Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
Ahmet Özcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Özcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İZ
"orada!" dedi.
gölgelerin, dağların eteklerinde karanlığa gömdüğü yerleri işaret ediyordu eli
"oradan akan sularda yıkanırdı... ve nemli yüzüne vuran rüzgar, titretirdi dişlerini. suda, tesadüfen tenine değen balıklar bile saçlarından daha
sakin dönemezdi dip sularda. ışık, gözlerinde yansırdı, ayak bastığı kumlar sanki uzayda süzülürmüş gibi düşerken."
ve gözlerini ırmak sesinin geldiği vadiye doğru çevirdi
"güzeldi... dudaklarından suya dönerken, sudan sıçrayan damlaların güneşe kavuşan kolları ahenk içinde olurdu. sesi, akarsularda yankılanır,
doğanın bilinmeyen bahçelerinde gizlenen gözler dahi aydınlığı arardı öylece..."
ellerini açıp, olmayan birisine seslenirmiş gibi eğildi
"hep bir melodi vardı kulaklarında, mırıldanırdı onu. düşlerinin sesini anlatırdı yosunlara ve taşların altında yaşayanlara. ormanın, etrafı
böğürtlen kaplı patikalarında koşarken dalların üstünden zıplar, ağaçlarda uyuyanların huzurunu bozmazdı."
sonra yine gölgelere dönüp, göz kapaklarını yavaşça kırptı
"güzeldi... bir yıldız kayarken, gökyüzünde bıraktığı aydınlık iz kadar güzeldi."
Ahmet Özcan
gölgelerin, dağların eteklerinde karanlığa gömdüğü yerleri işaret ediyordu eli
"oradan akan sularda yıkanırdı... ve nemli yüzüne vuran rüzgar, titretirdi dişlerini. suda, tesadüfen tenine değen balıklar bile saçlarından daha
sakin dönemezdi dip sularda. ışık, gözlerinde yansırdı, ayak bastığı kumlar sanki uzayda süzülürmüş gibi düşerken."
ve gözlerini ırmak sesinin geldiği vadiye doğru çevirdi
"güzeldi... dudaklarından suya dönerken, sudan sıçrayan damlaların güneşe kavuşan kolları ahenk içinde olurdu. sesi, akarsularda yankılanır,
doğanın bilinmeyen bahçelerinde gizlenen gözler dahi aydınlığı arardı öylece..."
ellerini açıp, olmayan birisine seslenirmiş gibi eğildi
"hep bir melodi vardı kulaklarında, mırıldanırdı onu. düşlerinin sesini anlatırdı yosunlara ve taşların altında yaşayanlara. ormanın, etrafı
böğürtlen kaplı patikalarında koşarken dalların üstünden zıplar, ağaçlarda uyuyanların huzurunu bozmazdı."
sonra yine gölgelere dönüp, göz kapaklarını yavaşça kırptı
"güzeldi... bir yıldız kayarken, gökyüzünde bıraktığı aydınlık iz kadar güzeldi."
Ahmet Özcan
GRİP
bahçede, üstüste yığılmış yüzlerce eldiven karşılıyor girenleri. pastel tonlarda ve pastil yutacak çocuğun öksürüğü tonunda eski
bir şarkı çalıyor pikapta.
köstebek yuvaları, bitkilerin arasına düşmüş yemiş kabukları, kabuk değiştiren böcekler dikkat çekmiyor. hemen yolun karşısında,
paslı kepenkleri yarı kapalı eski oyuncakçının vitrininde kırmızı yanaklı bir meksikalı adam gülümsüyor. diğerleri gibi, şapkası
bir kaç gündür kayıp.
çocuk, yatağına uzanıyor. gök masmavi gürlüyor, karnı gurulduyor çocuğun. çıplak ayaklarıyla, öksürüğüne inat mutfağa koşuyor.
boyunun yetmediği buzdolabının kapısını dedesinin bastonuyla açıyor.
ekmeğe fıstık ezmesi sürerken, dışarıya yağan rengarenk şapkaları izliyor.
Ahmet Özcan
bir şarkı çalıyor pikapta.
köstebek yuvaları, bitkilerin arasına düşmüş yemiş kabukları, kabuk değiştiren böcekler dikkat çekmiyor. hemen yolun karşısında,
paslı kepenkleri yarı kapalı eski oyuncakçının vitrininde kırmızı yanaklı bir meksikalı adam gülümsüyor. diğerleri gibi, şapkası
bir kaç gündür kayıp.
