öylece yıllar geçecek mi….bir başka kokuya bürünmek istermiş gibi ve de yine o kokunun vücutta yarattığı tanrısal ve biraz da mistik bir koku gibi olacak mı tüm bunlar…uzun uzadıya yere serilebilseydim keşke..senin o çıplak ayaklarına fetişist bir açıdan bakabilmeyi özlemek adına belki…hepsi bunun için de olabilirdi..gerçekten eski bir itirafname tadında ve söylenecek sözlerin ağırlığıyla ve de o kokunun mistik dekadansıyla uzun uzadıya yere serilmek…evet evet yine dediğim gibi oluyor işte…evet evet bu başka bir açıklaması dünyanın…en kılcal damarlarına oksijeni vere vere sonunu görmeyi istemek böyle işe yarıyordu işte…sonra  tensel bir açıklaması oluyordu her şeyin..çünkü bir başka dünya özlemi çekenler ve de bunun gerçekleşmesi için savaş veriyormuş gibi görünenler baya bir yanılıyordu ..çünkü bu koca bir idea olarak kalabilecekken ve de biz buna öykünüp ve de gece şarkıları gibi usulca geliyorken ve de yine biz bunu sevebilecekken,onlar bunu gerçeğe dönüştürmek fikriyle boğuldular…ama demiştim onlara gerçek dediğin güvercin gibi bir şey, neden onlara olmadık hayaller kurduruyorsun ey tanrım ! …koku demiştim,her şey senin çıplak ayaklarının yüzünden sanırım çünkü çıplak ayaklarınla hayaller kurdu tüm insanlar…çıplak ayakların yeni bir dünya özlemini fişekledi baya  baya..ama demiştim ben onlara,bu olsa olsa güvercin özleminden ileri gelen bir ansızlık bütünü…fena halde karmaşık olup çözülemeyecek bir halde gezinen bir koku gibi de değildi bu halbuki…neden sonunu görmek istediler ki ?…hem onlara adı sanı konmamış bir hüzün vermemiş miydik biz…daha ne isterler ki…daha neyi neyden çıkaracaklar ey tanrım ! biraz musiki ver bize de görebileceğimiz bir son yazalım tüm bu insanlara…çünkü inatla ve de hırsla istedikleri bu “onların”… ama inatla diyorum ki ben, tüm bunlar bizi çepeçevre kuşatan "onların" eseri...çünkü bizi bilindik bir sabaha hazırlayan yine onlar...ve yine o sabahla bizi öldüren,ve yine o sabahın tüm suçunu bize yükleyen yine “onlar”…çünkü bizi akışkan bir gece sevdasına izin vermeyenler de yine onlar...tüm suç onların diyecek kadar çocuğum hala...tüm suç onların diyecek kadar mahalle arası macunlarından yiyorum hala...bu bir bezginlik ve de bitmişlik de değil ...bu hiçbir şey bile değil ...o kadar diyorum ki sana şimdi bu olsa olsa ansızlık işte...hayat üstüne edilen onca cümle nereye gidiyor...bir de turuncu japon balıkları hemen ölür derler...biz  yaşatmıyor muyuz  onu fıskiyelerde...parıl parıl akıyorlar işte su niyetine....bilineniz biz ...ve de bilindik birinin  esrik gölgesiyiz sadece…ellerimizden gökyüzüne çakılanız biz..hala neden bunca kelime…hala neden inatla onca cümle sancısı…işte “onlar” dedik çünkü son en çok “onlara” yakışıyordu…ve bu da o sonun, sonunu görmeye inatçı zavallıların işiydi…bildik biz…hem de tüm bunları bir gece bildik…şimdi ne söylesek eksik ve de fazla kalacak biliyorum…biliniyor olmanın verdiği iç huzur ve de aynı derece insanı yakan iç sancısı gibi bu da…en iyisi şimdi biz tüm  varlığımızı yine varlığımıza armağan edelim...havai fişeklerle karşılasınlar bizi ve de rahipler kutsasın...vaftiz suyundan içelim kan kana ...vaftiz suyumuzu ayaklarımıza döküp parmak uçlarımızı yalayalım...peder kalp krizi geçirsin..tüm “onlar” kalp krizi geçirsin …tüm ambulanslara çarpalım..hemşireler çılgına dönsün...ellerinden işlerini alalım...biz yine vaftiz suyuna çorba, içine kıtır ekmek olalım...biz yine bize gebe…bizi bizden doğurup,bizle yıkayalım ..teneşirler paklasın bizi.. musalla taşına yatalım da gömsünler bizi..solucan krallığını kuralım toprağın altında...solucanlarda bir telaş..solucanlarda ilk yağmurun keskin örgüsü...yok olalım ama hiç de olmayalım..bilelim zaman gelecek..ama zamanı leblebi tozuna karıştırıp mahalle arası bakkallarında satalım...bütün çocuklar zamanı kussun zamanla...zaman aşılasınlar ..leblebi tozu macuna dönüşsün,dedelerin sattığı şu renkli olanlarından hani...bilelim bir son vardı diye...diye diye denenmeyecek olalım...toz olalım yine..toz..ve de bitik ülkeler çağında iki yitik ruh...olalım !

ellerimizden gökyüzüne çakılanız biz..hala neden bunca kelime…hala neden inatla onca cümle sancısı…doğur ve bitir bizi…doğur ve bitir bizi…doğur ve bitir onca olağan “onları”…!



