Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
Özge Özen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özge Özen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Virgül

alışmalı yalnızlığa

zor olsa da alışmalı
hani kenetlenecek bir ele en çok ihtiyaç duyduğunda ellerin
yapayalnız kalırsın ya
kimsesiz tek başına…
hani üşürsün ya
işte o zaman çekilip iki kişilik bir koltuğun bir ucuna
perdeyi sıyırmalı…
senden uzak ve senden mutlu kalabalıklara bakmalı…
avucuna düşmeli yağmur damlaları…
sen elinde çayın- tek arkadaşın- sohbet ederken duvarlarla
biraz su taşımalı avuçların yaralarına…

yağmur yağmalı kalbine
bir sağanak inmeli hem de
sonra toplayıp içine bütün acıları buharlaşmalı su damlaları
sen seyrederken kalabalıkları
öyle tek başınayken
üşürken

kalkıp bir şarkı söylemeli içinden
bir tane daha
    bir tane daha…
 belki yollara düşer
her şarkıda bir keder…

vazgeçişlerle dolu hayatlar
bizi hiç unutmayacak bir bu şehir var
şehirler güzel
güzel şehirler
bir gün onlar da gidecekler
ama şarkılarımız kokumuz sinecek sokaklarına
isteseler de bizi üstlerinden silemeyecekler

alışılmıyor işte,
olmuyor
dayanılacak gibi değil bu karanlık
her gün bir ton yalnızlık
kırık vazolar!
vazolar dolusu kırık !
milyonlarca iğne batırıyor kalbime
bu tek başınalık





yoruldum
sünger kalbim gözyaşlarımla ağırlaştı
cam oldu
düştü defalarca kırıldı
zamanlar birbirine girdi
bahar nerede kaldı?

siyah
simsiyah geceler
hakaret bile edilmiyor
öyle zarif ki kederler…

ama gidiyorum ben
kederleri salıp
sevgileri saklayıp
kendimi yarım kalmış bir hikayede
bırakıp gidiyorum

geliyor musun?

yoksa alışmalı mıyım bu yalnızlığa
böyle tek başımayken
üşürken
başlamalı mıyım şarkı söylemeye içimden…
                 
                          ***

şimdi ben
bir yazlık kasabada
ay ışığıyla denizin aşkını seyrediyorum
sivrisinekler öpüyor tenimden
çok sıcak
üşüyorum
her gün biraz ölüp biraz yalnız kalıyorum

ama

bir virgül bulabilirsem
seninle düşlerim arasına girecek
her şey düzelecek

alışacağım yalnızlığa

bir de gece olmasa
seni seviyorum demese deniz aya
böyle yürekleri sağır edercesine
demese…

izin vermedin ya seni sevmeme bile
yasak dedin ya
cezası bir kalp…

merak etme
en kısa zamanda bir virgül bulacağım
bir de gece olmasa
öpüşmese denizle ay
inan,
hiç aklıma gelmeyeceksin…


özge özen
28.07.2007









ABSÜRD TRAJEDİ




Dün, geceyarısı, bronşitim uyandırdı, seni öksürdüm.  Mutfak kapısından çıkıp elma ağacımın dibine oturdum. Silüetin başıma düştü. Aşkçekimini keşfettim. Bir ısırık alınca silüetinden,  günahkar oldum. Küçük şehir belediyelerinden birinde, cehennemden hallice bir hayata kovuldum. Yattım kalktım, yattım kalktım, güneş doğmadı. Çünkü o artık kurumsal bir firma binasının 20. katında işe başladı. Velhasıl, burası çok karanlık. Duvarlarımı sarıya boyadım, yetmedi. Kalbimin kanlı şubatında, kelimelerim birbirini katletti. Gereği düşünülmedi. Kötü halden mahkumum hüzne.
Yıllar önce, ılık bir bakışın ardından, bedenini de alıp çıkmıştın kapıdan. O an “o an”ın geldiğini anladım. Aramızdaki şey, bir kapı önü sohbeti tedirginliğinde ve her an bitmeye hazır olsa da, onu yitirmenin sızısı Güneş’i kapitalizme kaptırmaktan beterdi.

Bekledim.

Çok bekledim. Hiç bekledim. Zaman, acılarla ısınırken, insanlar insanlıklarını aldırdılar. Bu, çekilişten çıkan ironik çelişkiler bütününde, insani olmayan müdahalelerle kendilerinden uzaklaşıp, başkalarının toplamından bir eksik oldular. Evrensel bir yoksulluğun içinde zengin oldular. Kullanılmamış vicdanları, beton yığınlarının altında kaldı ve gayrimeşru hırslarla birbirlerine kıydılar.
Bu post-modern vahşetlere doğan çocuklar, kurbandılar. Okuyup, 3 oda bir yalnızlık evlere çıktılar. Sadece kendilerini sevip, kolay kolay düşman oldular. Bütün değerler hızla yitip giderken, benim için yaşamak, sessiz bir kabullenişe dönüştü. Sabah vapurları, Cemal Süreya ve gülüşünden başka bir anlamı kalmadı.

