müziğe karşı aklımı daha yavaş sürüklüyor
bir yugoslavla karşılaşıyoruz ben üstelemeden pekala değişime hazırım Yugoslavca konuşuyorum sonra Yugoslav dilini tutuyor aklım almıyor
müizğie karşı Yugoslav daha yavaş pekala düzeltilir
iki coğrafya birbiriyle yer değiştiriyor Gagavuz kuşuyla o araznin bakışı gibi yaoarak seyrediyoruz o arazinin bakışı her şeyi kabul ederek sessiz
ama sessizlik ağzımda cümleden farkız nasıl olur
ama sadece ben biliyorum
iki kuş sırtlarınıdda çıkararak kanatlarını yer değiştiriyor
Gagavuz kuşuyla ben kalıyorum Gagavuz kuşu tek ayağı üsütnde bir taşımn üsüütndee ben ellerim ceplerimde kendim görüyorum amaa Gagavuz kuşunu daha ilgi çekici buluyorum
Çünkü onun göğsünde elbette bir rüya her şeyy ilgisizliği
Haa ha haa ben Gagavuz kuşu gülüyoprum
Evrensuhte
Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
fonda şarkıdan hiçbir iz yok...
fonda şarkıdan hiçbir iz yok sesi ağzında hiçbir iz bırakmamış güneş daha hızlı aklımı tek bir noktada bulana kadar
uçurumdan bir miskal iz yok şimdi oldu bir vakit aptalı gibi güneş
her seferinde tarlalara düşüoyr tarla kuşu dibime düşüyor kanatları ağzında belki hırsından üzüntüsünden
tam 25 saattir bu örtüye sarınmış aklım bir karganın gagaları üstünde
biçimssiz
fonda aklımı tek bir noktada bulana kdar hiçbir iz yok aptaln güneş gagaları üstünde kanatları ağzındaa ağzı her seferindee gagaları üstündeee bir vakit aptalı güibi güneş fonda tarlalara düşüyorrr tralar kuşu ayakkabımın dibine düşüyorr 25 saattirr aklımdn bir iz yok aptal gibi düşmüş o kargaa fonda güneşin karganın gagasından hiç bir iz yok
beni bırak biraz daha uyuyacağım güneşin burayı bulması imkansız
Evrensuhte
uçurumdan bir miskal iz yok şimdi oldu bir vakit aptalı gibi güneş
her seferinde tarlalara düşüoyr tarla kuşu dibime düşüyor kanatları ağzında belki hırsından üzüntüsünden
tam 25 saattir bu örtüye sarınmış aklım bir karganın gagaları üstünde
biçimssiz
fonda aklımı tek bir noktada bulana kdar hiçbir iz yok aptaln güneş gagaları üstünde kanatları ağzındaa ağzı her seferindee gagaları üstündeee bir vakit aptalı güibi güneş fonda tarlalara düşüyorrr tralar kuşu ayakkabımın dibine düşüyorr 25 saattirr aklımdn bir iz yok aptal gibi düşmüş o kargaa fonda güneşin karganın gagasından hiç bir iz yok
beni bırak biraz daha uyuyacağım güneşin burayı bulması imkansız
Evrensuhte
NAKK-AŞK
Hiçbir zaman annesi olamayacağım kadınları doğurduğum gün ayrılıklara gebe kaldım. Ruhumun kuytularında kendimi hezeyan kılıklı adamlarla aldattım. Gözyaşından küpeler taktım kaybettiğim ben’in geride kalan silüetine. Hiç ait olmadığım şehirlerde hiç ait olmadığım bulutları giyindim. Yağamadım bir türlü hayallerimi, yağmalandım. Gözlerimi açık arttırmayla satın aldılar. Sözlerime bir hüzün devletinin diktatörü el koydu. Sessizlik bir mülteci çaresizliğiyle kendi karanlığından kaçıp kalbime sığındı. Sen o sessizliğin korkulu rüyasısın… Ey Tanrı! eğer oradaysan bir tan kızıllığında parçan olduğumu hatırlat bana. Gücün yetmiyorsa gözlerin yanacak, gözlerinim… Belki bu yüzden görmüyorsun ellerim inciniyor bak, ellerin…Yalın bir yalnızlık yalpalayarak yürürken damarlarımda, basınç yapıyor bileklerime ama ben yine de küçük patikalar çizmeyeceğim tenime. İçim içime sığdı işte…
Ne çabuk bir çöl güneşinin susuzluğuna büründüm. Bir nakkaş gibi aşkı işledikçe kalbim kalbine, kendini tüketti. Sonunda sapı sedeften bir sorguç iğnesiyle kendi gözlerini kör etti. Aşk ecel, ecel tek ezeldi. Ecelin bilinmezliği, ezelin sonsuzluğu ürpertirdi. Ne çok korktum. Ne çok yoktun. Tek gözü sorguç iğnesiyle kör olmuş korsanların, ağzına kadar mutlulukla dolu defineler aradığı bir adaya düştüm. Ve bu düşüş henüz bir ihtimalken yanıma almak istemeyeceğim üç şeyden biriydi yokluğun... Ey Tanrı! Çok yoruldum! Bu işte parmağın varsa bil ki gözlerin acıyacak…
Benim sivil toplum örgütlerim yok ki dünyamı kurtaracak. Ama şimdi, aralık penceremden içeri bir viyolonsel doluyor, galiba aşk devrim yapacak. Kurtulacağız ey nakkaşlar! Fakat şüphelerim var; insanlık her banyo yaptığında küveti kaplıyor üstlerinden akan yalanlar… Ben yine de ilk önce seni seviyorum demeyi öğreniyorum yabancı bir dilde. Ve her akşam eve giderken kalp şeklinde kurabiyeler alıyorum.
Çünkü sevdiği şarkıyı otobüste düşürmüş bir kalbi ancak bir kalp kurtarabilir.
özge özen
Ne çabuk bir çöl güneşinin susuzluğuna büründüm. Bir nakkaş gibi aşkı işledikçe kalbim kalbine, kendini tüketti. Sonunda sapı sedeften bir sorguç iğnesiyle kendi gözlerini kör etti. Aşk ecel, ecel tek ezeldi. Ecelin bilinmezliği, ezelin sonsuzluğu ürpertirdi. Ne çok korktum. Ne çok yoktun. Tek gözü sorguç iğnesiyle kör olmuş korsanların, ağzına kadar mutlulukla dolu defineler aradığı bir adaya düştüm. Ve bu düşüş henüz bir ihtimalken yanıma almak istemeyeceğim üç şeyden biriydi yokluğun... Ey Tanrı! Çok yoruldum! Bu işte parmağın varsa bil ki gözlerin acıyacak…
Benim sivil toplum örgütlerim yok ki dünyamı kurtaracak. Ama şimdi, aralık penceremden içeri bir viyolonsel doluyor, galiba aşk devrim yapacak. Kurtulacağız ey nakkaşlar! Fakat şüphelerim var; insanlık her banyo yaptığında küveti kaplıyor üstlerinden akan yalanlar… Ben yine de ilk önce seni seviyorum demeyi öğreniyorum yabancı bir dilde. Ve her akşam eve giderken kalp şeklinde kurabiyeler alıyorum.
Çünkü sevdiği şarkıyı otobüste düşürmüş bir kalbi ancak bir kalp kurtarabilir.
özge özen
Günce
Yaşadığı dünyayı keşfetmeye çalışıyordum,boşluğunu,içini dolduran her şeyi,buna dair hiçbir fikrim yoktu.çok kapalı bir alanda yetiştiğim söylenemez yine de bazı şeylere dair bilgim zayıftı.aile bireyleri helikopter misali sürekli tepemdeydi,bu ses beni deli ediyordu.neye,nasıl bakacağımı,kriterlerimi ne şekilde yapacağımı bilmiyordum.çok hassas değildim,kadın olmak hassas olmak demekti bunu gözlemlemiştim,yapamayacak kadar soğuktum ben.
Eylül için hazırlanıyordu yaşadığım şehir,bense aylak aylak dolaşıp,kitap ve dergilere abanıyor ne yapacağımı bilmeden sürekli dağılıyordum.çok sıkılmış,yorulmuş,ne olduğunu bilmediğim bir bunalıma girmiştim.özel sayılmazdı,yeni değildi.ama her seferinde beni eskittiğini hissetmeye başlamıştım.onu bu zaman zarfında tanıdığım ve değişmeye başladığımı hissediyordum,çok ilginçti,duygu tozlarıyla tanışmıştım,arada bir kalbim bile sıkışıyordu fakat bu çok anlamsızdı.çok öfkeliydi eylül yada bu şehri yıkamakta kararlıydı..bulutlar kalın gövdelerinden yırtıldı bir akşamüzeri,ağlıyorlar mıydı,dağılıyorlar mıydı anlam verememiştim,anlamlı bulduğum tek şey dışarı çıkıp ıslanmaktı.karınları patlamadan, yağmurdan önce duyduğumuz o gürültülü sesleri de duymamıştım..giyinip caddeye çıktım,nasıl bir kahkaha vardı yere koşan sularda,nasıl bir doygunluk anlatamam..ay yoktu o gece,yıldızlar yoktu,ağzını açtıkça dişleri parlayan yağmurun kahkahaları vardı koştuğum,yürüdüğüm her yerde.insanlar sığınacak yerler arıyorlardı,mağazalara,apartmanlara.onları bu yoğun kahkahadan koruyacak bir şapkaya,bir kutuya koşturuyorlardı.ben tadını çıkarıyordum,bu denli suya gömülmemiştim,ne derin bir hazdı.tüm havayı içime doldurarak,insanlara bakıyordum,onlarda bana tabi...
Ona asla kızamıyordum,yumru gibi oturmuştu içime,içimde yerini bilmediğim bi yere.kangren oluyordum sanki,taşıyamıyordum onu,elime bıçak aldıkça daldıracağım yerden uzaklaşıyor ve daha çok dağılıyordu vücuduma..daha çok..her yerime bıçak atmak gelmiyordu işime,denemek istiyordum,yapamıyordum.bu hastalığı yenemiyor,sürekli yutkunuyor,yutuyordum.