Görüntü


Görüntü,görüntüler…birbirinin içine geçmiş inceden sızan kesik ama güçlü görüntüler…birbirine aldırmaz ama bir o kadar da birbirinin tutku esiri görüntüler…tek bir kıpırtıda anlaşılacak kadar safça bir iyiliğe tutunmuş ama onunla ne yapacağını bilemeyen birinin görüntüsü…bu benim görüntüm mü ? yoksa bu sen misin ? ellerin mi şaşıyor şimdi hadi anlat biraz..gözlerin mi susuyor tüm bu gördüklerine hadi gör biraz…neden diye sorarsan sana sonunu söylerler…ah yakın bizi geceye..eski bir ritüel gibi kurban edin bizi geceye…şimdi mi diye sorarsan sana efsanelerden,masallardan bahsederler…hadi şimdi kandır aklını…boya geceye…pastel bir siyah geceye akışkan bir sıvı olarak ak…ben biliyorumlarla başlayan o kesif cümlelerin ve hiçbir sonuca bağlanamayacak ama  duyduğunda yine de içini birden kıpırdatacak kadar çocuksu ve o saf halleriyle gelecek olanlara şaşırırmış gibi yapanlara inat kurduğun cümlelerin…cümlelerinin sonu olmuyor …ah yine o sonu tatmamak içinse bu baştan yazılmış ve oynana oynana eskimiş taşlarına öykündüğün o sek-sek oyunu gibi…hani mermerden köşeleri yuvarlatılmış taşların vardı senin,sırf o sek-sek oyunu için yaptığın…evet evet köşeleri yuvarlatılmış…hayatı tıpkı o sek-sek taşına benzettiğinden olsa gerek ve hayatı tıpkı o yuvarlatılmış taş gibi naifçe yaşamayı isteyecek kadar özenle sakladığın sek-sek taşların…cümlelerin sonu yok ki…neyin olsun..istemiyoruz hayır bu değil ki…bak şimdi görüntüler sızıyor içeri…bilindik, yani tüm o aklın hepsini bildiği ve yine aklın, o çok akıllı aklın içinden süzüp sana kadar ulaştırdığı görüntüler…ama yok ki …bildik mi ki bu da bunun eseri olacak kadar…ve o burjuvazi ve de o aristokrasi müzelerinde gösterilecek kadar sanatsal bir değeri taşıyan tablolar gibi olursa bu görüntüler şaşırır kalır insanlar bize…bak diyorum ki senin görüntülerin pastoral bir öğleden sonrası resmi gibi…hani ortaçağ düşkünlükleri ve de kırmızı şarap tadı gibi bir şey olsaydı bu belki de içilecek kadar olurdu…ve de kana kana susuzluğumuzla içerken biz bu öğleden sonrası resmini, çokça heybetli ve de çokça karanlık bir resme de dönüşebilirdik…ve yine asılı kalırdık zamana…çünkü ölmüyor işte…ne yapsan ölmüyor..ölmüyoruz…çünkü inatla son yok diye bağırken sen, ben taa en tepende dikilirken sana tüm bunların aslında hiç yaşanmayan bir ansızlık önsezileri olduğunu ve tüm bunları zamanla unutabileceğimizi ve de sonun aslında tam da bunun içinde saklı olduğunu anlatabilirdim..sen,adına delirium dedikleri benimse adına senin,senden çıkması olarak algıladığım o anlarda bile bunu düşünmedim..çünkü öğretilenler asıl o son içindi..çünkü o görüntülerin adına halüsinasyon dediler..yok bir şey demişlerdi …sana uyu bile dediler…bak işte o efsaneler tüm bunların bildirisi gibi…yani olanla bitenle ve de onların arasındakilerle gelmişlerdi sana…ve de ellerinde sana deva olacak bitkiler…bitkiler ellerinde ve sessiz gölgene deva olacağını düşündükleri sanatsal çağrışımlar…yok bu da değil biliyorsun..çünkü sen hazzın o muhteşem gölgesine tek elle görülmeyen boyalar sürdüğünde bunların hepsini çizeceklerdi… siyah boyalarla kapatacakları yazılar gibi ve de o siyah boyalarla senin üstüne üstüne gelirken, senin eski bir oyuncağa sarılır gibi bana sarılacağını da tahmin edebilirlerdi..son, sadece eski bir tahta oyuncakta kalabilirmiş gibi…ama  sen inatla o oyuncağın en eski parçasından ,en eskimiş parçasından yeni yeni yüzler yaratırken ki heyecanını bilirler miydi..çokça kaotik bir bütünsel ve de tinsel bir varoluş açısı gibi bu…ve yüzüne çizdiğin o boyalar gibi şiirseldin sen…yoruluyor musun ki, anca senin yokluğunla anlaşılabilir bir yüz takındın kendine…çünkü çünkü çünkü biliyorlardı son yok dediğin her an kendilerinden geçeceklerdi …çünkü biliyorlardı sen her öğleden sonrası o gökyüzünü seyre daldığında bunun esrik bir anlamı olacaktı..korkuyorlardı biliyorsun..ama senin aldırmaz görüntünün ardındakileri görebilecek kadar senden çalmadılar…yoruluyor musun ..yoruyorlar mı seni..hadi söyle onlara…halüsinasyon de onlara rahatlasınlar ..tamamen tehlikeli aklın sarhoşluğu de onlara da  rahatlasınlar.. kendilerini iyi hissetsinlerki sonu görsünler…görüntülerin kaynağını araştırmak ve de derin uyku anında senin yüzünün aldığı her şekle binbir türlü anlamlar yükleyip yine o anlamlarla seni boğmak istedikleri günü hatırla…ama sadece bir kere hatırla ve unut…senden söz açmak istiyorum ben hala,unut…ki ben her öğleden sonrası senin o gökyüzüyle olan eşsiz dansını seyre dalarken,ve seni binbir hayranlıkla izlerken sana yakışan bir anı olmak istiyordum…çünkü tüm o şeytan uçurtmalarını sevdiğin gibi…ve de gökyüzünde onu yapan ne varsa ona hayranlığın gibi benim de sana olan hayranlığımın başka başka açıklamalarını arıyordum…tüm o görüntülerinin ardında seni sen yapan ya da senden hariç başka başka açıklamalarla senden söz açan her şeyde mümkün mertebe görmeye çalıştığım onca şekillerle benzetebilmek isteğimi kamçılayan sözcüklerine takılıyordum..çünkü kamçılıyordu beni…çünkü kamçılıyordun beni..ben fütursuzca ellerimi iki yana açıp o kutsal acıyla başım dönene kadar senin bana bunu yapmanı bekliyordum…ellerimi iki yana açıp senden doğacak o kutsal ışığı tüm vücudumda hissetmek istiyordum..hadi onlara sondan bahset de gidelim artık…geç olmadı mı geceye …geç olmadı mı artık…hadi onlara istedikleri bir son hazırla…çok iyi bir adamın tüm hayatı boyunca iyi bir insan olarak yaşadığı ve de iyi bir insan olarak öldüğü o hikayeyi anlat…kendilerini iyi hissetsinler…iyi sadece bu kadar yalıtılmışsa ve de insanlar inatla iyi iyi iyi diye sinirli sinirli haykırıyorlarsa şüphe duymazlar mı…biliyorsun sende, iyi sadece buna yarıyor işte…daha net görüntüler mi elde ettiler şimdi…daha çok iyi …daha çok iyi …ah unutturacaklar sana bak ben sana söylüyorum…çünkü beynin iki lobu da sürekli iyiye konuşlanmış…nedir bu iyi nedir hadi artık söz açma onlardan…senin o parlak görüntülerinin sırrını soracaklar sana ve de seni tüm çıplaklığıyla saran ışığın kaynağını arayacaklar ve de tüm arsızlıklarıyla soracaklar sana…hadi tüm bunlara tanrı de de  kurtulalım ..tüm bunlara tanrı de ki bıraksınlar bizi…çünkü son dediklerinin karşılığı olsa olsa tanrı olabilirmiş gibi onlara…ve de seni saran tüm o sözcükler olsa olsa tanrıdan çıkmış gibi…şaşırıyorlar değil mi hala…şaşırıyorum ben hala, ki ellerimde  senin boyaların dolaşır…iç içe geçmiş görüntülerin vücutta şekil bulmuş hali gibi ….elime çizdiğin tüm o şekillerin bendeki hali gibi…mağara duvarlarına çizilen tanrıların şekilleri gibi…