Bekliyorum.

Ruhum iç savaşta. Gökyüzü kasvetli, dokunsam kan yağar. Kalbime çıkan tüm tali yollarda bir cinayetin izleri var. İçim parça parça can pıhtısı. Yalnızlığım yaşlanıyor. Lanet oluyor. Acım çekiliyor damarlarımdan ama hala gidemedim. Arafta, bir absürd trajediyim.
Unutulmamışlığın neresindeysen çık ortaya! Cumbalı hüzünler sokağındaki Arnavut kaldırımı kadar yorgunum. Oysa içine açılmak için, içine kapanmış bir sessizliktim. Sahi, sen niye sustun?
Yalnızlığımın neresindeysen çık ortaya! Sabah vapurları ve Cemal Süreya da yeter belki ama yazar burada, bir trajedinin ortasında, seni öksürüyor.

Özge Özen
15.04.12





valizler


kapı önünde bekleyen, yolculuğa hazır valizler gibi hayatlarımız,
içine birkaç parça mutluluk, birkaç parça güzel gün sığdırılmış,
biraz gülümseme ile bin bir tane gerçekleşmemiş hayal tıkıştırılmış,
serin akşamlar için birkaç arkadaşla,
yağmur yağarsa diye bir aile de unutulmamış.
bir de derinlerde bir yere paketlenmiş bir yalnızlık saklanmış,
birine hediye etmek üzere güzelce hazırlanmış.
akşamları okumak için bir aşkla,
hayatın zararlı ışınlarına karşı pembe bir gözlük de konmuş,
ve kapatılmış.
bir de önlerde bir cebe büyük bir saat sıkıştırılmış,
gitme vakti geldiğinde kapının önünde hazır beklesin diye hayatlarımız.






Cibiliyetsiz Yalnızlıklar Sokağında Hüzünlü Carmen ile Yaralı Don Kişot

Siz hiç Don Kişot oldunuz mu biraz? Sonra yel değirmenlerine aşık olup yenildiniz mi?

Hani serin bir sabahta, Kadıköy iskelesinde beklerken, bu vapura binmezsem 7, 45’e vurgun olup durur mu diye kendi var oluşundan bile utanç duyan bir umutla düşündüğünüz oldu mu?

Ya da o vapurda, ruhları ceketlerine sıkışmış, kravatları tarafından nefes yolları tıkanan, “kendilerine kötü bir şey yapmalarından” korkan yakınlarına rağmen kurtarılamayacak, iyi giyimli kurbanları görünce; “Eller yukarı! Herkes beyefendiliğini yere bıraksın!” diye bağırmak istediğiniz?

Benim oldu, ama hanımefendiliğim buna el vermediği gibi, “Onların kendilerine kötü bir şey yapmalarından bize ne efendimiz?” dedi içimdeki Olric’vari ses. Hakikaten bana ne? Ben sadece kravatların katil olmasına üzülüyorum.

Yoksa en az Hobbes’un realizmi kadar bencilim, toplum sözleşmesine karşı gelecek kadar da cesur. Nitekim her sözleşmede çekincelerim var ve gayr-ı meşru nedenlerim. Doğuştan kanatlarım yok ama nedenini bilmediğim sonuçlarım var, kırıklarım. Bu yüzden günahlarım. Fakat bir kırmızı, Carmen’in tüm şiddetini meşrulaştırmıyor mu?

Masumum işte. Suçumu kabul etmeyin. Seyyar mahkemelerde görücü usülü cellatlara vermeyin beni. Ben kendi halinde olmayan bir kadınım. Başka birinin halindeyim çoğu zaman. Ve bir gözyaşı insanlığa dair soykırım yapıyor içimde zaman zaman. Yoruluyorum, bir şarkıya kıvrılıp uyuyakalıyorum. Ben ne zaman uyuyakalsam Tanrı yorganı kendi üzerine çekiyor, üşüyorum. Siyah beyaz rüyalar görüyorum. Ama dudaklarım kırmızı…

Sahi, siz hiç İstanbul’u öptünüz mü?