Her gün biraz daha genişlemeye başladım toprağa doğru..yaşamak nedir bilmek istemiyor,insan denen et yığınının,ruhla bütünleşerek yaptığı her şeyden kurtulmak istiyordum..kitaplara dalıyorum.oralarda ki şehirleri,karakterleri gözlerimle besleyerek,kafamı onların dolambaçlı kafa sinirlerinde eritiyordum..
e.yalçın
ağustos onüç
Eylül için hazırlanıyordu yaşadığım şehir,bense aylak aylak dolaşıp,kitap ve dergilere abanıyor ne yapacağımı bilmeden sürekli dağılıyordum.çok sıkılmış,yorulmuş,ne olduğunu bilmediğim bir bunalıma girmiştim.özel sayılmazdı,yeni değildi.ama her seferinde beni eskittiğini hissetmeye başlamıştım.onu bu zaman zarfında tanıdığım ve değişmeye başladığımı hissediyordum,çok ilginçti,duygu tozlarıyla tanışmıştım,arada bir kalbim bile sıkışıyordu fakat bu çok anlamsızdı.çok öfkeliydi eylül yada bu şehri yıkamakta kararlıydı..bulutlar kalın gövdelerinden yırtıldı bir akşamüzeri,ağlıyorlar mıydı,dağılıyorlar mıydı anlam verememiştim,anlamlı bulduğum tek şey dışarı çıkıp ıslanmaktı.karınları patlamadan, yağmurdan önce duyduğumuz o gürültülü sesleri de duymamıştım..giyinip caddeye çıktım,nasıl bir kahkaha vardı yere koşan sularda,nasıl bir doygunluk anlatamam..ay yoktu o gece,yıldızlar yoktu,ağzını açtıkça dişleri parlayan yağmurun kahkahaları vardı koştuğum,yürüdüğüm her yerde.insanlar sığınacak yerler arıyorlardı,mağazalara,apartmanlara.onları bu yoğun kahkahadan koruyacak bir şapkaya,bir kutuya koşturuyorlardı.ben tadını çıkarıyordum,bu denli suya gömülmemiştim,ne derin bir hazdı.tüm havayı içime doldurarak,insanlara bakıyordum,onlarda bana tabi...
Ona asla kızamıyordum,yumru gibi oturmuştu içime,içimde yerini bilmediğim bi yere.kangren oluyordum sanki,taşıyamıyordum onu,elime bıçak aldıkça daldıracağım yerden uzaklaşıyor ve daha çok dağılıyordu vücuduma..daha çok..her yerime bıçak atmak gelmiyordu işime,denemek istiyordum,yapamıyordum.bu hastalığı yenemiyor,sürekli yutkunuyor,yutuyordum.
Her gün biraz daha genişlemeye başladım toprağa doğru..yaşamak nedir bilmek istemiyor,insan denen et yığınının,ruhla bütünleşerek yaptığı her şeyden kurtulmak istiyordum..kitaplara dalıyorum.oralarda ki şehirleri,karakterleri gözlerimle besleyerek,kafamı onların dolambaçlı kafa sinirlerinde eritiyordum..
e.yalçın
ağustos onüç
Kelebek
Her türlü ve biçimdeki içi siyah göz göz odacıkları olan tüm kelebek kanatlarını daha özgür olsunlar diye yani bu gördüğüm tüm kelebekleri özenli bir biçimde daha önce hiçbir şeyi bu kadar detaylı düşünmediğimden olsa bedenleri ortaya çıkacak şekilde tutup keserdim. Tamam kabul ediyorum fevri bir hareket diyelim ama ben neyim ki varoluşu yeniden şekillendireyim?
Görüntüler sesler var. ellerinde son kozları daha henüz kimse sürmedi ancak kanırtıyorlar yinede yüksek hayat yapıcıları. Profesyonel kumarbazlar Ya da üç liraya zar atan romantik hayalperestler. Bu da Bir şey demek değil biliyorum. Bağlantı kurulan noktalarda sıralanıyor özne nesne nesne özne sonra yine aynı diyalektik. daha az acı çekmek Ya da daha güzel biraz biçimsel biraz keskin olsun da istemem. Çünkü nasıl başladığımı tam olarak bilmiyorum neresinden tutsaydım da ama biraz da şans ister değil mi elimde kalmasaydı. Bu odaya bu kadar anne bu kadar götü boklu ihtiyarı ve bu kadar genci kim topladı. Ben görmek istemiyorum bu leş kokan görüntüyü zorunda değilim ama seviyor ve kalplerini özümseyebiliyorum. Önce an. Tamam sonu yok bunun. Anı değil yanlış anladık bu geçmiş yaşansaydı “gerçek”ten böyle olmazdı.bir adım ben beklerim sessizlik sonra gelen ziyaretçiler. Öyküler katlanma gücüne iyi gelir ve dayanıklılığı arttırır.melankoliyi sevmem çok aptal işidir “gerçek” böyle yorumlanamazdır.modern psikiyatriye inanıyorum ancak eksik kalan çok yönü var.bazı şeyler nedensizdir ve imkansızlığın vücut bulduğu bu nokta sanki kulağıma zayıf bir ıslıkmış gibi geliyor. Melankoliyi sevmem ancak gerçeküstücülük mühimdir. Gün boyu yaşamdan görüntü ve sesler tamam kabul bunlar gece niye uykuyu destekler?tamam bir terslik yok burada da.tüm büyük ihtiyaç ve gereksinmeler karşılanmayınca mı doğuyor uzaklara gitme isteği. Konular ve hikayelerin artık bir önemi yok. Geçmişe bakmayın orası orda. Dildir sadece kurgulayandır artık yapı bozumu ile bağ bozumu zamanıdır.bu akıl sanki en çok ondan uzak durmaya çalışan gözünde yaş kalmamış mihazsız yarı suskun isteksiz konuşkanları tehdit eder. Tamam buna da kabul herkesin çok derdi var üstlerine gitmeyelim. Yeme ve kusma artık bir gereksinimse benim aklım ilk baş ikiye sona üçe ve dörde böldü tüm varoluş kategorileridir bunlar aslında. Önce çirkinler ve zayıflar ölür. Başarılar başarısızlıklar kim neyle başa çıkıyor ironik. Tablonun bu kendiliğinden olan içinde barındırdığı koyu sarı mavi ve gri renkleri gibi sanki tüm cevapları barındırıyor sırıtıyor gölgesinde saklı yinede. Sizi bir yere götürmem daha önce çok gittiniz bence. Arka plan daha kontrast orası köpeklerin görebildiği bir yer siyah Ya da beyaz keskin dişleri ve çarkları olan birbirine geçmiş ve birbirinden ayrı bir o kadar yine de. Sizi bir yere götürmezler çünkü ama ve belki ile başlayan cümleler olmasaydı.
Bu hayat yaşanılan tüm alanları ve biçimleri dahil hepsi; bir ahlak ve ego probleminden başka Bir şey değildir. Bunu ben uydurdum söyledim ve oldu. Belleğim akrep soğukluğunda hissediyorum nefes alışverişime ihtiyaç duyuyor genelde. Sizi bir yere götürmem ama oyala bakalım tuzak değil bu. Et ve düş. Kendi türümün yoksunluğu savurganlığı ve boşluğu benim bahanem nedenim yok basite de indirgemiyorum. Bütün sorun sanırım benimle birlikte kim yaşıyordu? Her şey bariz ortada mı yoksa kendime acı mı yaratıyorum.kimi zaman evet kimi zaman hayır bunun yanıtı. İşittiğim bu yanılmıyorum umarım. Tadı yok et ve düş. Belki ölünce anlayacağız her şeyi belki de hiçbir şey anlamayacağız. Çağırıyorum onu bakıyorum dul kadın aşkı gibi çaresiz gelmeye niyeti yok gibi. Seçilmişiz varız derken uzun uzun tartışılıyor var olduğumuz için mi düşünüyoruz düşündüğümüz için mi varız?atın bunları çöpe .herkesi yine topladılar bir yere konuşmanın gereksizliğini anlattılar. Akıl diye us diye yaşamdan pay biçecek birilerini oralara götürecek hediyeler verdiler yaşam payı verdiler. Doğduğum yerdeki balıkçı diyordu; bir ayakkabıdan bir de kadından anlarım diye. Ben kadere inanmıyorum çünkü varım. Ben kadere inanıyorum çünkü öleceğim. Aslında gerçekten kimse üzülsün istemezdim ve bu sözcükler olmasa hepimiz şimdi ölürdük. Bazıları erken ölürmüş her ölüm erken ölüm değilmiş. özne nesne özne nesne sıralanıyor yine. Ben bir dünya yaratmaya çalışmam artık. Bir kadın görüntüsü uzaktan tamam bu sefer.yaratmak yıkmak bir yere gitmiyorum kimse bilmiyor uzalıp kısalmıyoruz. O kadın kendini özel zannetti ve haklıydı. Benden uzakta iyiydi. Ya daha kötüye ya daha iyiye gitsin yok gitmiyorum kendimi gerçekle yeniliyor yanılıyorum. Omuzlarımı ayaklarıma indiriyorum. Üç sene önce hiçbir şeyi dayanak almadan yıkıp kasıp kavurduğum tüm değerler şimdi bana can veriyor.kendimizi önemsemeseydik belki bu kadar düşünmezdim. Yıktıklarını yapmak gibi tuhaf bir amacım var görmek istiyorum olanı gözüm biraz kapalı bir terslik var bunda. Aktarıyorum nedenini yitirmekten korktuğum bu duygudan öte bilmekten korktuğum neden-sonuçtan öte hissedemediğim bir duygu bile değil tam olarak. Sadece bir neden söylenemeyen içi boşaldığında dolamayan ama gidip gelen tavan zemin arasında olabilir biraz sıkışmış bir neden.nasıl başladığımı bilmiyorum varoluş defosu biraz kulaktan dolma söylenenleri arşivledim. Arzu güç ve iktidar. Paha biçilmez ama pay biçilebilir adlarına onların küçük yaşam pastalarına. Yakından uzaktan alakalı olabilmeli ve mutsuzluk dinginliği getirmeliydi.sevgi bir ihtiyaç yok olmadı hedefe giden yolda bir amaç. Çoğu mit bunların bir kısmı efsane. Gerçekler zamanla anlaşılır dedi sonra da durdu gerçekle işimiz yok aslolan hakikattir dedi.
Beni henüz tanımayan dünyadaki tüm ötekiler an demiştim ya şimdi kendilerine bir şeyler fısıldayıp gittiler ıssız yerlere dağlara fiyordlara vadi aralarına sızdılar. Güçlü zannedebilirdiniz ama çelimsizlerdi. Yüreklerinde birikenleri duymasınlar diye kısa küçük adımlardı aslında hepsi yalnızlık telaşındandı ve zaten yoktu.