gitmeliyiz…hadi tüm bunların aslında olmadığını söyle … kurtulalım onlardan…şimdi sana küçük kırmızı haplar verecekler…kurtul onlardan..

 Görüntü,görüntüler…birbirinin içine geçmiş inceden sızan kesik ama güçlü görüntüler…birbirine aldırmaz ama bir o kadar da birbirinin tutku esiri görüntüler… görüntü,görüntüler bir mağara duvarında senin ellerime çizdiğin tanrının görüntüleri…








gözlerim yarı belime kadar çıplak

Çıplak…çok çıplak…yan koltukta çıplak..elleri hafiften birleşik birbirine…ayaklarını uzatmış…ayak tırnakları çıplak…karşımda tüm tanrısallığıyla ve de yine o tanrısızlığıyla çıplak…gözleri yarı beline kadar çıplak…gözlerim yarı belime kadar çıplak … hele hele bu çıplaklık tam bir yangın yeri… serinlik değil,inan daha çok yangın yeri ... yanmalı ve de tutuşmalıyız çünkü o hep anlatılan paralel evrenler gibi oluşumuz da bundandır...anlatılanlar bir tek o otobüs duraklarındaki ilanlara da benzetilebilir ve de küçük taşra kasabalarındaki o belediye hoparlörlerinden ölüm haberleri okunabilir bize ve bizde herkes gibi kayıtsızlık örneği göstermeksizin usulcana ama sıkı bir aidiyet duygusuyla o sese yönelebiliriz … ne anlattığına inanmazlar ya hani insanlar,neyi anlattığı değil de o sesin büyüsüne kapılırlar ya insanlar onun gibidir bu da...kimse göremeyecek kadar yakınımda olsan anlardım bu serinliği çünkü üzerimize yapışan olsa olsa çiğ taneleridir derdim..üşürsün ya hani yavaştan sıcacık bir battaniye gibi ben üstünü örterdim kendimle ...çıplaklık burada ne hoş duruyor değil mi ..serinlik burada ne kadar da hoş duruyor değil mi...sevgim büyüdükçe yangın da artıyor çünkü delice seviyordum ben bu hali ve de unutulmuş ya da unuttuğumu düşündüğüm nice güzelliklere gebe olacakmış gibi yine bu çıplaklık… çok çıplak … ayak tırnakları çıplak … gözleri yarı beline kadar çıplak…gözlerim yarı belime kadar çıplak …gece doğuracaktım ben, bir de erkekler doğuramaz derler…doğurdum işte seni ! görsün tüm evren…görsün tüm insanlık…doğurdum seni ve de sen doğdukça ağlamadın...doğdukça içimden geçtin ve de o yeni evrenin ilk nefes alışçısına gülümsedin…bana gülümsedin ! ve de evren kendi içinde yeni bir paralel evren yarattı ...evren bizim için başka başka ve daha yaşanır bir evren yarattı !