İstanbul zamandır. Zamansa başlı başına bir melankoli. Her an, geçmiştir. Her geçmiş içinde  biraz insanlık, biraz hal, birkaç dudak ve bir şehir taşır. Ben ne zaman İstanbul’u öpsem bir dudak, insanlığın bir halinde, bir şehri aldatır. Bu cibiliyetsiz yalnızlıklar sokağında marifet iltifata tabidir. Hiçbir yemin gerçekten edilmemişken bir şehri aldatmak insanlık halidir. Oysa ben seni hiçbir halimde aldatmadım İstanbul.
                                                                                                                    
Sen yine de üzül. Bütün güzellikler üzgündür. Şehirler suskun. Aynalar irrasyoneldir. Çünkü bütün yansımalar romantiktir.  Bak yüzüne, gücüne gitse de çizgilerinde hiyerarşik bir hüzün gizlidir. Çirkinlikler de üzgündür. Bu, işgal edilmiş bir ülkenin devrilmiş liderinin pişmanlıkları kadar gerçektir. Ne yazık ki hiçbir hukuk düzeninde pişmanlık suçu hafifletmez ama her hukuk bir düzen değildir. Cezalar, ruhlara orantısızdır çoğu zaman.

Eylül’de, mevsim bir şehrin koynuna girdiğinde, her Carmen’in edebiyatı içinde parçalanır, içine içindekileri sığdıramaz ve her Don Kişot yaralıdır biraz.

Siz hiç yel değirmenlerine aşık oldunuz mu?

Özge Özen - 12.09.2011

Mavi Esanslı Parfüm, İkinci Tekil Kişi ve Alkolik Kelebekler

Bütün ifadelerimi çalıp bit pazarında sattılar. Alkolik kelebekler kondu tatlı rüyalarımın cesetlerine. Halbuki çok görmezdim, çok görürlerdi bize kelebekleri.
En yakın gözden düşmeli şimdi ve her şey incelmediği yerden kopmalı. Çünkü tek başına özlemek, katiliyle kurbanı aynı olan bir cinayet gibi yadırganır, bütün yolları kabuk bağlamış bir şehirde. Ve orada yaşamak, evlerle resmi kurumlar arasına sürülmüş bir iş, oluş, harekettir. Bense çekimsiz bir fiil gibi durdum bu ikiye bölünmüş boşluğun tam ortasında, gelecek sandım bekleyince. Bu eylemsizlik bir nefes verişimle gidecek…

Oysa felaketler saklanırdı o şehrin sokaklarında. Nüfus hızla artmasın diye, hüznüyle öldüren bir Cemal Süreya salgını yaymışlardı ortalığa ve ben ilk eleneceklerden biriydim, Malthus’un Katastrofunda.
Nitekim seni her görmediğimde mikrop kapardı kelimelerim. Ne çok hastalanırdım. Gözlerim üşürdü. Kirpiklerim yetmezdi ısıtmaya. Sebepsiz üzüntülerime sebepler satın alırdım. Çünkü geçerli bir sebebi olmalıydı her mutsuzluğun. Yoksa kimse sevmezdi mutsuzluklu birini. Fakat her mutsuzluk herkesinki gibi değildi, bazısı babasızdı işte. Varsın kimse sevmesindi. Ben mutsuzluğumla mutluyum, yalnızlığımla yalnız.
Bütün mesele, bileklerime sinmiş mavi esanslı bir parfüm aslında, bir de alkolik kelebekler…Tatlı bir ses, tatlı uyu diyor bazı geceler oysa ben uykularımı çoktan uyuttum. Bir kara delik yuttum, o da içimdeki her şeyi.
Bütün hayatlar sahibinden satılıktı o kara deliklerde. Belki bu yüzden, mutluluk bir anlam ifade etsin diye sözlüğümde, yardımcı fiiller arıyordum. Her sabah bir Bülent Ortaçgil kahkahasıyla uyandığımda, buldum sanıyordum. Kalkıp aynaya bakıyordum ilk önce, ayna bana baktığında utanıyordum. Asıl ürkütücü olan, bir kadının gözlerinin nemli atmosferi diyordum, evet evet, kesin öyle…
Sonra ani bir kararla, sokağa çıkıyordum. İnsanlar vardı. Yüksek gerilim hatlarına benzeyen, üzerinde ölüm tehlikesi yazan insanlar. Resmi kurumlarla evler arasında topuklu ayakkabılarla yürürlerdi. Hiç nefes almaz, hep verirlerdi. Sustuklarını ceplerinde biriktirirlerdi. Ve sakladıkları sözler düşmesin diye yere, elleri ceplerinde gezerlerdi. Gözlerime bakın! diye bağırırdım içimden. Baksalar, bir baksalar, nabızlarının attığından emin olacaktım. Hiç bakmadılar.
Sen de bakmadın. Bir baksan, nabzımın attığından emin olacaktım. Bu yüzden, ikinci tekil kişileri kovdum bütün hikayelerimden. Üçüncü çoğullar zaten ölüydü. Bense birinci miydim, kişi miydim bilmiyorum ama tekildim. Ve kanım kimseyi tutmasın diye gizli gizli ölürdüm, en azından öldüğümü bilirdim…Bir iskelete, başkalarının bir bedene sığdırdığından daha çok heyecanı ve hüznü sığdırabilmiş “Ölü Gelin” gelirdi aklıma. Ona hak verirdim, bir kalp atmasa da acıyabilirdi.
Aslında bütün mesele, bir kadının Cemal Süreya salgınına yakalanmış dudaklarının, aralık ayına hapsolmuş ketumiyetiydi.


