Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
Serkan Engin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serkan Engin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şiir Haini

 



 Nazım’a ince selamlarımla

...
Evet, şiir hainiyim, siz şiirperverseniz, siz şiirseverseniz, ben şiir
hainiyim.
Şiir, ahbap-çavuş ilişkilerinizse,
hemşehrim-köylüm kayırmacılığınızsa şiir,
şiir, kirli klikleriniz, çirkef klanlarınızsa,
şiir, el altından takas ettiğiniz sahte ödüllerinizse
mürit-mürşit yaltaklanmalarınızsa şiir,
şiir, mikro iktidarlarınız, mikro vicdanlarınız, mikro beyinlerinizse,
ben şiir hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Serkan Engin şiir hainliğine devam ediyor hâlâ.
 
 
serkan engin


 

Teninin Cümlesi

- Yeis ölüyor biz sevişirken


yana yana dönüyor kalbim yörüngende
harf harf okuyorum teninin cümlesini
serbest stilde yüzüyorum engin denizlerinde teninin

dişi kokun kalbime sinmiş terin ağzımın ezberinde
yüzüme kanatlanan bir çift beyaz güvercin memelerin

bir yağmurlu gonca gül açıyor gövdenin güneyinde bana
ben bir kara trenim o gülün içinden geçip giden bahar’a
bahar ki ömrüme bulaşmış güneş terin

senden gayrısına tenim lâl
öptüğün yerlerimde gül devrimi
koşar adım sorarım evrene :

bir daha nasıl eklerim Aşk’a iyelik eki



Serkan Engin

ten yazın

eski bir mektup ağzım çoktandır okunmadık
susuzluk kuşları sekiyor tenimden
geceye sustuğum kimsesizliğim
çöl uykusu kalbimin kılavuzu avuçlarımda

: temize çek artık ten yazını gövdemdeki


Serkan Engin

Yalnızlığın Teras Katı

Kapıyı açar açmaz bir çığ gibi devrildi üzerine yalnızlık.Güç bela kalkıp ayağa, üzerindeki hayal kırıklığı tozlarını silkeledi. Önce usulca beline dolandıysa da karanlık; hiç yüz vermedi. Mekanik bir hareketle açtığı lambadan çürük sarı ışık, bir beddua gibi odaya yayıldı. Tablasını bir yana bıraktı, umutlarını bir yana. Geçmişinden soyunur gibi çıkardı ceketini. Kaç yıl olmuştu İstanbul’a geleli ?..


“İstanbul, geçkin orospu!” dedi tükürür gibi. Kekeleyen adımlarla çıkmıştı merdivenleri, ulaşmak için yalnızlığın teras katına. Ağır bir parfüm kokusu yapışmıştı üzerine birinci katta, Okşan’ın kapısının önünden geçerken.


Okşan ki namlu gibi bakardı geceye. Çirkefi çiğnerdi kaldırımlarda kırk dört numara topuklu ayakkabılarıyla. Kendini temize çekerdi her sabah çocukluğunun pamuk helvası rengindeki bol köpüklü bir tıraşla. Gizleyemediği adem elması bir kartvizit gibi asılı dururdu boynunda. Besmele ile girerdi evine. Kapının eşiğinde silkelerdi gecenin irinli anılarını. Saatlerce yıkanırdı arınmak için kentin şirretliğinden. Entarisini usulca giyer, özenle bağlardı yemenisini başına. Saatlerce Kur’an okurdu ve ara sıra zor tutardı kendini küfretmemek için hayata ve Allah’a. Ne zaman bir Niğde havası çalsa radyoda, çocukluğunun mor mengenesine dönerdi, doğduğu küçük kasabada. Babasının yüzü bir küfür gibi dikilirdi karşısına. O zaman çekerdi falçatasını , silikonlu memelerinin altına kızıl öfke nehirleri açmak için. Okşan kızıl’ı bir tek damarlarından tanırdı…