çocuk, yatağına uzanıyor. gök masmavi gürlüyor, karnı gurulduyor çocuğun. çıplak ayaklarıyla, öksürüğüne inat mutfağa koşuyor.
boyunun yetmediği buzdolabının kapısını dedesinin bastonuyla açıyor.
ekmeğe fıstık ezmesi sürerken, dışarıya yağan rengarenk şapkaları izliyor.
Ahmet Özcan
Üç Uç Öykü
bankta oturmuş çekirdekçiyi beklerken, gökten hızla bir
cisim düştü ve açtığı çukurda kocaman bir ayçiçeği çıktı. ayçiçeğine tırmandım, binalar karınca gibi görünürken
başım döndü, aşağı düştüm. ayçiçeği oldum.
bir sabah kalktığımda, odamın tavanı yoktu. yataktan
hızlıca kalktım diğer odaya bakmak için kapıyı açtığımda bir uçurumun kenarında olduğumu gördüm, sanki odam kocaman bir dağın tepesindeydi. kapıyı kapattım ve
yatağıma oturdum. bir kaç dakika sonra bir kuş geldi ve beni pençeleriyle tutarak götürdü.
yağmurlu bir hafta sonuydu. uyandım ve dışarı çıktım,
yürümeye başladım. biraz sonra fark ettim ki yol kaygandı. tüm binalar, yürüdüğüm sokak yosun tutmuştu. yukarı baktığımda gökte yüzen balıklar gördüm. yanlarına gittim.
Ahmet Özcan
cisim düştü ve açtığı çukurda kocaman bir ayçiçeği çıktı. ayçiçeğine tırmandım, binalar karınca gibi görünürken
başım döndü, aşağı düştüm. ayçiçeği oldum.
bir sabah kalktığımda, odamın tavanı yoktu. yataktan
hızlıca kalktım diğer odaya bakmak için kapıyı açtığımda bir uçurumun kenarında olduğumu gördüm, sanki odam kocaman bir dağın tepesindeydi. kapıyı kapattım ve
yatağıma oturdum. bir kaç dakika sonra bir kuş geldi ve beni pençeleriyle tutarak götürdü.
yağmurlu bir hafta sonuydu. uyandım ve dışarı çıktım,
yürümeye başladım. biraz sonra fark ettim ki yol kaygandı. tüm binalar, yürüdüğüm sokak yosun tutmuştu. yukarı baktığımda gökte yüzen balıklar gördüm. yanlarına gittim.
Ahmet Özcan
CİN AYETLERİ 1
"Var olmamışların, var olamayanlara karşı büyük bir galibiyeti olmalıydı... Dilekler, kesin bir çizgiyle ayrılmalıydı hayallerden... Ve korku, karınlara ağrı veren korku... Kanımızın her zerresine zehir salıp, var olamayacakları dirilten korku... Burada, bu dağ eteklerindeki karanlığa gömülmüş şehirde her yerdeler. Karabasanlar, çıplak ayak gezenler veya ardında iz bırakmadan gömülenler. Bir sevginin ardından, çekilen acılara, damlayan her gözyaşına karşılık can bulan korkular. Ve eğer kim ardında birini bırakıp gitmişse, kim umarsızca yaşamaya devam ediyorsa o lanetlidir. Korkular onun boğazına yapışır, kemiklerini titretir."
Daha hayata yeni başlayan, hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp giden insanlardı. Kendilerini çok şanslı hissediyorlardı; çünkü onlara göre birbirlerine duydukları sevgi, görülmemiş güzelliklere gebeydi ve onlar her günü, her anı, doğacakları tatmak için birlikte geçirmek istiyorlardı. Kimine göre imkansız, kimine göreyse saçma bir şey yaşıyorlardı. Bir arada olduklarında soluksuz, zamansız ve sonuna kadar her şeyi paylaşıyorlardı. Onlara göre tüm bunlar yaşanıyor ve duyumsanıyorsa, bunun adı "Aşk"tan başka bir şey olamazdı. Görmek, artık yeterli geliyor; dokunmak, hissetmek ise sonsuz mutluluk katıyordu yüreklerine. Değil bir ömrü, bedenleri ayakta olmasa da, ruhlarıyla bir başka ömrü paylaşmaya hazırdılar. Hani, film gibi bir aşktı ortada olan, kıskanılacak, uğruna adanacak birçok şeyin olduğu aşk...