özge özen

NAKK-AŞK

Hiçbir zaman annesi olamayacağım kadınları doğurduğum gün ayrılıklara gebe kaldım. Ruhumun kuytularında kendimi hezeyan kılıklı adamlarla aldattım. Gözyaşından küpeler taktım kaybettiğim ben’in geride kalan silüetine. Hiç ait olmadığım şehirlerde hiç ait olmadığım bulutları giyindim. Yağamadım bir türlü hayallerimi, yağmalandım. Gözlerimi açık arttırmayla satın aldılar. Sözlerime bir hüzün devletinin diktatörü el koydu. Sessizlik bir mülteci çaresizliğiyle kendi karanlığından kaçıp kalbime sığındı. Sen o sessizliğin korkulu rüyasısın… Ey Tanrı! eğer oradaysan bir tan kızıllığında parçan olduğumu hatırlat bana. Gücün yetmiyorsa gözlerin yanacak, gözlerinim… Belki bu yüzden görmüyorsun ellerim inciniyor bak, ellerin…Yalın bir yalnızlık yalpalayarak yürürken damarlarımda, basınç yapıyor bileklerime ama ben yine de küçük patikalar çizmeyeceğim tenime. İçim içime sığdı işte…
Ne çabuk bir çöl güneşinin susuzluğuna büründüm. Bir nakkaş gibi aşkı işledikçe kalbim kalbine, kendini tüketti. Sonunda sapı sedeften bir sorguç iğnesiyle kendi gözlerini kör etti. Aşk ecel, ecel tek ezeldi. Ecelin bilinmezliği, ezelin sonsuzluğu ürpertirdi. Ne çok korktum. Ne çok yoktun. Tek gözü sorguç iğnesiyle kör olmuş korsanların, ağzına kadar mutlulukla dolu defineler aradığı bir adaya düştüm. Ve bu düşüş henüz bir ihtimalken yanıma almak istemeyeceğim üç şeyden biriydi yokluğun... Ey Tanrı! Çok yoruldum! Bu işte parmağın varsa bil ki gözlerin acıyacak…
Benim sivil toplum örgütlerim yok ki dünyamı kurtaracak. Ama şimdi, aralık penceremden içeri bir viyolonsel doluyor, galiba aşk devrim yapacak. Kurtulacağız ey nakkaşlar! Fakat şüphelerim var; insanlık her banyo yaptığında küveti kaplıyor üstlerinden akan yalanlar… Ben yine de ilk önce seni seviyorum demeyi öğreniyorum yabancı bir dilde. Ve her akşam eve giderken kalp şeklinde kurabiyeler alıyorum.
Çünkü sevdiği şarkıyı otobüste düşürmüş bir kalbi ancak bir kalp kurtarabilir.


özge özen

aşk zehirlemesi

üstü başı dökük bir dizeye katık ettiğim
son kullanma tarihi geçmiş bir aşkla
zehirlendim
kalbim yıkanınca
iyileşecek miyim?




Özge Özen

TanımsıZ

sessizlikten korktum da
aynanın karşısına geçip
iki kişi oldum
tek kişilik yalnızlığımda
görmezden geldim
aradaki kırılgan sayfayı
uzansam elim çarpacak…
kendime bile ulaşamazken
seni yanımda sanmak
saçmalıktı
yine de adını değiştirip
sevmeye çalıştım bu yalnızlığı
sonuç yaklaşık olarak “sen” çıksın diye
hep ihmal ettim kalbimin ağırlığını
ama artık
bir kütlesi bile kalmadı
sevgim sonsuz bile olsa
hep paydadaydı
ve seni sevgime böldüm
bölüm tanımsız
kalan bir gözyaşıydı…