Okşan’ın parfüm kokusuna sürtünüp geçerek ikinci katın kapısının önünde biraz duraklamıştı. Kırık bir selam karşılamıştı kendisini. Kapıda kirli bir mendil gibi duruşuyla Cevahir Amca:
“Nassın evlat, işler nasıl ?” dedi selam faslını geçiştirmek isteyen hafif telaşlı bir halde.
“İyidir be baba n’olsun ,bildiğin gibi” dedi düşük omuzlarını daha bir sarkıtarak. Kesik bir of çekip elini duvara yasladı.
“N’aptın, bizim kaaveye uğrayabildin mi ? Var mı arayan soran ?”
“Valla uğradım ama bir ses çıkmadı.”
“Ah şu siyatiğim azmasaydı ben gidecektim ama” dedi Cevahir Amca hastalığından utanarak. İki yıldır tek bir rol bile alamamıştı.
Sol elindeki poşeti sağ elinden gizleyerek yaşlı adama uzattı. İki ekmek ve biraz nevaleyle dolu poşeti gören yaşlı adam, gözlerindeki sevinç parıltılarını örtbas etmeye çalışarak karne alan öğrenci edasıyla kabul etti.
” Ya oğlum ne gerek vardı.”
“Sıkma canını baba. Mangizin suyunu çekerse haberim olsun… Gündüz, Emine uğradı mı ?”
(Sokağın kirli pençeleri arasında Okşan’dı adı, evinin şefkatli kollarına sığındığında ise Emine).
“Yok valla dünden beri görmedim.”dedi Cevahir Amca , sökük hırkasını iliklemeye çalışarak. Dış kapının kırık penceresinden giren ayaz ustura gibi yalamıştı gövdesini. Zaten iki haftadır kömür alamıyordu. Allah’a havale etmişti gerisini.
“Eyvallah baba, iyi geceler.”
“Sağol evlat iyi geceler” dedi yaşlı adam mahcup bakışlarını yerçekimine uydurarak…


“İstanbul geçkin orospu” dedi mırıldanarak. Portmantoya astığı ceketinde sigara çakmak aradı .Geç kalmış gibi azar azar intihar etmeye, içine zula ettiği duman senfonisiyle. Üç tek sigarası kalmıştı paketinde.”Allah kahretsin! Çıkartamayacağız bu geceyi” dedi gafletine kızarak. Yine ıskalamıştı bu akşam da bakkalı. Üşeniyordu şimdi onca yolu tepmeye. İlk nefeste duman, bir sustalı gibi saplanmıştı düşlerine. Yetimhanede içmişti ilk sigarasını, helanın tenhalığına sığınarak , kendisi gibi ağır yalnız iki arkadaşıyla. O zaman da böyle yırtılır gibi olmuştu ciğerleri. “Anne” sözcüğünü okumayı söktüğünde öğrendi ilk. “Baba” ise sallanan kara bir eldi anılarının flu kadrajına sıkışmış. Sigarayı “turnike” yapıp çevirmişlerdi arkadaşlarıyla. İçme sırası kendisindeyken, erkete sinyal çakmış, diğerleri tuvaletlere saklanırken, o sap gibi açıkta kalmıştı. Nöbetçi öğretmen bir silindir gibi geçmişti üzerinden. Sol kulağındaki işitme bozukluğu o geceden miras kalmıştı…


Yalnızlığın teras katına çıkmıştı…üzerindeki hayal kırıklığı tozlarını silkeleyerek…


Serkan Engin

her hayalet

her hayalet kısa susar kimsesizliğini
uzun menzilli düşler ayaklarına dolanır
şirret bakıyor şimdi dirim alnıma
hiç sokağın sakini kediler ve kalbim

- anne neresinden vuruldu heveslerim ?

her hayalet umutlarını yarına kanar
tek hecelik olsun öpemezken yarini
kan telaş yazılıyor ömrüm göğe
lâv gecenin koynuna damlar acı ve ellerim

- anne neresinden unutuldu gözlerim ?


serkan engin

peralı güzele gazel


şimdi Aşk yırtılan bir kağıt deniz mavisi eksik
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin

gök yıkılır ömrümüze üstümüze ince harfler bulaşır
kanar durur aksak kuşlar sol anahtarına yalnızlığın