İnsanlara sadece yalnız olduklarında bak ve bu sözcükler olmasa hepimiz ölürdük!
Nem
Görüntüler sesler var. ellerinde son kozları daha henüz kimse sürmedi ancak kanırtıyorlar yinede yüksek hayat yapıcıları. Profesyonel kumarbazlar Ya da üç liraya zar atan romantik hayalperestler. Bu da Bir şey demek değil biliyorum. Bağlantı kurulan noktalarda sıralanıyor özne nesne nesne özne sonra yine aynı diyalektik. daha az acı çekmek Ya da daha güzel biraz biçimsel biraz keskin olsun da istemem. Çünkü nasıl başladığımı tam olarak bilmiyorum neresinden tutsaydım da ama biraz da şans ister değil mi elimde kalmasaydı. Bu odaya bu kadar anne bu kadar götü boklu ihtiyarı ve bu kadar genci kim topladı. Ben görmek istemiyorum bu leş kokan görüntüyü zorunda değilim ama seviyor ve kalplerini özümseyebiliyorum. Önce an. Tamam sonu yok bunun. Anı değil yanlış anladık bu geçmiş yaşansaydı “gerçek”ten böyle olmazdı.bir adım ben beklerim sessizlik sonra gelen ziyaretçiler. Öyküler katlanma gücüne iyi gelir ve dayanıklılığı arttırır.melankoliyi sevmem çok aptal işidir “gerçek” böyle yorumlanamazdır.modern psikiyatriye inanıyorum ancak eksik kalan çok yönü var.bazı şeyler nedensizdir ve imkansızlığın vücut bulduğu bu nokta sanki kulağıma zayıf bir ıslıkmış gibi geliyor. Melankoliyi sevmem ancak gerçeküstücülük mühimdir. Gün boyu yaşamdan görüntü ve sesler tamam kabul bunlar gece niye uykuyu destekler?tamam bir terslik yok burada da.tüm büyük ihtiyaç ve gereksinmeler karşılanmayınca mı doğuyor uzaklara gitme isteği. Konular ve hikayelerin artık bir önemi yok. Geçmişe bakmayın orası orda. Dildir sadece kurgulayandır artık yapı bozumu ile bağ bozumu zamanıdır.bu akıl sanki en çok ondan uzak durmaya çalışan gözünde yaş kalmamış mihazsız yarı suskun isteksiz konuşkanları tehdit eder. Tamam buna da kabul herkesin çok derdi var üstlerine gitmeyelim. Yeme ve kusma artık bir gereksinimse benim aklım ilk baş ikiye sona üçe ve dörde böldü tüm varoluş kategorileridir bunlar aslında. Önce çirkinler ve zayıflar ölür. Başarılar başarısızlıklar kim neyle başa çıkıyor ironik. Tablonun bu kendiliğinden olan içinde barındırdığı koyu sarı mavi ve gri renkleri gibi sanki tüm cevapları barındırıyor sırıtıyor gölgesinde saklı yinede. Sizi bir yere götürmem daha önce çok gittiniz bence. Arka plan daha kontrast orası köpeklerin görebildiği bir yer siyah Ya da beyaz keskin dişleri ve çarkları olan birbirine geçmiş ve birbirinden ayrı bir o kadar yine de. Sizi bir yere götürmezler çünkü ama ve belki ile başlayan cümleler olmasaydı.
Bu hayat yaşanılan tüm alanları ve biçimleri dahil hepsi; bir ahlak ve ego probleminden başka Bir şey değildir. Bunu ben uydurdum söyledim ve oldu. Belleğim akrep soğukluğunda hissediyorum nefes alışverişime ihtiyaç duyuyor genelde. Sizi bir yere götürmem ama oyala bakalım tuzak değil bu. Et ve düş. Kendi türümün yoksunluğu savurganlığı ve boşluğu benim bahanem nedenim yok basite de indirgemiyorum. Bütün sorun sanırım benimle birlikte kim yaşıyordu? Her şey bariz ortada mı yoksa kendime acı mı yaratıyorum.kimi zaman evet kimi zaman hayır bunun yanıtı. İşittiğim bu yanılmıyorum umarım. Tadı yok et ve düş. Belki ölünce anlayacağız her şeyi belki de hiçbir şey anlamayacağız. Çağırıyorum onu bakıyorum dul kadın aşkı gibi çaresiz gelmeye niyeti yok gibi. Seçilmişiz varız derken uzun uzun tartışılıyor var olduğumuz için mi düşünüyoruz düşündüğümüz için mi varız?atın bunları çöpe .herkesi yine topladılar bir yere konuşmanın gereksizliğini anlattılar. Akıl diye us diye yaşamdan pay biçecek birilerini oralara götürecek hediyeler verdiler yaşam payı verdiler. Doğduğum yerdeki balıkçı diyordu; bir ayakkabıdan bir de kadından anlarım diye. Ben kadere inanmıyorum çünkü varım. Ben kadere inanıyorum çünkü öleceğim. Aslında gerçekten kimse üzülsün istemezdim ve bu sözcükler olmasa hepimiz şimdi ölürdük. Bazıları erken ölürmüş her ölüm erken ölüm değilmiş. özne nesne özne nesne sıralanıyor yine. Ben bir dünya yaratmaya çalışmam artık. Bir kadın görüntüsü uzaktan tamam bu sefer.yaratmak yıkmak bir yere gitmiyorum kimse bilmiyor uzalıp kısalmıyoruz. O kadın kendini özel zannetti ve haklıydı. Benden uzakta iyiydi. Ya daha kötüye ya daha iyiye gitsin yok gitmiyorum kendimi gerçekle yeniliyor yanılıyorum. Omuzlarımı ayaklarıma indiriyorum. Üç sene önce hiçbir şeyi dayanak almadan yıkıp kasıp kavurduğum tüm değerler şimdi bana can veriyor.kendimizi önemsemeseydik belki bu kadar düşünmezdim. Yıktıklarını yapmak gibi tuhaf bir amacım var görmek istiyorum olanı gözüm biraz kapalı bir terslik var bunda. Aktarıyorum nedenini yitirmekten korktuğum bu duygudan öte bilmekten korktuğum neden-sonuçtan öte hissedemediğim bir duygu bile değil tam olarak. Sadece bir neden söylenemeyen içi boşaldığında dolamayan ama gidip gelen tavan zemin arasında olabilir biraz sıkışmış bir neden.nasıl başladığımı bilmiyorum varoluş defosu biraz kulaktan dolma söylenenleri arşivledim. Arzu güç ve iktidar. Paha biçilmez ama pay biçilebilir adlarına onların küçük yaşam pastalarına. Yakından uzaktan alakalı olabilmeli ve mutsuzluk dinginliği getirmeliydi.sevgi bir ihtiyaç yok olmadı hedefe giden yolda bir amaç. Çoğu mit bunların bir kısmı efsane. Gerçekler zamanla anlaşılır dedi sonra da durdu gerçekle işimiz yok aslolan hakikattir dedi.
Beni henüz tanımayan dünyadaki tüm ötekiler an demiştim ya şimdi kendilerine bir şeyler fısıldayıp gittiler ıssız yerlere dağlara fiyordlara vadi aralarına sızdılar. Güçlü zannedebilirdiniz ama çelimsizlerdi. Yüreklerinde birikenleri duymasınlar diye kısa küçük adımlardı aslında hepsi yalnızlık telaşındandı ve zaten yoktu.
İnsanlara sadece yalnız olduklarında bak ve bu sözcükler olmasa hepimiz ölürdük!
Nem
Olepius
Yüce tanrı Olepiusun kutsal kitabı kmilin 23.bölümü şöyle der:
Biz insancıklarımızı boşluğun boşluğunda yarattık ve içlerine kırmızımsı bir ruh verdik çünkü kırmızı bilge bir ruh verir…rengarenk olurlar ve büyüdükçe larvalara dönüşürler…ve de oradan yine o boşluğa karışırlar…ve benim yüce tanrıçam Sephenna dolunaya çıkar ve insancıklarımıza bakar…o derin kırmızılığa…!