özge özen
19.12.2007

bir kadife eldiven

ROMEO:
Yanağını eline ne güzel dayamış bak,
Ne olur o yanağa değebilmek için ben
Elinin üzerinde olsaydım bir eldiven…

İşte size aşk…
Onun yanağına değebilmek için elinin üzerindeki eldiven olmayı isteyecek kadar güçlü, onu tekrar görebilmek için ölümü göze alacak kadar gerçek…

Aşk…

İmkânsızlık denen şeyi ortadan kaldırıveren bir sihir… Ki olanaksız görünürken kavuşmak, çaresizlikten çare yaratmak aşk…
Belki de bir zehir. Panzehirine ulaştığınızda dünyanın en büyük mutluluğu da olsa, tek başına kalp damarlarını yavaş yavaş çürüten bir zehir.

Ona kavuşmak için her türlü tehlikeyi göze alıp, hiç olmadığınız kadar cesur davransanız da, panzehiri bulamadığınızda sizi bekleyen hazin bir son…
Ve içinize bu ateş düşüp de panzehiri bulmak için yollara düştüğünüzde nedense çevrenizdeki her şey ama her şey yolunuza konulmuş bir engel, ayağınıza takılmaya çalışan bir taş oluverir. Bütün dünya koca bir kar topudur sanki ve üzerinize doğru gelmektedir.

Anlarsınız ki sizi çok ama çok zor bir mücadele beklemektedir. Ama korkmazsınız çünkü o yanağa değebilmek için eldiven olmayı isteyen yürek bütün zorlukların üstesinden gelecektir elbet… Ama küçük, küçücük bir yürek bunun üstesinden nasıl gelecek?
JULİET:
Bu da ne! Sevgilimin elinde bir şişe var. Demek ki bu vakitsiz ölümü zehirdenmiş. Cimri! Hepsini içmiş. Bana bir damla bile bırakmadın mı sana kavuşabilmem için. Ben de dudaklarını öpeyim, belki orda kalmıştır biraz zehir. Vaktiyle hayat veren dudakların bu sefer hayatıma son versin…
Demek bu bir kanun, bir gelenek; gerçek aşklar hep gözyaşıyla bitecek. Belki bu yüzden birbirlerine söz vermiş insanlar, bundan böyle kimse gerçekten sevmeyecek…

Ve sözlerini tutmuşlar…

Aşkı kalplerinden, evlerinden, her yerden kovmuşlar. Gittikçe küçülmüş yürekleri. Unutmuşlar birisini kendilerinden çok sevmeyi. Bırakın o yanağa değebilmek için eldiven olma isteğini, fark etmemişler bile o kadife eldiveni…

Ve artık hatıralarda, küflenmiş hikâyelerde, bir kitabın saman rengi sayfalarında inzivaya çekilmiş aşk bir daha geri dönmemek üzere…

Özge Özen

Not:Bu yazı mavi melek dergisinin 23.sayısında da yer almıştır.

Tek Taraflı (S)özle(ş)me

kalbimle muhatap olmuyorum bu aralar
sormuyorum halini hatrını
küsüz.
sessiz sakiniz ikimiz de
şarkılar biriktiriyoruz içimizde sözsüz.
özsüz cümleler kuruyorum şimdi
seni atıyorum içlerinden
yaya geçitlerinden şehrinin, cesedimi topluyorum.
bilmiyorum, gözlerim yolunun üstü müydü?
ve gelmeyince üzülmüş müydü sokak lambaları da benim kadar?
işe yarar mı, doğrasam o mızıka sesini içime?
bastırır mı içimdeki çocuğun,
düşlerimin iskeletlerini gördükçe artan çığlıklarını?
gerçek “sandık”larımı kireçleyip gömdüm toprağa
sana, bana bulaşmasın diye o hastalık bir daha
ama sesimdeki bu “urla”
ne kadar yaşayabilir kelimelerim?
söyleyeceğim şimdi,
dilimin ucunda sessizlik.
ilk sensizlik,
her biri diğerinden daha korkunç
bir ölümler silsilesi.
melanko-li-manında mahsur kaldı
içimdeki kadınların kaybettiği senleri.
şimdi özetimin özetini çıkarıyorum
bir imleçle üstünden geçiyorum acıyan yerlerimin.
özlemiyorum.
ellerinin kalıbını çıkarıp
yaptırdım kendime birer tane.
zikretmiyorum,
adın, intihara meylettiğim bir apartman boşluğu
dilimin ucunda karanlık,
susuyorum, böyle diyor aşkın manifestosu
çünkü;
bütün s’enleri düşmüş tek taraflı bir (s)özle(ş)me bu.




Özge Özen
01.06.2009