hikaye kahramanlarımdan araklaya araklaya kendi hayatımızı kurabilir miydik ki...bu da herhangi bir öykünün,herhangi bir yerinde geçen bir ansızlık mıydı yoksa… eğer öyle ise üzülür müydük ki buna birden...sevinir miydik yoksa yine de tüm öyküler bizi anlatıyor işte diye…yine de tüm öyküler bizden dem vuruyor diye…ama yine de sana ayçiçeklerinden çekirdek toplasam fena halde inceliriz..o öyküler buna susmaz mı…o öyküler tüm bunları anlar ve yine başlarını hafifçe öne eğerek anladıklarını göstermezler mi bize…yine o öyküler tüm kelimelerini bize bir silah gibi doğrultup öldürmek istemezler mi bizi …ve yine o öyküler tüm kıskançlıklarıyla,tüm sinir hücreleriyle,tüm akıl,tüm bilinç ve tüm çıplaklıklarıyla gelmezler mi…öldürürler bizi ilkin kırılırız yine o naiflikten...kırılırız yine o çıplaklığımızdan ….eğer bu kadar inceyse ölmek ,güzel bir doğumun ilk habercisi değil midir bizim için..eğer bu kadar inceyse doğmak ne güzel bir ölümdür bu böyle…ölmek dediğimiz sezeryanla doğacak çocukların ilk isimleri gibi bir şey ...ki onlar çokça şarkı söylerler geceye hiç duymadılar mı...deniz onları çağırır hem bakın biz buradayız..biz buradayız görün bizi çağrıları yaparken ki ilk halleri gibi değil midir bu ...ama biz bütün çiçeklerimizle ve de o şapkalarımız dolusu kelimelerimizle...ama biz bilinmezi bir gizemden ötede tutup ilk doğumla ve de ilk nefes alışıyla bu dünyanın ...ama biz kelimelerimizle..hele hele şimdi sen...arkandan gördüğüm sen ve de o çıplak sırtının can alıcılığıyla ...! kelimeler yalnızlıktan türer bilirdik sadece...meğer değilmiş hepsi bu hele hiç değilmiş…

bu yalnızlık pitikare bir örtünün inceliğinden dem vurması gibi bir şey olabilirdi sanki şimdi…bu da nereden çıktı deme bana…ellerin kendi ritmik sesleriyle birleştiğinde bunu anca pitikare bir örtünün inceliğine yorabilirim..ve yine seni o naiflikle severim sanki…belki de seninle sadece piknik havasında olmalıydık...o hava yine çıplak…ellerin yine orada öylece çıplak..hani sen o çıplak ellerinle gelirsin …tüm o sepetler bile çıplak.. gelirsin.. ve de geldikçe dokunursun…. hani böyle tene dokunmak...temaşa ruhlara verilecek temaşa tenler...gösteri sanatı ruhlara sunulacak en içten trajediler gibi sanki..dokunursun…sen dokundukça ben içinden geçerim senin,sen dokundukça içine ayak basarım senin,balıklarımı yüzdürürüm içinde… gizlice yer ederim ve ellerim senin ayak izlerine değer…şimdi o kadar büyülüyüz ki biz, yalnızlıkla-sevgi...yalnızlıkla-sevgili..yalnızlıkla-insan,eş şimdi… birbirleriyle sevişen kelimeler...biri olmadan diğerinin öleceği,kuruyacağı ,biteceği kelimeler..şimdi o kadar sırdaş ki birbirlerine bunlar ,tek birbirleriyle oynayan başka kimseyi yanlarında istemeyen çocuklar gibiler..misketleri var..bebekleri var...bir de hep şeytan uçurtmaları...
tüm zıtlıklar çıplak şimdi…tüm zıtlıklar bizimle başka bir evrende çıplak ….mutlu bir doğumla ve de o mutlu doğumla ölecek olan tüm insanlar gibi çıplak şimdi tüm zıtlıklar…sevişirler şimdi ama hiç görülmemiştir yeryüzünde bunların dansı…serinlik değil bilakis sıcaklık yayacaklar evrene…o sıcaklık yayılacak yayılacak ve şeytanı doğuracak bir gün..çünkü zıtlıklar şeytanın işi ...bunu ezberleteceğiz seninle ..çünkü ayaklarını ters gösteren bir yaratık bunu vurgular ancak …bunu öğreteceğiz insanlara...zıtlık dediğin insana olur olmazları yaptıran ama yine de inceden en büyük zevkleri tattıran...ruhlar mazoşizm kokar ...çünkü acı zevki doğurur...hayal dediğimiz bizim için bir gerçek...gerçek yok dediysek de hayallerin var olduğu ölçüde gerçekler çünkü... kendinin zıttı yine içindeki o ruh..o tabaka...o boşluk..bizi var eden ama onunla ne yapacağını bilemeyen bir şeyin yansıması... aşağılara özenip yukarıdan bakmak gibi bu halbuki...tırmanacak bir yer varsa o yine aşağılaradır...atlarsın kanla karışık gözyaşı ...kesik kesik kanar ayağının altında toprak .."gidersen kim sular fesleğenleri,kuşlar kime sığınır akşam olunca" önermesinde de olduğu gibi...hep bunun için..düşmek belki de en iysinden bir yükseliş..ama med-cezir de var halbuki..ya tüm dünya bunun üstüne kurulmuşşsa bu baya baya spesifik ve de olumlu bir bakış açısı mı diyeceğiz..güldürmeyin ulan şimdi bizi..yok zaten yokluk ,güç bela ayakta işte deriz...kimsenin sözünü kesmeden ..naifçe küfür etmeye benzer yine de...ama oldu işte,akıl bir anlık saptı çemberinden işte deriz…


çıplak….çok çıplak … ayak tırnakları çıplak … gözleri yarı beline kadar çıplak…gözlerim yarı belime kadar çıplak…çıplaklığımızda gördüğümüz o evren çıplak…ve o evrenin tüm insancıkları kendi boşluklarında çıplak…