Dolunayın en yüksek olduğu gecelerin birinde adı yıllar önce annesi Sephenna tarafından Rimur konmuş bir erkek çocuğu dağın eteklerinden aşağıya doğru inen bir hareket gördü…ilk önce bunu o hep gördüğü halüsinasyonlardan biri sandı…sonra o hareketlilik iyice yaklaşmaya başlayınca bunun daha önce görmediği bir şey olduğunu anladı…o hareketlilik iyice yaklaştığında gözlerine inanamadı…karşısındaki o hareketlilik basbayağı ona benzeyenlerden oluşan bir topluluktu…yok dedi, bu gerçek olamazdı...gözlerini uzunca kapadı …ve yavaş yavaş açmaya çalıştı…açtığında orada herhangi bir şey görmeyeceğini düşünüyordu,içine gizli bir serinlik yayıldı..tabi ya onlar gerçek olamazlar..bizler varız sadece bu evrende… sadece bizler varız ,kırmızıya bulamış tanrımız bizi….ve bizler için bu dolunay…bunları düşünürken birden o hızla gözlerini açtı…ama olmayacak bir şey oldu, karşısında ona benzeyen insancıklar oldukları gibi duruyorlardı…birden kaskatı kesildi..serinlikten sonra gelen apansız bir sıcaklık …serinlikten sonra gelen cehennem sıcağı …vücudu yanıyordu..sanki birden her şeyi anlamış ama onla ne yapacağını bilemez bir bilge edasına bürünmüştü…birden tüm gücüyle kalktı yerinden..koşarak kumsala indi…fazla zamanı yoktu Sephennaya koşmalıydı…tüm gördüklerini anlatmalıydı…ve zihninde türeyen onlarca soruyu sormalıydı…bazen bir tanrıya bile soru sorar insan…ve bazen bir tanrı bile muhtaçtır yaratıklarının sorularına…
Kumsala indiğinde Sephenna ayla konuşuyordu yine..bu gizli bir ritüel gibi her gece yaşanıyordu…her gece her gece gölgelerini sunardı Sephenna ayın kutsal ışığına…ve bu kutsal ışıktan aldığı tüm sözleri Rimura naklederdi… Sephenna konuşur Rimur yazardı… Sephenna konuşur Rimur kırmızıya bulamış kanıyla yazardı…
İlk “oku” dedi Sephenna… ve bu yıllarca sürdü gizli bir ritüel gibi…
- Sephenna benim yüce tanrıçam…dağın eteklerinden aşağıya doğru inen bir şey gördüm…ve senin huzurunda yemin ederim ki bize benziyorlardı…ah Sephenna çokça korkuyorum bunu söylemekten …şimdi beni aya kurban etsen ses etmem söylediklerimden dolayı..ama bize benziyorlardı…ah Sephenna aklımı oku…aklımı oku da tüm gördüklerimin aslında bir yanılsama olduğunu anlayayım.. Sephenna benim yüce tanrıçam…onlarca soru birikti şimdi… Nasıl oldular sence,Olepius değil miydi bu evreni yaratan ..ve seni ayağının topuğundan yaratan…ve Olepius ki tüm evreni ayaklarından sızan o ince su birikintisinde yaratan.. ve sen değil miydin o boşluğun boşluğundan bize can veren..! çokça şaşırdım bu duruma..hani sen şimdi bizi yaratan olmasan derin bir kuşkuya kapılacağım…! Olepius’u anlat bana yeniden..bildiklerimi tekrar hatırlamama yardımcı ol…sen ki onun sağ ayağının topuğundan doğmuştun bir gece…o ki seni bir gece sağ ayak topuğundan gizlice doğurmuştu…ve seni aya teslim etmişti…gördüklerini söylemen için…ah Sephenna anlat bana yeniden…bildiklerimi bileyim yeniden…
- Tüm gördüğün o insancıklar Olepius’un zihninden türediler…tüm o insancıklar aslında hep vardı ama bilmedin sen…sen ki Rimur şu evren üstünde çokça şeyi göstermedik sana…çokça şeyi görmedin…ve de görmediğinden sakındın…kavanoza bırakılmış gibiydin….camdan bir fanus eşliğinde büyüdün..bir akvaryumun içinde büyüdün…ama nedense gizli bir öngörü eşliğinde çokça sorular sordun bana…bu kırmızı evreni sordun, çokça sorular türettin…sen büyüdükçe bu sorularda büyüdü ve de değişik şekiller aldı…bir gün bir ejderha oluyordu evren zihninde,başka bir gün yanardağ ağzı…tutamıyordum…tutmaya çalıştıkça büyüyordu zihnin..büyüyordu soruların…sonra yüce Olepius’un sözleri geldi aklıma..söyledikleri geldi…ve onları söyledim sana..hiçbir şeye benzetemedin ilkin…çokça şaşırmıştın nasıl olur dedin…"nasıl oluyordu da sen Olepius'un sağ ayak topuğundan yaratılmış olabiliyordun" dedin….ama sonra sonra her şey yerli yerine oturdu..öğrenmeye başlıyordun…öğreniyordun her şeyi bilen ve de bu yüzden gizlice susan bir bilge edasında…ve konuştuklarımızı yazmaya başladın…kırmızıya bulanmış kanınla ,etinle,gölgenle yazdın…çokça sürdü bu…bu da senin gizli ritüelin olmuştu işte..yazdıkça çoğalıyordun..yazdıkça içinden geçiyor , ve içinde yeni küçük küçük larvalar oluşturuyordun..tıpkı Olepius’un larvalara dönüşeceğiz demesi gibiydi ..ve sanırım ilk inanan sen oldun buna…ilk tapınan sen oldun…Olepiusla 66 gün ve 66 gece konuştum ve söylediklerinden bu evren kuruldu…yeni yeni inananlar çıkardı ortaya..yeni yeni tapacak insan kümeleri yarattı ve onları evrenin dört bir yanına saldı,yeni inanlar çıksın diye…gece olunca aya çıkıp oradan bakıyordu yarattığı evrenin insancıklarına..gece olunca Olepiusla birlikte yeni larvalarımıza bakıyorduk..onların nasıl da büyüdüklerini görüyorduk…ve de bir başak gibi başlarını öne eğdiklerini görüyorduk…benim tanrım yüce Olepius’un içinde bir rakkase dans ediyordu… geceyi kutsayıp gündüze küfür ediyordu ..biliyorum her dolunayda çıplak ayakla kumsala koşuyordu... "ayakları ıslanıyor ama o serinlik de iyi geliyordu ona"...renkli bir elbise giymişti...ve de bir taç takmıştı kafasına ayrık otlarından...dudakları ıslak,elleri yaban mersini kokuyordu...gözleri hüzünle karışık gülüyor,şehla bakıyordu da sanki biraz....zaten o yaratıklarına hep biraz şehla bakıyordu...çok öykünüyor...ama bir bu kadar da susuyordu...elbisesinin bir yanına bir cep diktirmiş onla övünüyordu...ve çokça çakıl taşı koymuştu içlerine..insancıkları yesin diye...larva olacaklarmış büyüyünce..böyle demişti bir keresinde bana...larvalar büyüyecek ve insancıklarımız aslında larvaya dönüşecek demişti..ilkin çok şaşırmıştım ama toprağa baktığımda anladım..dönüşenleri inceledim..renk renktik..rengarenk oluyorduk onun cebinde...hissetmiştim ama ses etmemiştim...ama anladım ve de usulcana sustum...dolunay şahitti bu duruma o da o yüzden bulutsu bir yıldız kümesine taşıdı onu... Olepius’u…gitsin ama kuşbakışı görsün bizi diye..oradan baksın ve yine o cebinde korusun diye… çokça zaman geçmiş ,çokça dolunayla birlikte Olepius cebindekileri saklamış…onun ceplerinden karalar doğmuş..ayaklarının ıslaklığından denizler oluşmuş…dolunay zaten hep varmış…bunu bilmişiz çünkü o bilmiş… o hep geceye şahitmiş..bilmiş bunu da ..her şeyi anlayan insanların suratlarına takındığı o gizli gülümseme gibiymiş her şey..bunu da bilmiş…ama bilmek çokça zararlı bir şeymiş bunu da bilmiş ama bir şey yapmamış bunun için…
Ama bir gün gelmiş her şey değişmeye başlamış, Olepius’a inanmayanlar türemiş yarattığı karalardan…ansızın yeni yeni küçük küçük insancıklar çıkmış ansızın …ve de hızlıca yayılmış…Olepius ilk önceleri bunu gördüğü o epik rüyalardan biri sanmış..geçer gider sanmış..bir göz kırpması kadar anlık bir olay gibi gelmiş.. gözlerini bir kez kapatıp açacağını ve her şeyin yine o eski bilindik şekliyle devam edeceğini sanmış…hızlıca gözlerini açmış ama o küçük insancıklar gitmemiş…çokça şaşırmış ah demiş nereden çıktı bunlar..ben mi yarattım bunları demiş…eğer ben yarattıysam neden bana tapınmazlar demiş…ama bir şey de yapamamış…kumsalına inmiş dolunayda vardır bunun çaresi demiş..dolunay hep bilmedi mi her şeyi, yine bilecektir demiş…çıplak ayaklarının gölgesinde sessizce durmuş ..bakmış bakmış bakmış, ama değişen bir şey olmuyormuş..ve de üstüne üstük o insancıklar çoğalıyorlarmış…artık evreninin her yerine yayılmış bu insancıklar…çokça görmüş bunları..yarattıklarına benziyormuş hepsi..hepsinin iki gözü iki kulağı varmış..ama gözleri bir başkaymış sanki..gözleri şehla değil basbayağı irin doluymuş…ah nasıl olmuşlar..nereden gelmişler..kim yaratmış bunları…oturmuş o gece tüm gece bunu düşünmüş…kendi yarattığı insancıkları unutan bir tanrı Olepius…! kendi yarattığı onca insancığı unutan bir tanrıya dönüşmüş…şizofren bir tanrı Olepius…kendi gerçeğini unutan ve yarattığı ne kadar insan varsa bir gece hepsini yok oluşa sürükleyen yüce tanrı Olepius…tanrısını karıştıran insancıklar ve de insancıklarının gerçekliğinden şüphe duyan bir tanrı…ve insanlar büyümüş büyümüş kendi eksensizliklerinde…onlar da Olepius’u unutmuşlar…yok demişler…bizi yaratan bu olamaz…bizim tanırımız bu olamaz…başka başka tanrılar yaratmışlar kendilerine… Olepius’un kırmızı evrenine yayılan milyonlarca insan başka başka şekle bürünmüşler..başka şekillerde tanrıları ve de başka şekillerde kitapları olmuş…unutmuşlar Olepius’un kmilini…onlara inanmışlar…onları bilip onu kutsamışlar geceye…ve ona kurban vermişler kendilerini…ben ki sizleri yıllarca cebimde taşıdım…cebimde bir hayat sundum ve de Olepius ki bu evreni ayağından sızan o ince su birikintisinde yarattı …bu gün gibi aşikar..kimselere inanma..onlar şimdi sana aslında gerçeğin bu olmadığını söyleyecekler..sana aslında tüm bunların gerçek olmadığını söyleyecekler…senin bir yanılsama olduğunu söyleyecekler….tek korkum budur ki sen de buna inanacaksın….onları tanrı bilip beni soytarı sanacaksın…sakın aldanma “onların” söylediklerine…sakın bilme onları..”onlar” ki her şeyi kendilerine yorarlar..sanki her şeyin ilk nedenleri kendileriymiş gibi yaparlar…gerçeği gösterirmiş gibi yaparlar…işte gerçek bu ne duruyorsunuz,hadi tapının bizim tanrımıza vakit geç olmadan derler…ah Rimur sakın kanma onların söylediklerine…kaygılıyım…! Bir tanrı kaygılı olur mu hiç deme…bir tanrı bile kaygılanır çoğu zaman kendi kırmızı evrenine !
- Kırmızı mıydı evren ilkin…?