şimdi dirim yıkık bir duvar düşlerime usturayla çizdiğim
kim susar bunca hayal kırıklığını bilemediğim

lâl ömrüme teyellediğim flu şiirler aklar beni ancak
ne kadar dönsem de çevremde kekeler tarumar günlerim

şimdi tenim kafiyesiz bir dize ellerin olmayınca
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin

Serkan Engin

genelev travması

çürümüş düş kokulu odalarda
ıslak bir hayal kırıklığına açılır
kapıların köhneliği
duvarlara sinmiş sahte orgazm senfonileri
arabesk sloganlar hecelenir aynalarda
sımsıkı utanca susar pencereler
kirli bir nehir akar buruşuk yataktakadın ki acının asi cambazı
dikenli teller üzerinde
dirimle ölüm arasına gerili
yırtık hevesleri diker kasıklarında
içinden geçer kezzaplı gecelerin
yaslayarak başını umudun omzuna
kirli banknotlar işgâl eder
hoyrat coğrafyasını şehvetin

serkan engin

serçelerle öptüm seni

Aşk’a çarpa yalpalaya öpüşüyoruz
ancak duvarlar barikat şehvetimize
nemli bir alfabeyle başlıyor ağzın
ağzın ki kırmızı bir kelebek konmuş yüzüne

ah ki serçeler kanat çırpıyor can kafesimde
serçelerle öptüm seni düşlerinin ince yerinden

iki demet papatyadır koynunda memelerin
açar ansızın ağzımın göğüne karşı
sonra memelerin dalgın bir nehir
ağzımın denizlerine dökülen
ağzımla çizerim tenine mor haritasını şehvetin

ah ki serçeler kanat çırpıyor can kafesimde
serçelerle öptüm seni düşlerinin ince yerinden


Serkan Engin




Fotoğfar:İlker ŞİMŞEKCAN

kelebekli samuray

kelebek apoletli bir samurayım
elimde harflerden bir kılıç
kalkanım kahraman serçelerden

kız Veysel

Veysel ki geberesi(!)
kangren babasının zürriyetinde
fazla kuzusu anasının
sokağa düşmüş düşleri
gecenin kirli pençesinde


Veysel ki ıssız bir monolog
kendini ezberleyen
karşı kıyısında hayatın
umudunun sırtında
nal izleri yılkı atlarının


Veysel ki kahrolası(!)
ıskartası mahallenin
sokağın utanç hanesinde
iliklerine sinmiş dik açılı acılar
elleri kederin ceplerinde


Veysel ki sağır bir sandal
şiddet denizinin dibinde
kendine sıkılmış bir mermi
intiharı heceleyen


: ki Veysel bir imlâ hatası ömrünün önsözünde



serkan engin

kırık çırak

kalbimi çekiç yaptım da düzeltemedim
hayatımın eğri büğrü kaportasını
ezikliğini bana kusuyor ustam
üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu

kaynak tutmuyor heveslerim
dünden yarına kırılmışım
‘senin failin devlettir’ diyorlar
‘üreme bonkörü ailen bir de’

- sahi devlet’e nasıl gidilir abi?

dövüyorlar düşlerimin misket mavisini
küfre ve tütüne bulandı masumiyetim
bir işbaşı bile almadılar
abimin küçüklüğüdür giydiğim

egzoz dumanı siniyor umutlarımın körpeliğine
tebeşir tozu ağartacağına aklımı
acının çelik dikenleri batıyor kalbime
avuçlarım zaten nasır tarlası

- doğru söyle abi bana yakışırdı di’mi ?
okul önlüğü mavisiyle kırmızı sırt çantası





serkan engin

evsizliğin çocukluğu

kedere bıçak çekip jilet atarlar cehenneme
tinerle ovarak cesaretlerini
mideleri tenha düşleri lâl
acıya sallanmış bir çift zardır gözbebekleri


intihar marşıyla geçerler önümüzden
şiddet emzirir deve dikeni ömürlerini
hayatın ıskartasıdırlar
kan revan okunur tarihçeleri


kazınmış tenlerinden masumiyetleri
umutları alabora olmuş daha açılmadan denize
omuzlarına kimsesizlik kuşları konar
her dilde italik yazılır boyunları


: goncayken çürür evsizliğin çocukluğu



Serkan Engin