Ama bu bir filmdi işte... Ya mutlu sonu ya da kötü sonu olan. Araya yollar, sayılamayan günler, işitilmeyen özlemler girdi. Kapkara bir kedi, kırmızı gözlerini onlara dikmiş, o bembeyaz, yeşil gözlü “güzel” kediyi paramparça etmişti. Söylenecek çok söz vardı daha, bir gecede yazılamayacak türkülere ilham olabilecek... Hayaller, hastalıklar, ölümler, sancılı zamanlar, mevsimler ve hatta savaşlar geçmişti ayrılığın üstünden. Bir fidan şimdi meyve vermiş, dallarında salıncak kurulmuştu; kurak topraklara pamuk ekilebiliyordu artık ve bunca zaman ne bir ses, ne bir nefes varmıştı ikisine. Belki de ayrı geçen bir an bu kadar uzun geliyordu...
Sonra buldular birbirlerini, yine mutlu oldular ve yine aşkın iksirinden içtiler. Bir kadeh şarap gibi, herbirine... Geceler en güzel düşlerle gündüze varıyordu, şehrin insanları sadece soyut birer varlıktı onlar için. Gözlerinin gördüğü, akıllarının inandığı sadece birbirleriydi. Denizde iki kum tanesi birbirini bulmuş, okyanuslar dar gelir olmuştu. Ve filmin ikinci perdesi de mutlu sonlanmadı...
Hiç habersiz çekip giden kız, sevdiğini yine uçuruma atmıştı. Bu defa kendisi atlamamıştı ardından ve erkeğin elinden tutacak kimse yoktu. Var olamayan bir aşktı, var olmamışlara karşı mağlubiyeti olan...
Son nefesini vermeden lanetler yağdırdı kıza. Dipten ışığa doğru yankılanan lanetler...
O anda -çıt!- ışık söndü. Şarkı bitti, plaktan bulanık sesler geldi ve gramafonun iğnesi kızın eline battı. Kan, her yanını ürperten siyahlıkta aktı parmağından avucuna doğru. Şaşırmıştı, damarlarında dolaşan bu sıvının karanlık oluşunu perdelerin örtlü olmasına bağladı. Perdeleri sonuna kadar açtı, ışıkta tekrar baktı parmağına. Ancak, kan yine siyahtı. Bu durum garip bir korku doğurdu içinde. Hiç yerinden kıpırdamadı. Korku, yerini endişeye ve çaresizliğe bıraktı.
Titriyordu, her yerinden acılar yükselmeye başlamıştı. Aynanın karşısına geçip, ağzının içini, saçlarının dibini incelemeye başladı. Ağlamak istiyordu, hatıralarını yanında sürükleyen çaresizliği, gözyaşlarının barajını yıkıp geçti... Şimdi ağlıyordu, geride bıraktıklarına, onu seveni bırakıp gitmesine ağlıyordu. Keşke şimdi yanında olsaydı, o olmadan nasıl da savunmasız ve yalnızdı. Saatlerce gözyaşı döktü, bir an hıçkırıp yutkunmaya çalıştı... Boğazından ağzına kan doldu, doldu ve dudaklarından sızdı. Hiç olmayacak gibi şimdi dudakları da simsiyah olmuştu. Artık her şeyin farkına varıyordu, içinde bir şeyler kök salıyordu. Kökler yüzünün derisinde geziniyor, gözleri olanları umutsuzca izliyordu. Elbiselerini yırttı ve oturma odasının ortasında çırılçıplak kaldı, artık derisi tamamen kömür karasıydı. Hiçbir uzvunu seçemiyordu, öylece donup kaldı...
Geniş pencereli odada sabah güneşi kendini içeri bırakmış, gramafondaki bir damla kanda güneş yansıyordu. Tüm gece olanlar burada olmamış gibi tüm biblolar gülümsüyor, kurumuş gül yaprakları dökülmeye devam ediyordu... Ve ayna, kana bulanmış görüntüsüyle olan bitene tek tanıktı.
AHMET ÖZCAN
2005
Daha hayata yeni başlayan, hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp giden insanlardı. Kendilerini çok şanslı hissediyorlardı; çünkü onlara göre birbirlerine duydukları sevgi, görülmemiş güzelliklere gebeydi ve onlar her günü, her anı, doğacakları tatmak için birlikte geçirmek istiyorlardı. Kimine göre imkansız, kimine göreyse saçma bir şey yaşıyorlardı. Bir arada olduklarında soluksuz, zamansız ve sonuna kadar her şeyi paylaşıyorlardı. Onlara göre tüm bunlar yaşanıyor ve duyumsanıyorsa, bunun adı "Aşk"tan başka bir şey olamazdı. Görmek, artık yeterli geliyor; dokunmak, hissetmek ise sonsuz mutluluk katıyordu yüreklerine. Değil bir ömrü, bedenleri ayakta olmasa da, ruhlarıyla bir başka ömrü paylaşmaya hazırdılar. Hani, film gibi bir aşktı ortada olan, kıskanılacak, uğruna adanacak birçok şeyin olduğu aşk...