- Evet kırmızıydı..derin bir sancı vardı…göbeğim gitgide büyüyordu..ilkin anlamamıştım….çokça sürdü bu…bu nedir dedim..yine dolunaya koştum…ondadır çaresi dedim…bir yaratan bile bazen derin kuşkuya kapılıyor affet beni ama inan gittim oraya…bir şey demedi ilkin…ama sonra iyice yükseldi ..iyice yükseldi…sonra çok daha derin bir sancı başladı içimde…sonra birden bir şey kıpırdadı…bir şey..etiyle kanıyla bir şey…bir şey doğmuştu …insana benziyordu…ama bu insancıklar gibi değildi…çokça şaşırmıştım..bu da ne dedim..ilkin bıraktım öylece yere..ne yapacağımı bilemedim…affet bazen tanrı bile korkuyor ..bazen tanrı bile yarattığından korkuyor…sonra ne olduysa birden bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduma…çokça onu istedim…çokça istedim seni…yarattığımı istiyordum…ah bazen tanrı bile ister yarattıklarını…ve bu yüzden öldürür hepsini tek tek..!sonra Olepius yedi rengin yedi renginden bir renk alıp kırmızıya boyadı yüzünü…ilk kanını akıtıp sessizce bir yudum içti sonra bizi buraya getirdi…en “korunaklı” yere…insanların olmadığı bu “kutsal” yere…çünkü sen bilmemeliydin çoğu şeyi ve yüce tanrı Olepius tekrar dirilmek için 666 gün beklemesi gerektiğini…yeniden doğmak için 666 gün bekleyen bir tanrı…yeniden dirilmek ve “tüm insanların ruhlarına güneşler yağdırmayı” isteyecek bir tanrı…
- Peki ya şimdi ? Ya şimdi ne olacak…tüm bu insanlara ne olacak…ölecekler değil mi ?
- Ölecekler evet,ama yine yaşamak için …yüce Olepius o gün geldiğinde yani 666.günün sonunda dolunaydan inecek ve tüm insancıklar anlayacak aslında yanlış tanrılara tapındıklarını…anlayacaklar her şeyi ama artık çok geç olacak onlar için…topraktan değil ateşten olacak elleri…gözlerinde yanardağlar patlayacak…kaskatı kesilecekler…sıcak bir kor gibi yeryüzüne yapışacaklar…ve aynı hızda soğuyacaklar…çok soğuk ,ince bir buz kütlesi…ve Olepius’un nefesiyle paramparça olacak bir buz kütlesi … uzaktan uzağa göreceğiz Olepius’u …gelecek dolunayla bir gece ….sağ yanında ben olacağım ,sol yanında da sen olacaksın…ve tüm insancıklarımıza bakacağız….onların irin dolu gözlerine bakacağız…gözlerini kaçırmak isteyecekler bizden ama başaramayacaklar…koca bir buz kütlesi onlar…ısınmış kor olmuş ve de aynı hızla soğuyup kaskatı kesilmiş bir buz kütlesi… ve Olepius gök gürültüsünü andıran o sesiyle konuşmaya başlayacak…
Kmil’in 3.bölümünü aç ve oku şimdi Rimur….kanınla yazdığın Kmil’i aç şimdi ve de 666.günün gecesini bekle…Olepius’u bekle…insanların ölmelerini bekle…Olepius’un doğması için insanların ölmesini bekle!
Yüce tanrı Olepius’un, kutsal kitabı Kmil’in 3.bölümü şöyle der:
içim sıkılmıştı birden ne kadar insan varsa öldürdüm..şimdi yeryüzünde bir tek ben kaldım bir de antiloplar..onları da öldüreceğim her gün birini ,her gün birinin kanını akıtıp içlerini dolduracağım... evime dolduracağım onları..kesik antilop başları her yerde..kesik antilop başları sürüsüne bereket...sonra onlar da bitecek...denizleri kurutacağım...yıldızları bir gece kendi yok oluşlarında yakacağım ..gece aydınlanacak onların kör benliklerinde...her şey geçecek ama ben durmayacağım...sonra hiçbir şey kalmayacak kırmızı evrende…hiçbir ses itişilmeyecek..hiç bir ayak izi kalmayacak…o zaman ben ineceğim tekrar… sonra öldürdüğüm ne kadar canlı varsa hepsine ruh üfleyeceğim...sil baştan kuracağım anakarayı...yıldızlar yerde gök yerde...havada toprak yerde çıplak ayaklar...yerde gök havada çıplak ayaklar…siz ki bilemezsiniz hiçbir şey ama bilir görünürsünüz…siz ki şu kırmızılığına hayran kaldığınız evrenimde yaşar ama beni unutursunuz..ve kendinize yeni küçük küçük bana benzeyen tanrılar edinirsiniz..beni unutup onlara taparsınız…ah benim zavallı insancıklarım…nasıl da çaresizsiniz…kendi sonunuzu hazırladınız…sizin için bu hüküm…size inanmanız için sözler söylendi…ve onun adına da Kmil dendi..hala anlamaz mısınız…neden okumadınız ve neden bir tarafa savurdunuz kelimelerimi…ah benim insancıklarım,sizin için bu hüküm hala anlamaz mısınız ! sıcak bir kordan ,soğuk bir buz kütlesine geçen benim zavallı “insancıklarım” !..sizin için bu hüküm…siz ki sadece gündüze inanıp,geceyi bilmezsiniz…ve onun mucizelerine inanmazsınız…siz ki elinizdekiler kadar bilir ve gördükleriniz kadar görürsünüz… ben sizi yaratan tanrınız Olepius derim ki şimdi:
öldünüz ama yeniden doğacaksınız…boşluk olacaksınız ve yine o boşluktan doğacaksınız ,bana yine tapınmak için ! ve beni yine kutsamak için…!

Murat UYANIK
Biz insancıklarımızı boşluğun boşluğunda yarattık ve içlerine kırmızımsı bir ruh verdik çünkü kırmızı bilge bir ruh verir…rengarenk olurlar ve büyüdükçe larvalara dönüşürler…ve de oradan yine o boşluğa karışırlar…ve benim yüce tanrıçam Sephenna dolunaya çıkar ve insancıklarımıza bakar…o derin kırmızılığa…!
Dolunayın en yüksek olduğu gecelerin birinde adı yıllar önce annesi Sephenna tarafından Rimur konmuş bir erkek çocuğu dağın eteklerinden aşağıya doğru inen bir hareket gördü…ilk önce bunu o hep gördüğü halüsinasyonlardan biri sandı…sonra o hareketlilik iyice yaklaşmaya başlayınca bunun daha önce görmediği bir şey olduğunu anladı…o hareketlilik iyice yaklaştığında gözlerine inanamadı…karşısındaki o hareketlilik basbayağı ona benzeyenlerden oluşan bir topluluktu…yok dedi, bu gerçek olamazdı...gözlerini uzunca kapadı …ve yavaş yavaş açmaya çalıştı…açtığında orada herhangi bir şey görmeyeceğini düşünüyordu,içine gizli bir serinlik yayıldı..tabi ya onlar gerçek olamazlar..bizler varız sadece bu evrende… sadece bizler varız ,kırmızıya bulamış tanrımız bizi….ve bizler için bu dolunay…bunları düşünürken birden o hızla gözlerini açtı…ama olmayacak bir şey oldu, karşısında ona benzeyen insancıklar oldukları gibi duruyorlardı…birden kaskatı kesildi..serinlikten sonra gelen apansız bir sıcaklık …serinlikten sonra gelen cehennem sıcağı …vücudu yanıyordu..sanki birden her şeyi anlamış ama onla ne yapacağını bilemez bir bilge edasına bürünmüştü…birden tüm gücüyle kalktı yerinden..koşarak kumsala indi…fazla zamanı yoktu Sephennaya koşmalıydı…tüm gördüklerini anlatmalıydı…ve zihninde türeyen onlarca soruyu sormalıydı…bazen bir tanrıya bile soru sorar insan…ve bazen bir tanrı bile muhtaçtır yaratıklarının sorularına…
Kumsala indiğinde Sephenna ayla konuşuyordu yine..bu gizli bir ritüel gibi her gece yaşanıyordu…her gece her gece gölgelerini sunardı Sephenna ayın kutsal ışığına…ve bu kutsal ışıktan aldığı tüm sözleri Rimura naklederdi… Sephenna konuşur Rimur yazardı… Sephenna konuşur Rimur kırmızıya bulamış kanıyla yazardı…
İlk “oku” dedi Sephenna… ve bu yıllarca sürdü gizli bir ritüel gibi…
- Sephenna benim yüce tanrıçam…dağın eteklerinden aşağıya doğru inen bir şey gördüm…ve senin huzurunda yemin ederim ki bize benziyorlardı…ah Sephenna çokça korkuyorum bunu söylemekten …şimdi beni aya kurban etsen ses etmem söylediklerimden dolayı..ama bize benziyorlardı…ah Sephenna aklımı oku…aklımı oku da tüm gördüklerimin aslında bir yanılsama olduğunu anlayayım.. Sephenna benim yüce tanrıçam…onlarca soru birikti şimdi… Nasıl oldular sence,Olepius değil miydi bu evreni yaratan ..ve seni ayağının topuğundan yaratan…ve Olepius ki tüm evreni ayaklarından sızan o ince su birikintisinde yaratan.. ve sen değil miydin o boşluğun boşluğundan bize can veren..! çokça şaşırdım bu duruma..hani sen şimdi bizi yaratan olmasan derin bir kuşkuya kapılacağım…! Olepius’u anlat bana yeniden..bildiklerimi tekrar hatırlamama yardımcı ol…sen ki onun sağ ayağının topuğundan doğmuştun bir gece…o ki seni bir gece sağ ayak topuğundan gizlice doğurmuştu…ve seni aya teslim etmişti…gördüklerini söylemen için…ah Sephenna anlat bana yeniden…bildiklerimi bileyim yeniden…