Yalnız bir adamım ben



Yalnız bir adamım ben..yalnızca esrik gölgesine tutunmuş ,yaşayan..yaşamak burada hiç de kelimenin karşılığını bulmuyor belki…burada yaşamak bayağı bir gölge işte…şaşkın şaşkın yüzüme çizdiğim renkli kalemlerin dili olsa da konuşsa..kırmızıyı çok sevmişti yüzüm…keza siyahı da öyle…içime attığım nice yangın yerini de sevmişti…şimdi böylece eski bir susuşa hazırlaya hazırlaya kendimi de attım …denizler kurudu tüm bunlardan..boya kalemleri silik…boya kalemleri o boya defterlerinin içinde bir yerde kilitli kalmış da göremiyormuşuz gibi…yalnız bir adamım ben …bunun zamanla bir ilgisi yok…bunun bir kişiyle ilgisi yok..yalnızlık zamandan ve de insandan da önce vardı bende..şimdi nasıl olmasın ki…yalnızlık eski bir toz bulutu…yalnızlık boş bir küme…alt kümelerinde de küflü bir şeyler gezinir …eski bir uyanış faslını geçmeliydim…ve de kendimi yine o olmamışlığa hazırlamalıydım…ama yapa yapa sadece buna üzüldüm…biliyordum bu bir oyundu…körebe,saklambaç gibi bir şey…biliyordum aslı vardı…olmalıydı ..olacaktı …kim saklanacaktı…ve de kim gözlerimi kapatacaktı o siyah tülle…bu bile yok…yok zaten yokluk üretiyor sadece…hiçlik bir yılan gibi sokulmuş yanıma…neredeydin dememeliydim…ama dedim..ilgiliymiş gibi görünmekten nefret ettim ama sordum..buradayım dedi…biliyorum tüm bu sorular lanetlenmişlerin başına gelenlerden dedi…anımsadım..anımsardım …anımsıyorum…biliyordu tüm cevaplar,zor soruların esiri…bende hiçbir şeye bir anlam vererek kabullenişe giriştim..ilkin çok zor oldu kabul etmeliyim…yalnız bir adam olduğumu itiraf ettiğim ölçüde zordu bu da…ama yaptım…yapmanın iyisi de kötüsü de olmazmış…yaptım işte…yapmalıydım..yapacaktım..yapıyordum binbir güçlükle benden istenileni…köle olacaktım tüm o balıklarıma…köleyi oynayanı iyice ezberledim…tüm hareketlerini,tüm mimiklerini…suratına yerleştirdiği tüm şaşkınlık ifadelerini…şimdi usta biriyim,şaşkınlık nasıl olur iyi biliyorum işte…yüzüme takındığım onca yüklü sıfatla ne yapılır onu da biliyorum…övün dünya benden..övün dünya bana …biliyorum…!

Sinsice gelen yine sinsice gittiğinde birden kalakaldım..halbuki buna da alışmıyor mu insan…alışmalıydım..alışacaktım..alıştım da…ama yine de birden yokluğuyla kalakalınca insan boşluğa düşüyor..bu da bir itiraf işte…bunu da yaz dünya…kurut yalnızlığımı da anla…bunu da anla dünya….işte bu da bir itiraf…seviyordum onu ..delice…sevmek sözcüğü ne kadar büyükse benden de büyüktür o zaman diyordum bu…aşıyor beni…aşamıyorum..aşmalıydım..aşacaktım…aşamıyorum…benden de büyük işte…o yüzden sever mi insan ..büyüklüğüne hayranlık eski bir toz bulutu mu ?...seviyordum çünkü hayranlığım kat be kat artarken her gün bunu başka türlü açıklayamıyordum içimde..içim bir açıklama beklerken öyle şaşkın şaşkın duramazdım…içimde benden büyüktü..benden yüksek bir şeyler oluyordu…seziyordum..sezmeliydim…sezecektim…olanla ölene çarenin bulunmaması gibi bir şey …olan bitiyordu çünkü olmuştu..ölen de bitiyordu çünkü ölüyorlardı işte…ama sevmek ..ah sen ceketime tutun demiştim…tutunsaydın ölüler miydi hiç bütün ölüler…ceketimin cepleri sıcak bir öğleden sonrası …hay aksi şeytan ceplerimin cepleri toz bulutu..yağmur öncesi …fırtına öncesi sessizlik ceplerim..hay aksi şeytan yılan içimde kıvrılmış …kıvrıla kıvrıla tüm bunları anlatmış …ben sevmek dedikçe ceplerimi karıştırır…bana eski hüzünlü bir öyküden dem vurarak tüm bunları hatırlatır..bana o eski yalnızlığımı hatırlatır….hay aksi şeytan ben onu bekliyordum halbuki neden aklına girdin..neden ceplerimin en derinlerinde ki o yağmur öncesi hali gösterdin ona..halbuki ben ona yağmur sonu toprak kokusu saflığında ve de en naif halimle yine şiirler biriktirmek uğruna harcadığım geceleri anlatacaktım…belki de anlatmaktan korkan yanımı mı gösterdin ona…sevmek diyordum çünkü beklemek bazen delice sevmekle eşdeğer oluyordu bana…sevmek eski bir oyun,körebe gibi ,saklambaç gibi bir şey….bunu da mı görmedi…bunu da mı göstermedin…en korkulu rüyalar gibi…hani uyanır ve gerçekliğinden şüphe edersin ya …bunun gibi mi…bilmeliydim..biliyordum..bilecektim…ne olur anlat bana …anlamalıyım…tüm bedenimle ,tüm kaslarımla tüm benle anlamalı…ne olur bildiklerim ürkünç …masal canavarları gibi bir şey…sevmek dedim ,yalnızlık dedin…halbuki evet sevmek o çocuk işi oyunları işte…ne diye dil döküyorum hala ,anla beklemeliyim…

Yalnız bir adamım ben bunu taa en başında söyledim…yalnızlık ölüm girdabı gibi…yalnızlık olanla ,ölen ikileminde bir bulut..ceplerimin en derininde görmemeyi umduğum o ince sızı..yağmur öncesinin o şaşkın hali…yüzlerdeki şaşkınlık,yalnızlık…bekletilmeye gelmeyen,ilgisini hep isteyen o çocuk gibi yalnızlık…merdiven boşluğu…apartman boşluğu..çıplak ayaklar..çıplak eller…ruj kırmızısı…dudak boyası yalnızlık…tüm bunların ötesinde hala beklemeliyim inatla diyen bir ben varsa burada işte budur yalnızlık…yalnızlık beklemeyi iyi bildirir..işte asıl budur yalnızlık…

Beklemeliyim inatla çünkü bunun içindir belki de asıl yalnızlık …


Deli lan bu balıklar !