Ama bu bir filmdi işte... Ya mutlu sonu ya da kötü sonu olan. Araya yollar, sayılamayan günler, işitilmeyen özlemler girdi. Kapkara bir kedi, kırmızı gözlerini onlara dikmiş, o bembeyaz, yeşil gözlü “güzel” kediyi paramparça etmişti. Söylenecek çok söz vardı daha, bir gecede yazılamayacak türkülere ilham olabilecek... Hayaller, hastalıklar, ölümler, sancılı zamanlar, mevsimler ve hatta savaşlar geçmişti ayrılığın üstünden. Bir fidan şimdi meyve vermiş, dallarında salıncak kurulmuştu; kurak topraklara pamuk ekilebiliyordu artık ve bunca zaman ne bir ses, ne bir nefes varmıştı ikisine. Belki de ayrı geçen bir an bu kadar uzun geliyordu...
Sonra buldular birbirlerini, yine mutlu oldular ve yine aşkın iksirinden içtiler. Bir kadeh şarap gibi, herbirine... Geceler en güzel düşlerle gündüze varıyordu, şehrin insanları sadece soyut birer varlıktı onlar için. Gözlerinin gördüğü, akıllarının inandığı sadece birbirleriydi. Denizde iki kum tanesi birbirini bulmuş, okyanuslar dar gelir olmuştu. Ve filmin ikinci perdesi de mutlu sonlanmadı...
Hiç habersiz çekip giden kız, sevdiğini yine uçuruma atmıştı. Bu defa kendisi atlamamıştı ardından ve erkeğin elinden tutacak kimse yoktu. Var olamayan bir aşktı, var olmamışlara karşı mağlubiyeti olan...
Son nefesini vermeden lanetler yağdırdı kıza. Dipten ışığa doğru yankılanan lanetler...
O anda -çıt!- ışık söndü. Şarkı bitti, plaktan bulanık sesler geldi ve gramafonun iğnesi kızın eline battı. Kan, her yanını ürperten siyahlıkta aktı parmağından avucuna doğru. Şaşırmıştı, damarlarında dolaşan bu sıvının karanlık oluşunu perdelerin örtlü olmasına bağladı. Perdeleri sonuna kadar açtı, ışıkta tekrar baktı parmağına. Ancak, kan yine siyahtı. Bu durum garip bir korku doğurdu içinde. Hiç yerinden kıpırdamadı. Korku, yerini endişeye ve çaresizliğe bıraktı.
Titriyordu, her yerinden acılar yükselmeye başlamıştı. Aynanın karşısına geçip, ağzının içini, saçlarının dibini incelemeye başladı. Ağlamak istiyordu, hatıralarını yanında sürükleyen çaresizliği, gözyaşlarının barajını yıkıp geçti... Şimdi ağlıyordu, geride bıraktıklarına, onu seveni bırakıp gitmesine ağlıyordu. Keşke şimdi yanında olsaydı, o olmadan nasıl da savunmasız ve yalnızdı. Saatlerce gözyaşı döktü, bir an hıçkırıp yutkunmaya çalıştı... Boğazından ağzına kan doldu, doldu ve dudaklarından sızdı. Hiç olmayacak gibi şimdi dudakları da simsiyah olmuştu. Artık her şeyin farkına varıyordu, içinde bir şeyler kök salıyordu. Kökler yüzünün derisinde geziniyor, gözleri olanları umutsuzca izliyordu. Elbiselerini yırttı ve oturma odasının ortasında çırılçıplak kaldı, artık derisi tamamen kömür karasıydı. Hiçbir uzvunu seçemiyordu, öylece donup kaldı...
Geniş pencereli odada sabah güneşi kendini içeri bırakmış, gramafondaki bir damla kanda güneş yansıyordu. Tüm gece olanlar burada olmamış gibi tüm biblolar gülümsüyor, kurumuş gül yaprakları dökülmeye devam ediyordu... Ve ayna, kana bulanmış görüntüsüyle olan bitene tek tanıktı.