- Tüm gördüğün o insancıklar Olepius’un zihninden türediler…tüm o insancıklar aslında hep vardı ama bilmedin sen…sen ki Rimur şu evren üstünde çokça şeyi göstermedik sana…çokça şeyi görmedin…ve de görmediğinden sakındın…kavanoza bırakılmış gibiydin….camdan bir fanus eşliğinde büyüdün..bir akvaryumun içinde büyüdün…ama nedense gizli bir öngörü eşliğinde çokça sorular sordun bana…bu kırmızı evreni sordun, çokça sorular türettin…sen büyüdükçe bu sorularda büyüdü ve de değişik şekiller aldı…bir gün bir ejderha oluyordu evren zihninde,başka bir gün yanardağ ağzı…tutamıyordum…tutmaya çalıştıkça büyüyordu zihnin..büyüyordu soruların…sonra yüce Olepius’un sözleri geldi aklıma..söyledikleri geldi…ve onları söyledim sana..hiçbir şeye benzetemedin ilkin…çokça şaşırmıştın nasıl olur dedin…"nasıl oluyordu da sen Olepius'un sağ ayak topuğundan yaratılmış olabiliyordun" dedin….ama sonra sonra her şey yerli yerine oturdu..öğrenmeye başlıyordun…öğreniyordun her şeyi bilen ve de bu yüzden gizlice susan bir bilge edasında…ve konuştuklarımızı yazmaya başladın…kırmızıya bulanmış kanınla ,etinle,gölgenle yazdın…çokça sürdü bu…bu da senin gizli ritüelin olmuştu işte..yazdıkça çoğalıyordun..yazdıkça içinden geçiyor , ve içinde yeni küçük küçük larvalar oluşturuyordun..tıpkı Olepius’un larvalara dönüşeceğiz demesi gibiydi ..ve sanırım ilk inanan sen oldun buna…ilk tapınan sen oldun…Olepiusla 66 gün ve 66 gece konuştum ve söylediklerinden bu evren kuruldu…yeni yeni inananlar çıkardı ortaya..yeni yeni tapacak insan kümeleri yarattı ve onları evrenin dört bir yanına saldı,yeni inanlar çıksın diye…gece olunca aya çıkıp oradan bakıyordu yarattığı evrenin insancıklarına..gece olunca Olepiusla birlikte yeni larvalarımıza bakıyorduk..onların nasıl da büyüdüklerini görüyorduk…ve de bir başak gibi başlarını öne eğdiklerini görüyorduk…benim tanrım yüce Olepius’un içinde bir rakkase dans ediyordu… geceyi kutsayıp gündüze küfür ediyordu ..biliyorum her dolunayda çıplak ayakla kumsala koşuyordu... "ayakları ıslanıyor ama o serinlik de iyi geliyordu ona"...renkli bir elbise giymişti...ve de bir taç takmıştı kafasına ayrık otlarından...dudakları ıslak,elleri yaban mersini kokuyordu...gözleri hüzünle karışık gülüyor,şehla bakıyordu da sanki biraz....zaten o yaratıklarına hep biraz şehla bakıyordu...çok öykünüyor...ama bir bu kadar da susuyordu...elbisesinin bir yanına bir cep diktirmiş onla övünüyordu...ve çokça çakıl taşı koymuştu içlerine..insancıkları yesin diye...larva olacaklarmış büyüyünce..böyle demişti bir keresinde bana...larvalar büyüyecek ve insancıklarımız aslında larvaya dönüşecek demişti..ilkin çok şaşırmıştım ama toprağa baktığımda anladım..dönüşenleri inceledim..renk renktik..rengarenk oluyorduk onun cebinde...hissetmiştim ama ses etmemiştim...ama anladım ve de usulcana sustum...dolunay şahitti bu duruma o da o yüzden bulutsu bir yıldız kümesine taşıdı onu... Olepius’u…gitsin ama kuşbakışı görsün bizi diye..oradan baksın ve yine o cebinde korusun diye… çokça zaman geçmiş ,çokça dolunayla birlikte Olepius cebindekileri saklamış…onun ceplerinden karalar doğmuş..ayaklarının ıslaklığından denizler oluşmuş…dolunay zaten hep varmış…bunu bilmişiz çünkü o bilmiş… o hep geceye şahitmiş..bilmiş bunu da ..her şeyi anlayan insanların suratlarına takındığı o gizli gülümseme gibiymiş her şey..bunu da bilmiş…ama bilmek çokça zararlı bir şeymiş bunu da bilmiş ama bir şey yapmamış bunun için…
Ama bir gün gelmiş her şey değişmeye başlamış, Olepius’a inanmayanlar türemiş yarattığı karalardan…ansızın yeni yeni küçük küçük insancıklar çıkmış ansızın …ve de hızlıca yayılmış…Olepius ilk önceleri bunu gördüğü o epik rüyalardan biri sanmış..geçer gider sanmış..bir göz kırpması kadar anlık bir olay gibi gelmiş.. gözlerini bir kez kapatıp açacağını ve her şeyin yine o eski bilindik şekliyle devam edeceğini sanmış…hızlıca gözlerini açmış ama o küçük insancıklar gitmemiş…çokça şaşırmış ah demiş nereden çıktı bunlar..ben mi yarattım bunları demiş…eğer ben yarattıysam neden bana tapınmazlar demiş…ama bir şey de yapamamış…kumsalına inmiş dolunayda vardır bunun çaresi demiş..dolunay hep bilmedi mi her şeyi, yine bilecektir demiş…çıplak ayaklarının gölgesinde sessizce durmuş ..bakmış bakmış bakmış, ama değişen bir şey olmuyormuş..ve de üstüne üstük o insancıklar çoğalıyorlarmış…artık evreninin her yerine yayılmış bu insancıklar…çokça görmüş bunları..yarattıklarına benziyormuş hepsi..hepsinin iki gözü iki kulağı varmış..ama gözleri bir başkaymış sanki..gözleri şehla değil basbayağı irin doluymuş…ah nasıl olmuşlar..nereden gelmişler..kim yaratmış bunları…oturmuş o gece tüm gece bunu düşünmüş…kendi yarattığı insancıkları unutan bir tanrı Olepius…! kendi yarattığı onca insancığı unutan bir tanrıya dönüşmüş…şizofren bir tanrı Olepius…kendi gerçeğini unutan ve yarattığı ne kadar insan varsa bir gece hepsini yok oluşa sürükleyen yüce tanrı Olepius…tanrısını karıştıran insancıklar ve de insancıklarının gerçekliğinden şüphe duyan bir tanrı…ve insanlar büyümüş büyümüş kendi eksensizliklerinde…onlar da Olepius’u unutmuşlar…yok demişler…bizi yaratan bu olamaz…bizim tanırımız bu olamaz…başka başka tanrılar yaratmışlar kendilerine… Olepius’un kırmızı evrenine yayılan milyonlarca insan başka başka şekle bürünmüşler..başka şekillerde tanrıları ve de başka şekillerde kitapları olmuş…unutmuşlar Olepius’un kmilini…onlara inanmışlar…onları bilip onu kutsamışlar geceye…ve ona kurban vermişler kendilerini…ben ki sizleri yıllarca cebimde taşıdım…cebimde bir hayat sundum ve de Olepius ki bu evreni ayağından sızan o ince su birikintisinde yarattı …bu gün gibi aşikar..kimselere inanma..onlar şimdi sana aslında gerçeğin bu olmadığını söyleyecekler..sana aslında tüm bunların gerçek olmadığını söyleyecekler…senin bir yanılsama olduğunu söyleyecekler….tek korkum budur ki sen de buna inanacaksın….onları tanrı bilip beni soytarı sanacaksın…sakın aldanma “onların” söylediklerine…sakın bilme onları..”onlar” ki her şeyi kendilerine yorarlar..sanki her şeyin ilk nedenleri kendileriymiş gibi yaparlar…gerçeği gösterirmiş gibi yaparlar…işte gerçek bu ne duruyorsunuz,hadi tapının bizim tanrımıza vakit geç olmadan derler…ah Rimur sakın kanma onların söylediklerine…kaygılıyım…! Bir tanrı kaygılı olur mu hiç deme…bir tanrı bile kaygılanır çoğu zaman kendi kırmızı evrenine !
- Kırmızı mıydı evren ilkin…?
- Evet kırmızıydı..derin bir sancı vardı…göbeğim gitgide büyüyordu..ilkin anlamamıştım….çokça sürdü bu…bu nedir dedim..yine dolunaya koştum…ondadır çaresi dedim…bir yaratan bile bazen derin kuşkuya kapılıyor affet beni ama inan gittim oraya…bir şey demedi ilkin…ama sonra iyice yükseldi ..iyice yükseldi…sonra çok daha derin bir sancı başladı içimde…sonra birden bir şey kıpırdadı…bir şey..etiyle kanıyla bir şey…bir şey doğmuştu …insana benziyordu…ama bu insancıklar gibi değildi…çokça şaşırmıştım..bu da ne dedim..ilkin bıraktım öylece yere..ne yapacağımı bilemedim…affet bazen tanrı bile korkuyor ..bazen tanrı bile yarattığından korkuyor…sonra ne olduysa birden bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduma…çokça onu istedim…çokça istedim seni…yarattığımı istiyordum…ah bazen tanrı bile ister yarattıklarını…ve bu yüzden öldürür hepsini tek tek..!sonra Olepius yedi rengin yedi renginden bir renk alıp kırmızıya boyadı yüzünü…ilk kanını akıtıp sessizce bir yudum içti sonra bizi buraya getirdi…en “korunaklı” yere…insanların olmadığı bu “kutsal” yere…çünkü sen bilmemeliydin çoğu şeyi ve yüce tanrı Olepius tekrar dirilmek için 666 gün beklemesi gerektiğini…yeniden doğmak için 666 gün bekleyen bir tanrı…yeniden dirilmek ve “tüm insanların ruhlarına güneşler yağdırmayı” isteyecek bir tanrı…
- Peki ya şimdi ? Ya şimdi ne olacak…tüm bu insanlara ne olacak…ölecekler değil mi ?
- Ölecekler evet,ama yine yaşamak için …yüce Olepius o gün geldiğinde yani 666.günün sonunda dolunaydan inecek ve tüm insancıklar anlayacak aslında yanlış tanrılara tapındıklarını…anlayacaklar her şeyi ama artık çok geç olacak onlar için…topraktan değil ateşten olacak elleri…gözlerinde yanardağlar patlayacak…kaskatı kesilecekler…sıcak bir kor gibi yeryüzüne yapışacaklar…ve aynı hızda soğuyacaklar…çok soğuk ,ince bir buz kütlesi…ve Olepius’un nefesiyle paramparça olacak bir buz kütlesi … uzaktan uzağa göreceğiz Olepius’u …gelecek dolunayla bir gece ….sağ yanında ben olacağım ,sol yanında da sen olacaksın…ve tüm insancıklarımıza bakacağız….onların irin dolu gözlerine bakacağız…gözlerini kaçırmak isteyecekler bizden ama başaramayacaklar…koca bir buz kütlesi onlar…ısınmış kor olmuş ve de aynı hızla soğuyup kaskatı kesilmiş bir buz kütlesi… ve Olepius gök gürültüsünü andıran o sesiyle konuşmaya başlayacak…
Kmil’in 3.bölümünü aç ve oku şimdi Rimur….kanınla yazdığın Kmil’i aç şimdi ve de 666.günün gecesini bekle…Olepius’u bekle…insanların ölmelerini bekle…Olepius’un doğması için insanların ölmesini bekle!