Şimdi böyle suskun ve de kendini hiçe sayan bir gölge gibi gitmişliğim de olmuştu..ve bir kızgınlık çağında kendi kendime kalışlarımı saydım…tüm toplamlar ona çıkıyordu…işte ona yokluğa..biliyordum ama istiyordum..ya da istemiyordum da yine de biliyordum..çıkacaktı..çıkmalıydı…çıkıyordu işte..ve de ben her gün sonunda bunları bir kovaya atıp balıklara dekorasyon olsuna niyetlendim..oldu da..sevindiler..turuncular bir yana ,lepistesler bir yana uçuştu..ulan kanatları bile çıktı şimdi..parlaklığından çekindim ilkin..gözlerimi kamaştıran bu ışık eski gölgem gibiydi..şırıl şırıl akan esrik bir gölgenin akılalmaz yakıcılığı..kim görürse işte yine böyle yaptı bu çocukcağız gitti dediler..biliyordum ..bilecektim..bileceklerdi..başka bir yol olmalı diyen tüm o bilginler kendi susşlarına neden bulamazken gittim çünkü…tüm o gezginler,tüm o keşişler gitmeden önce gittim..ayağımı bastığım bu toprak parçası o kadar parıldıyordu ki altımda,bunu da o balıkların işi belledim…toprağın usulacana elimde unufak oluşunu izledim…tüm izleyenlerde gizli bir telaş..gizli bir heyecan kumkuması…biliyorlardı ….herkes bu filmi en az bir kere görmüştü…biliyorlardı izlenecek nice türlü şey vardı..o yüzden telaşlarını anlayabiliyordum..anlayacaktım..anlamalıydım…anladım da…bildim tüm o balıkların işiydi bu da…kanatları çıkmış lan bu balıkların..uçuyorlar suda..suda bir şaşkınlık…suda aklın bir anlık sapması…yüksekçene bir yerden atlamak ya da yine yüksekçene bir yerden düşmek gibi bir şey…ucunda hiçbir şey görünmeyecek ve de yakılan onca ağıtlar hiçbir şeye yaramayacak…çünkü o toprak ıslaklığından muzdarip değil..övünç duyduğu nice şey var..bilirler ki onlar her zaman her şeye yine de ağıt yakarlar..yaksınlar ..hatta mumlarla ve de gece fitilleriyle gelsinler..ve de ateşlesinler…ateş edin…ateş edin…dünyaya birden çok ağıt yakıcı gelmiş işte..ve yine tüm o izleyenler bunu da bir reality şov tadında izleyecekler zaten..biliyorlar çünkü ben biliyorum…ama yine de konduramıyorum…gözleriyle hüner sergileyenler körebe oynayacaklar…gözleriyle oynayan en iyi körü seçecek..kimin gözleri balık gözüne benziyoru tartışacaklar...yine balıklarda bir şaşkınlık..su bulanacak…su kötürüm olacak…topal su şelaleye dönüşecek…belki de hayatında ilk defa iyicene bir ölecek…güzel bir ölüm için nice ölümler olacak…ama yok demeyecek..gaz pedalları bilecek..akslar,süspansiyonlar bilecek,difransiyeller bilecek…otomobili otomobil yapan her şey bilecek..tüm hızlı araçlar bunu bilecek..motorları yok sayarcasına o güce tapacaklar..tapınacaklar çünkü başka bir şey yok ellerinde..bilecekler o balıklar sadece suya aşıktı…ama o su bunu bildiğinden midir nedir ,sadece geceye aktı…”su çürüdü”..kimliksiz ve de tekinsiz bir sarhoşluk olarak açıklanabilirdi ama açıklanmadı..açıklayamadım..açıklayamazdım..açıklanamadım….o yüzden sadece yüksek kuruldaki tüm o izleyenlere bir tek söz edemedim…ellerimizi açıp kandili yaktık..ve de eller gökyüzünde..ve de eller gökyüzüne ve o balıkların kanatlarına…bir tutam kanat boşluğuna açılan o ellerin gölgelerine…kimse beğenmedi..beğenmek istemedi …çünkü inanıyorlardı hala ..inanç su gibi çürürken bile inandılar..balıklar boşa kaçtı…boşluğa kaçtı…boşluğu sevdi…tekinsiz aidiyetsizlikler çağına bir tek o balıklar yakıştı…ama yine de tüm izleyiciler bir olup deli lan bu balıklar dediler…aksini ispat edemedim..edemezdim..etmedim de..sadece gözlerine iyicene bakıp keskin ve de piç bir gülüş savurdum..birden anlar gibi oldular…ama yine de toz kondurmadılar cilalı gülüşlerine….
Şimdi böyle suskun ve de kendini hiçe sayan bir gölge gibi gitmişliğim de olmuştu..bunu hep bildiler…ve hep bildiklerinden de susu oynadılar..işlerine geldi..çünkü yapacak hep bir iş buldular kendilerine…hep bilindikdiler..biline biline bilindiler…bilinçliydiler..bilinçlene bilinçlene bilinmezi oynadılar…halbuki su biliyordu..akacaktı ve de o kızgınlıkla tüm bilinenleri takacaktı arkasına..ama bilinenin ve de görünenin arkasındaki balıkları unuttular..suda balıklar çırpınır..gökyüzünde balıklar çırpınır..ellerimde balıklar çırpınır..tüm aklı tüm varoluşu ve de tüm herşeyi önüne atıp sürükler…izleyicilerde heyecan yerine büyük bir korku…izleyicilerde keskin bir kaygı..ellerini gökyüzüne açarlar…hey ulan balıklardır yukarıdaki ne sandınız siz…yukarılara eller açılır…boşluklarını görürler..çünkü bilinenin ötesinde bir başka bilinen var ve de bunu en iyi bilen yine o balıklardır…turuncu balıklar size efendi olur…insanlar size köle…izleyiciler zaten hiç olmamıştır…tüm hikaye müfredatın sistematikliğinde ilerler..tüm hikaye onun yazanın bir anlık akıl sapmasında ilerler..yoksa her şey bilindiktir…yoksa kimse uzağı göremez…diplerde aranıp durma..diplerde aranıp durma..diplerde eski bir keşiş gibi yolunu kaybedenlere söylediğin o yitik öykülere bürünme….hiç bir şey eski alışkanlıklarından ötesine geçmiyor bak bunu görmüyor musun..sana şimdi gündüz gözüyle bakmak da vardı..hem o kurul daha toplanmamıştı ..bizim kararımız okunmamıştı ve de okul zillerinde ki o hüzün anı henüz duyulmuyordu hiçbir okulda…ama nedense inatla her sabah and içiyorduk kayıtsızca… varlığımız yine varlığımıza armağan oluyordu...havai fişeklerle karşılıyorlardı bizi..ve de rahipler tarafından kutsanıyorduk...vaftiz suyundan içiyorduk kan kana ...rahibeler vaftiz suyumuzu ayaklarımıza döküp parmak uçlarımızı yalıyorlardı...peder kalp krizi geçiriyordu bunu görünce....tüm ambulanslara çarpıyorduk ..hemşireler çılgına dönüyordu...ellerinden işlerini alıyorduk ..biz yine vaftiz suyuna çorba oluyorduk...içine kıtır ekmek...biz yine, bize gebe oluyorduk .. bizi bizden doğurup bizle yıkıyorlardı ..teneşirler paklıyordu bizi..... solucan krallığını kuruyorduk toprağın altında...solucanlarda bir telaş..solucanlarda ilk yargının keskin örgüsü...yok oluyorduk ama hiç de olmuyorduk..biliyorduk zaman gelecek..ama zamanı leblebi tozuna karıştırıp mahalle arası bakkallarında satıyorduk ..yiyen bütün çocuklar zamanı kusuyordu zamanla ve zamanı aşılıyorlardı ellerinde..leblebi tozu macuna dönüşüyordu..dedelerin sattığı şu renkli olanlarından hani...biliyorduk bir son vardı..diye...diye diye denenmeyecek oluyorduk...toz oluyorduk yine..toz..ve de bitik ülkeler çağında iki yitik ruh...oluyorduk !