AHMET ÖZCAN
2005
Yeni Masal
sinir uçları arasında
dengede duran bir cambaz
-sopanın bir ucu
diğer ucuna kadar-
dikine
çünkü, pinokyo nezle
çünkü, rapunzel kel
çünkü, hansel ve gratel şeker hastası
çünkü, pamuk prenses'in cüce çocukları oldu
Ahmet Özcan
dengede duran bir cambaz
-sopanın bir ucu
diğer ucuna kadar-
dikine
çünkü, pinokyo nezle
çünkü, rapunzel kel
çünkü, hansel ve gratel şeker hastası
çünkü, pamuk prenses'in cüce çocukları oldu
Ahmet Özcan
İsim Tamlaması
Daha yanı başımdaki papatyalar kopartılmadan...

Daha yanı başımdaki papatyalar kopartılmadan... uzaktan gelen suyun sesi susmadan...ve ben hiç merak etmeden ırmağın kenarında açan çiçekleri... Günün beklenmedik bir saatinde, kırık aynaların ardında kırk yıl uğur getirecek renkler doğuyordu... boğuluyor gibiydi karanlık, gökkuşağının elleri arasında...
Ay'la savaşında esir düşen Güneş, göğsünden bir Anka kuşu kopartIP yıldızlara yardım çağrısı yollamıştı...
Hiçbir şey bu kadar zor değildi aslında... kanatları Güneş'e değip de incinmeyen küçük bir kız çocuğununki gibi, onu taşıyamayan kanatları kopup gidebilirdi... İmkansızlığa imkansız bir serzeniş, zamanın yeni bir boyutunu oluşturan koca bir kara delik açardı uzayın ellerinde... ve bundan sonra eline kaderin kalemini alamayacak olan yine ben olabilirdim...
Soluduğum yıldız tozları genzime kaçarken, ciğerlerimde büyük patlamalar olurdu belki...
Uzun zamandır aradığım bir şeyi buldum bu sabah...
Sabahın kör aydınlığında, daha göz kapaklarımdaki uyku ağırlığı kalkmadan... içime taze bir nefes
dolmadan farkına vardım yeni günün... Daha tüyleri beyaz bir güvercin odamın penceresine çarptı ve uyandırdı beni... Balkona düşmüştü, kanadı kırılmış gözleri sulanmıştı... Aklından neler geçiyordu kim bilir... Aklımdan neler geçiyorsa şimdi... uyanıklıkla uyku arasındaki ayaklarım beni sanki bir düşün
içine sürüklemiş, kanatları kırık güvercin gibi bir zindanın içine itmişti... Damağım kurumuş, ağzımdan çıkacak ilk sözde sessiz harfler tutuklu kalmıştı...
Kuş, balkonuma uzanan zeytin dalına doğru sürüklüyordu kendini... Yeni mevsime kadar kuruyan ağaç bir kanat gibi uzatmıştı dallarını... Yardım edemiyordum ona, avucumda korkudan ateş düşmüş göğsünü hisetmek istemiyordum... Ben de düşlerim içinde öyleydim çünkü... Tasvir edilemeyen, karanlık, soğuk bir zeminde sırt üstü yatıyordum... Her uyku vakti ellerim kelepçeli, savunmasız sorguya çekiliyordum... Kanım çekiliyordu aklımın ıssız tepelerine... ve bir fırtına kopup ardında yağmur, kar getiriyordu...
Uzun zamandır karaladığım bir sözü yazdım bugün...
Gecenin, bu sabaha kavuşan saatlerine kadar her ne yaptıysam... Yedi renkten birini kaybettim! Yağmur, doğanın dev
prizmasında kendini bulurken, ayrılırken bir sandık altına çil çil... Mavi renklerimi kaybettim... Denize ve göğe hasret dirildim gün ışığıyla, saatlerce sürecek bir yolculuğa hazır değildim... Uykudan kalktığımda kan beynime sıçradı ve yitirdim dengemi...
Sustum, bir köşeye pusmuş ellerimi çektim kalemin dar ağacına... Son isteğini sormadan devirdim altındaki tahtı. Sustum, şarkı devam etsin yeterki... Daha gün dönmeden sımsıkı kapattım ağzımı, parmaklarım aynadaki görüntüsüne dokunurken bir söze bin anlam yükleyememek dokundu bana...
Oysa ben sözleri şiire dökememiştim hiç, hiç aklımdan geçenler aklından geçenlere yakın olmamıştı…
Ahmet Özcan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)