Yüce tanrı Olepius’un, kutsal kitabı Kmil’in 3.bölümü şöyle der:
içim sıkılmıştı birden ne kadar insan varsa öldürdüm..şimdi yeryüzünde bir tek ben kaldım bir de antiloplar..onları da öldüreceğim her gün birini ,her gün birinin kanını akıtıp içlerini dolduracağım... evime dolduracağım onları..kesik antilop başları her yerde..kesik antilop başları sürüsüne bereket...sonra onlar da bitecek...denizleri kurutacağım...yıldızları bir gece kendi yok oluşlarında yakacağım ..gece aydınlanacak onların kör benliklerinde...her şey geçecek ama ben durmayacağım...sonra hiçbir şey kalmayacak kırmızı evrende…hiçbir ses itişilmeyecek..hiç bir ayak izi kalmayacak…o zaman ben ineceğim tekrar… sonra öldürdüğüm ne kadar canlı varsa hepsine ruh üfleyeceğim...sil baştan kuracağım anakarayı...yıldızlar yerde gök yerde...havada toprak yerde çıplak ayaklar...yerde gök havada çıplak ayaklar…siz ki bilemezsiniz hiçbir şey ama bilir görünürsünüz…siz ki şu kırmızılığına hayran kaldığınız evrenimde yaşar ama beni unutursunuz..ve kendinize yeni küçük küçük bana benzeyen tanrılar edinirsiniz..beni unutup onlara taparsınız…ah benim zavallı insancıklarım…nasıl da çaresizsiniz…kendi sonunuzu hazırladınız…sizin için bu hüküm…size inanmanız için sözler söylendi…ve onun adına da Kmil dendi..hala anlamaz mısınız…neden okumadınız ve neden bir tarafa savurdunuz kelimelerimi…ah benim insancıklarım,sizin için bu hüküm hala anlamaz mısınız ! sıcak bir kordan ,soğuk bir buz kütlesine geçen benim zavallı “insancıklarım” !..sizin için bu hüküm…siz ki sadece gündüze inanıp,geceyi bilmezsiniz…ve onun mucizelerine inanmazsınız…siz ki elinizdekiler kadar bilir ve gördükleriniz kadar görürsünüz… ben sizi yaratan tanrınız Olepius derim ki şimdi:
öldünüz ama yeniden doğacaksınız…boşluk olacaksınız ve yine o boşluktan doğacaksınız ,bana yine tapınmak için ! ve beni yine kutsamak için…!

Murat UYANIK
guguk kuşu
tıpkı bir dipnot gibi göl orda öyle
bilgi diye bir monolog tek başınaa ayakkkabımın üstüne konuşuyor
sırtımı camiye dayayıp uyumak istiyormuyum diye kontrol ediyorum
istiyorum
burası ipince mantığıyla bir gnostik diye yanılıyorum tekrar
cebimde param eski y8unanın çıkacak mı peki
sabaha karşılar kadar sessiz öksüz ve sovyet ülkeleri kadar
ben birazdan gidince güneş bütün morfolojinin dudağını değiştirecek
sırtımı caminin duvarına dayayıp uyumak istiyoreum
bilgi diye bir monolog tek başına dilimde konuşuyor
çabuk değişiyor ve onun ağac ıssızlığını yerinde bulamıyorum bende
göl bütün kronolojisi tembelliğin
başka birşey söylemiyorum
monoton coğrafya bil latin amerika senin değil
bu hafıza kartlarına göre ne kadar da incitici bir hafızan var
yağmur nerden bilecek halklar nerden bişlecek ama herşey senin bildiğin gibi
alo alo seninle kouştuğumu anlayacağım
en olanaksız bir zamir sandım
en olanaksız şekilde baktım duydum
yanlış bir tipiyi estiriyor lakin en doğrusu bu
sırtımda guguk kuşu bütün nesnelerin yerine yalnız ve dilini yutmuş
şimdi hiçbir dilbilimci bulamaz ve anlamaz dilimi diyorum
bir çizgi belirliyor haytımı ikonoklast çizmiş
bunu dilim bilmiyor
oysa herşey senin bildiğin gibi a canım
Evrensuhte
bilgi diye bir monolog tek başınaa ayakkkabımın üstüne konuşuyor
sırtımı camiye dayayıp uyumak istiyormuyum diye kontrol ediyorum
istiyorum
burası ipince mantığıyla bir gnostik diye yanılıyorum tekrar
cebimde param eski y8unanın çıkacak mı peki
sabaha karşılar kadar sessiz öksüz ve sovyet ülkeleri kadar
ben birazdan gidince güneş bütün morfolojinin dudağını değiştirecek
sırtımı caminin duvarına dayayıp uyumak istiyoreum
bilgi diye bir monolog tek başına dilimde konuşuyor
çabuk değişiyor ve onun ağac ıssızlığını yerinde bulamıyorum bende
göl bütün kronolojisi tembelliğin
başka birşey söylemiyorum
monoton coğrafya bil latin amerika senin değil
bu hafıza kartlarına göre ne kadar da incitici bir hafızan var
yağmur nerden bilecek halklar nerden bişlecek ama herşey senin bildiğin gibi
alo alo seninle kouştuğumu anlayacağım
en olanaksız bir zamir sandım
en olanaksız şekilde baktım duydum
yanlış bir tipiyi estiriyor lakin en doğrusu bu
sırtımda guguk kuşu bütün nesnelerin yerine yalnız ve dilini yutmuş
şimdi hiçbir dilbilimci bulamaz ve anlamaz dilimi diyorum
bir çizgi belirliyor haytımı ikonoklast çizmiş
bunu dilim bilmiyor
oysa herşey senin bildiğin gibi a canım
Evrensuhte
aşk zehirlemesi
üstü başı dökük bir dizeye katık ettiğim
son kullanma tarihi geçmiş bir aşkla
zehirlendim
kalbim yıkanınca
iyileşecek miyim?
Özge Özen
son kullanma tarihi geçmiş bir aşkla
zehirlendim
kalbim yıkanınca
iyileşecek miyim?
Özge Özen
tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif !...
İçimde hezeyan kılıklı heriflerin ayak izleriyle karşılaştım bir gece..ne zaman gelmişlerdi ve de ne zaman gitmişlerdi hiç anlamamıştım… ılık bir yaz akşam üstü şehre inip bana bir şeyler almak istemişlerdi ilk onu hatırladım şimdi..şehir ılıktı …o herifler ılık…ben ılıktık…ılık bir akvaryum hayaliyle doğumuşum ilk…ılık bir geceydi ayak izlerini gördüğümde…gelirken haber vermeyen tanrı misafirleri gibiydiler…hazırlıklı olmaya fırsat mı kalmıştı ki…ilk kayıpta gelip sallanan bir sandalyeye çökmüşlerdi…hem de benim verandam da oturuyorlardı…ılık bir yazdı hem de…tüm kötü düşünceleri unutturan bir yaz akşamıydı…ah nasıl bir birliktelik yarattınız içimde..bu sessiz bir anlaşmadan ileri gelmişti..hep bildik ..hep bilindik ve bilindik cümleler kurduk..güzel güzel imzalarımızı bile attık …sıcak bir akvaryum fikriyle doğmuşum ben annemden…ilk bunu düşlemişim…şimdi bu onun nedeni mi hiç bilmedim…bilmeden nasıl da güzel yaşıyordum ..bilmeden öldüreceğim insanları henüz düşünmüyordum..böyle bir zihinle büyütülmemiştim ..böyle bir zihin ile oynamadım..bilindik bir yaz akşamıydı…her şey kendi olağan yalnızlığındaydı…fıskiyeler bile olağandı..akan su olağan….duvarlar olağan…ben olağan...ah içimde ayak izlerini bırakan hezeyan kılıklı heriflere ne zaman kapılmıştım…sanırım ilk sevgilim beni terk edince başımda bittiler…yok diyordum bu da neyin nesi ,nereden çıktılar gerçekliğinden şüphe edeceğim ,pis kokulu yaratıklara benziyorlardı …pis gülüşleri vardı sanırım ilk buna vuruldum..her şeyi bilen edalarına hayran kaldım..şu evren üzerinde incinmeden kalabilenler sanırım sadece kötülerdi…o yüzden sevdiğim zamanlar bile olmuştu..o heriflerin her birine binlerce isim türettim …binlercesi vardı böyle..olağan isimler..olağan insanlara koyulan olağan isimler…sonra sonra soyut isimlere yöneldim..bir gün evren dedim onlara…tabi ki ya onlar olsa olsa evrendiler…evren kadar pis gülüşleri vardı çünkü…sonra bir gün tanrı olabilecekleri geldi aklıma..sanırım hala küçük bir çocuktum bunu düşündüğümde…tanrı onlarsa neden pis pis gülüyorlardı ve de neden o çelik bakışlarını hep üstümde hissetmiştim…tanrı dedim bunlara ve son ismim bu oldu…tanrı dedim o pis gülüşle heriflere…ve de tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif dedim sonra…sonra burada durdum..o yaşta fazla ileri gidemiyor insan..hiçliğe daha vardı ama henüz bilmiyordum…ilk kayıptan sonra yerli yerine oturmuştu işte her şey…ben yenilgiyle kazanç arasında süregelen o amansız durağanlıkta seyrediyordum..patlamış mısırları onlar getiriyordu bense soğuk kış akşamında battaniyeleri hazırlıyordum onlara…çokça vardılar ..çokça oldular…birlikte güzel bir film edasında hayatımı izliyorduk…birlikte güzel bir film edasında hayatımı eşeliyorduk…çok olmuşlardı ve ben yine böyle bir ılık yaz akşamı onların sayısını unuttum…unuttuklarımın en büyüğü…yüce ruh..tanrının adını vermeye layık gördüğüm onlarca herif birden yok olmuştu..ah dedim…neredesiniz…sanırım buna sevinmemiştim çünkü mutluydum o sıralar..ve tanrı dediklerim mutlulukta olmuyordu…yoksa insanlar neden tapınsınlar ki tanrı dediklerine dedim….ihtiyaçları olmasa ,mutlu olsalar tanrı da olmazdı dedim..bunu söylediğim zamanlar kendimi tanıdığıma inandığım zamanlardı…nice görünmediler ,nice adına mutluluk dediğim bir sürü ıvır zıvır,incir çekirdeğini doldurmayacak şey oldu…ilk kaybın üzerinden yıllar geçti ama onlar bir türlü görünmüyorlardı…içimdeki pis gülüşlü herifleri özlemeye başladığımı fark ettim…izlerini sürdüm bir süre..sanırım bulabileceğimden de umudu kesmek üzereydim…sanırım ben “mutsuzluktaki rahatlığı özlüyordum” …