Şimdi böyle delice çığlık atıp göğün en üstündeki musikiyi bozana iki çift laf etsem sanki anlayacak gibi olur…ama ses etmez yine de …tüm o balıkların turuncu rengini çalan da “o” çünkü…nasıl ses etsin ki..hem ben hem sen hem de o üçümüz fiili birer yaratık gibi sonuçsuzca balık diye tutturduk …bunu da biliyorlar o yüksek kuruldakiler…ve balıkları sadece akvaryumda görüp ondan denizleri yaratıyorlar…su zaten çürük yumurta gibi kokuyor…oysa ben fıskiyeden o su yerine çıkan turuncu Japon balıklarının akmasını istemiştim ..sen ve ben görelim diye delice hayal etmiştim…belki insanların üstlerine de akar diye tüm o balıklardan medet ummuştum …ama o tanrı belledikleri her şeyi bir gece mahvetti… çünkü mastürbasyon yapıyor ve de çaktırmıyordu da…ama o kadar insan nasıl oldu birden anlamalıydım…anlayamadım…anlamsızlaştırdım…ama çünkü “o” isterse olur hep bildiler…bize her gün bunu söylediler… tıpkı okul zillerinin anlamsız hüznü gibi…tıpkı o okullarda okutulan and gibi …mastürbasyonla evreni yaratacak kadar büyük bir tanrı o..
O yüzden kendisi en büyük günahkar…..çünkü “o”böyle istedi ve de ona inananları değil de en çok inanmayanları sevdi..piç çocukları sevdi “o”, çünkü yine en çok ona yakıştırdı kendini..ve yine o piç çocuklar onunla anlamlaştılar.. ...ve de “o” kudretini yine o piç çocuklardan aldı…

Tanrı, deli lan bu insanlar dedi,deli dedikleri tanrıyı öldürdü..
Tanrı, deli lan bu balıklar dedi,insanlar da o balıkları yedi !


Ah Sen Ceketime Tutun,Ceplerimizde CEMAL SÜREYA Yaşar

ah bu duygu ellerimi nasıl da çıplak bir alışkanlıkla sarmalıyor...kimseler görmemiş gibi sanki...ilk gidenin gözlerine bakıyorlar sürekli...ilk giden görmüş olsa anlardık diyorlar...ses etmiyorlar..sessizliklerinden anlıyorum...sessizlik ölüm gibi...ama bilmiyorlar ..bildirmiyorlar...küçük şehirlerde kurulan belediye hoparlörlerinden duyursaydım keşke sesimi...küçük şehirlere gebe kalmış olsaydım da gitmeseydin...giden gitmişti...ya da gitmek miydi...gitmek var mıydı..yoksa her şey aslında o ilk ilkel devinimsizliğindeydi de ben mi anlamıyordum ..birbirine karışıyordu...karışık bir hal içindeydim...karman çormandım sarmal geçişler gibi…
bizim ellerimiz de körpe vücutlar saklıydı...dişlerimizi geçirmiştik hatırla petra...etin dansı..gölgeleri..gölgeler salınır uzakta...gölgeler etini dişler...ah tuzlu bir yaz akşamıydı tıpkı bugünkü gibi..nasıl da göremedin...petra demiştim halbuki sana...petra vücudun ellerime kardeş…petra etin kemiğin yok senin...bir kadın bile değilsin belki..belki de bir roman kahramanı olacak kadarsın…
zihnimdeki petranın yüzü örtülü...çırılçıplak koridorda yatıyor...fazlaca seksi üstelik...kırmızı ayakkabılarını yeni çıkarmış...kırmızı ayakkabılarına uysun diye kırmızı ojeler sürdüğü ayak parmakları fazlaca güzel...ayak fetişisti olsam keşke diye geçiriyorum içimden...ah petra...dilimin kenarında çıkan küçük bir yara gibisin ..dilimle değmesem geçeceksin biliyorum ama değiyor dilim..zevk veriyor...içten içe seviyorum....petra dudağımın kenarında çıkan küçük yara...!
matruşka almak istemiştim geçenlerde sana...görsen aklın şaşar...o kadar güzel ki ..”böyle iç içe geçmiş” tutuyorum bir tanesini kocamannnnn..”ve nasıl söyleyeyim sana, incecik….porselenden daha ince, daha da ince...hiç bir maddede olmayacak kadar ince”...cebime koyuyorum onları cemal süreya şiirlerinin yanına...hatırla senle o yüksek katlı plazaların herhangi birine çıkıp insanların üstüne cemal süreya yağdıracaktık...tek istediğim buydu...bunun için bile gelmez misin petra...



belki de henüz hiçbir şey yazılmadı yeryüzünde



...ve bizler ...hep bizler...bize benzeyenler...bizler nasılsın sorusuna bile genel geçer bir iyiyim diyemeyen insanlar bütünüyüz...beynimiz bize gebe...biz beynimize gebe..ama bir gece alsak onu yesek nasıl hissederiz...çok mu zor gelir ki..sonra onu kussak..içimizden atsak ..o da mı zor ki...nasılsına verilebilecek bir iyiyim der çoğun insan...yap-boz..yap-bozlarda der iyiyim bütünlendim oh ne güzel diye...ah ama bizler ama bizler çok düşündük ..çokça gece ,geceyi yaktık bir sabaha...sabahlar zaten hiç bizim olmadı bunu da bildik ama yine de eski bir sekans gibi geceye yakıştık ve de gecede sevdik...kıpırtısız...sessizce sabahları karşıladık..daha ne olsun ki derler onlar..şükredin falan derler kesin...yok ama öyle değil ...değil o da değil dedik...gündüzleri o karmaşada o kadar çok ses vardı ki susabildik sadece..onlar konuştu biz sustuk onlar konuştu biz sustuk..ama gece olunca öyle bir hale geldik ve öyle bir hal alıyordu ki bu hal....herkes şaşkınlıklarından küçük dilini yutmuş bir şekilde susuyordu..gece biliyorduk ki güzel…ve onlar susuyordu biz konuşuyorduk,onlar susuyordu biz konuşuyorduk..!insan hiçbir zaman olmaz...oldum dersin ama olmaz..sonsuz kıpırtılı bu yaşam.dipsiz bir devinim..ama kimse durmaz ...kim durmuş ki..son yok ….kimse ve de hiçbir şey için yok...dönüşeceğiz bugün yok oluşa yarın kelebeğe belki de..acı var ama zor bir acı var...kozasından çıkarken kelebek kim bilir nice acılar çekiyor ama sonunda kelebeğe dönüşüyor ...o yüzden telaşlıdır bütün kelebekler…ondan böyle tüm gücüyle uçuşuyor..çiçekten çiçeğe konuyor..çünkü biliyor çokça acı çekti ve de yine biliyor çok az zamanı var...çok az zamanın var !

bilmemek iyi değil mi...bilince hiçbir şey iyi olmuyor...bilince ağırlaşıyoruz çünkü...bir başak gibi boynumuzu büküyoruz...kussak çıkar mı...ama genzimizde kalıyor..bırakmıyorlar ki adamakıllı kusalım geceye...yol gitsin bir gece..kendi yoluna git gece !...pencereme durmuş bakmaktaydım...severdim de gözlerini bir noktaya çevirip uzunca bir süre bakan insanları...şu "hızlı" dünyada bir tutam nefes gibi gelmişti bana...severim öyle insanları hüzünlüdür çoğu..hüzünden bakakalmışlardır...görsen çoğu ayrı bir resim zarafetindedir...benim odamın penceresi de benim tek nefes alış yerim gibi...dışarısını görmüyorum sadece ufaktan ışık sızıyor içeri...hangisi gerçek hangisi gerçekdışı birbirine karışıyor böyle zamanlarda...hayır sanki gerçeği bilsem seçeceğim onu...yine seçmeyeceğim...benim duyumsadıklarım rengarenk ..siyah gibi...yüzümü boyayıp dışarı çıksam bu gerçek olabilir mi diye düşünmüştüm bir gün...sanırım gülerlerdi ...ya da "deli" derlerdi...onların gerçekliği alışkanlıkları..benim değil...delilik bir aydınlamadır...!



Murat Uyanık

ikindi yalnızlıkları

..ikindi yalnızlıkları soğuk ter üşüyen eller kan sığınağı gözler gece kelimeler ah bilmez miyim kelimeler dilimde kırmızıya çalar ah bilmez miyim nedendir ...deli olsam şimdi burada ne işim var okul zilleri arasında andımızı neden okuyayım sana varlığım varlığına armağan olsun istemem deli olsam oysaki aşkı böyle bellemişler bir ritüel eşliğinde armağan edeceğin binlerce anın olmalıymış aşk böyle işlermiş saat tıkırtısı gibiymiş aşk eğer bir tek parçası çalışmaya görsün hemen bozulur gidermiş ve sen o saati yaptıracak hiçbir saatçi bulamazmışsın ...ah deli olsam şimdi gece kalkar dans ederdim gündüz şarkılarıyla kimliğimi göstermemek için kimliksizce yeni bir kimliğe bürünürdü ellerim deli olsam ah deme bana şimdi delisin benim de derin kaygılarım var ya deli değilsem diye...gece gece üstüme çöreklenme ve de bütün çöreklerini bana yapma kırıntılarını topla masa örtüsünden atılmasın yazık günahtır..siniye koy beni ve beynimi aç otur bir güzel ye beni ama öldürme bu anıları


Murat Uyanık