intihar etmek istediğimde yalnız bir öğleden sonrasıydı…veranda ve sallanan sandalye eşlik etmişti onları yadsıyamam…ılık bir yaz öğleden sonrası..artık yaz mevsimi bile kar etmiyordu ve bu her halimden belli oluyordu…kırık dökük içime baktığımda birden onları gördüm yine..onca onca zaman…onca olağan zaman…olağan isimler vermeyeceğim size ne olur yine gelin diye bağırdığımı hatırlıyorum …çokça bağırdım..yorulduğumda sağ tarafımda “onlardan” birini gördüm..çelik bakışları üzerimdeydi ve yine dudağının kenarına özenle iliştirdiği o pis gülüşünü yerleştirmişti…teni özenle işlenmiş bir kumaş gibi parlıyordu…birden tanrının teninin de böyle olacağını düşündüm ama içimdeki tanrının çoktan öldüğü aklıma gelince kendimden utandım… birden ağzının kıpırdadığını görünce içim titredi…bir şeyler döküldü ağzından belli belirsiz …sonra çokça konuştu ben sustum…çokça dillendi veranda da sallanan bir sandalye üstünde hayatım…gelmiş geçmiş nice zamanları aklıma getirdim bir süre ve sanırım bu kısa sekans iyi geldi..vücudum titremesini çoktan bitirdi…sanırım o “mutsuzluktaki rahatlıktaydım”…aşağı kaydığımı hissediyordum…inceden ama güzel bir hisle dolu..sonra tüm o insanların söz birliği etmişcesine söylediği o mavi tüneli gördüm…dedim ah işte bu da olağan…olağan hayatlara iliştireceğimiz onca olağan sonlar…oysa ki kendime yakışan nice farklı sonlar hazırlamıştım …ah her şey olağan dedim ..her şey kendi yanılsamasında…çokça mavi..çokça maviydi…çokça aşağıya ya da yukarı ya da yukarı aşağıdan öte bir yere doğru çekildiğimi hissediyordum…akvaryum gibiydi ya da ben öyle hissettim..akvaryum fikriyle doğan biri için iyi bir şey olmalı diye düşündüm sonra…birden çevremde binlerce göz belirdi…o heriflerin gözlerine benziyordu..fazlaca kendinden emin vakur bir bedene ait olabilecek kadar çelik gözler..tanrının gözleri olsaydı yine bunlara benzerdi diye düşündüm …sonra birden her şey silindi…hiçbir şey bu olsa gerek diye düşündüm..ama düşünmek bile bir şeyse o halde bir şey vardı…bu da olağan bir sonun olağan etkisi miydi…ya da ilk kırmızı hapın ya da ikinci beyaz hapın mı etkisiydi…ya da adını bile bilmediğim onlarca hapın vücuda yaydığı gündüz düşleri miydi…oysa gündüz düşlerini hep severdim..bilirdim iyiye çıkardı sonu..ama şimdi burada ne iyi vardı ne de kötü…buna mı sevinip buna mı üzülmeliydim…olağan hayatıma iliştirdiğim olağan bir son muydu yoksa bu …birden gizli bir telaşa düştüm…ah dedim dilimin altında dans eden o küçük kırmızı hap mı yapmıştı bunları…akvaryum mu hediye edilmişti yoksa bana tanrı tarafından…akvaryumumda yaşayan binlerce göz…akvaryumumda yaşayan binlerce pis gülüşlü herifin ayak izleri…yanlarındaydım…görebiliyordum hepsini…çokçalardı..birden yine o küçük çocuk edasında saymak istedim hepsini…sayı boncuğum vardı…onları öyle sayardım o aklıma geldi..birden güldüm…demek ki hala olağan hayatın olağan bir yerindeydim …buna sevimdim ya da üzüldüm…bilemedim…bilmek lanetlenmektir derdi o heriflerden biri…bilmek çocuk “biz” gibilere tanırının verdiği bir lanettir o yüzden bildiğimiz kadar başımızı öne eğeriz başaklar gibi derdi..
sonra birden irkildim…tuhaf bir şey oldu belli belirsiz… ilk defa bana olağan gelmeyen bir şey…birden gözlerim kapandı…zorladım..tüm vücudumu zorlayarak açmaya çalıştıysam da olmadı ….. gözlerimin kapandığını hissettiğimde tanrıyı düşündüm…tanrı dedim benim ayak ucumda ölü lepisteslerimi besliyor..onlara köle, Japon balıklarıma efendi oluyor…pis gülüşlü heriflerle tanrıya güldük beraber…biz güldükçe o ağlıyordu… biz güldükçe o ağlıyordu …o kadar çok ağlıyordu ki artık adını bile unuttuğunu düşünmeye başlamıştım… … hezeyanlara boğuldu biz güldükçe…tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif olarak kaldı..en son bunu düşündüğümü hatırlıyorum…
tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif !...
murat uyanık
intihar etmek istediğimde yalnız bir öğleden sonrasıydı…veranda ve sallanan sandalye eşlik etmişti onları yadsıyamam…ılık bir yaz öğleden sonrası..artık yaz mevsimi bile kar etmiyordu ve bu her halimden belli oluyordu…kırık dökük içime baktığımda birden onları gördüm yine..onca onca zaman…onca olağan zaman…olağan isimler vermeyeceğim size ne olur yine gelin diye bağırdığımı hatırlıyorum …çokça bağırdım..yorulduğumda sağ tarafımda “onlardan” birini gördüm..çelik bakışları üzerimdeydi ve yine dudağının kenarına özenle iliştirdiği o pis gülüşünü yerleştirmişti…teni özenle işlenmiş bir kumaş gibi parlıyordu…birden tanrının teninin de böyle olacağını düşündüm ama içimdeki tanrının çoktan öldüğü aklıma gelince kendimden utandım… birden ağzının kıpırdadığını görünce içim titredi…bir şeyler döküldü ağzından belli belirsiz …sonra çokça konuştu ben sustum…çokça dillendi veranda da sallanan bir sandalye üstünde hayatım…gelmiş geçmiş nice zamanları aklıma getirdim bir süre ve sanırım bu kısa sekans iyi geldi..vücudum titremesini çoktan bitirdi…sanırım o “mutsuzluktaki rahatlıktaydım”…aşağı kaydığımı hissediyordum…inceden ama güzel bir hisle dolu..sonra tüm o insanların söz birliği etmişcesine söylediği o mavi tüneli gördüm…dedim ah işte bu da olağan…olağan hayatlara iliştireceğimiz onca olağan sonlar…oysa ki kendime yakışan nice farklı sonlar hazırlamıştım …ah her şey olağan dedim ..her şey kendi yanılsamasında…çokça mavi..çokça maviydi…çokça aşağıya ya da yukarı ya da yukarı aşağıdan öte bir yere doğru çekildiğimi hissediyordum…akvaryum gibiydi ya da ben öyle hissettim..akvaryum fikriyle doğan biri için iyi bir şey olmalı diye düşündüm sonra…birden çevremde binlerce göz belirdi…o heriflerin gözlerine benziyordu..fazlaca kendinden emin vakur bir bedene ait olabilecek kadar çelik gözler..tanrının gözleri olsaydı yine bunlara benzerdi diye düşündüm …sonra birden her şey silindi…hiçbir şey bu olsa gerek diye düşündüm..ama düşünmek bile bir şeyse o halde bir şey vardı…bu da olağan bir sonun olağan etkisi miydi…ya da ilk kırmızı hapın ya da ikinci beyaz hapın mı etkisiydi…ya da adını bile bilmediğim onlarca hapın vücuda yaydığı gündüz düşleri miydi…oysa gündüz düşlerini hep severdim..bilirdim iyiye çıkardı sonu..ama şimdi burada ne iyi vardı ne de kötü…buna mı sevinip buna mı üzülmeliydim…olağan hayatıma iliştirdiğim olağan bir son muydu yoksa bu …birden gizli bir telaşa düştüm…ah dedim dilimin altında dans eden o küçük kırmızı hap mı yapmıştı bunları…akvaryum mu hediye edilmişti yoksa bana tanrı tarafından…akvaryumumda yaşayan binlerce göz…akvaryumumda yaşayan binlerce pis gülüşlü herifin ayak izleri…yanlarındaydım…görebiliyordum hepsini…çokçalardı..birden yine o küçük çocuk edasında saymak istedim hepsini…sayı boncuğum vardı…onları öyle sayardım o aklıma geldi..birden güldüm…demek ki hala olağan hayatın olağan bir yerindeydim …buna sevimdim ya da üzüldüm…bilemedim…bilmek lanetlenmektir derdi o heriflerden biri…bilmek çocuk “biz” gibilere tanırının verdiği bir lanettir o yüzden bildiğimiz kadar başımızı öne eğeriz başaklar gibi derdi..
sonra birden irkildim…tuhaf bir şey oldu belli belirsiz… ilk defa bana olağan gelmeyen bir şey…birden gözlerim kapandı…zorladım..tüm vücudumu zorlayarak açmaya çalıştıysam da olmadı ….. gözlerimin kapandığını hissettiğimde tanrıyı düşündüm…tanrı dedim benim ayak ucumda ölü lepisteslerimi besliyor..onlara köle, Japon balıklarıma efendi oluyor…pis gülüşlü heriflerle tanrıya güldük beraber…biz güldükçe o ağlıyordu… biz güldükçe o ağlıyordu …o kadar çok ağlıyordu ki artık adını bile unuttuğunu düşünmeye başlamıştım… … hezeyanlara boğuldu biz güldükçe…tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif olarak kaldı..en son bunu düşündüğümü hatırlıyorum…
tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif !...
murat uyanık
ama ben sormuyorum
son mektubu burada
sadece durdum gözüm hiç kapanmadı
çok
birşeyin ardından onu değilde onun en uzak vaktini düşünüyorum
çok
ardarda değişiyor çocukluğu
gişede üniformalı kadın hep başka bir belleği veriyor bana
sormuyor bilee
ama ben sormuyroum unuttum diroum
tipinin vurduğu paltosu soğuk annemle ilgili olamaz
benim o tonlar üstünde resmim ona gözleri kapalı idraksız hiç aklına gelmiyor
neden bir umurun olmaduığını sormayacağım bunu unutmuş
babamdan büyüğüm şimdi aklım almıyor tipinin vurduğu paltosu üstünde soğuk
nasıl olur nasıl anlayacağuını düşünüyorum
benim mavi bluz fonda seçtiğim şarkı onun sürüklenişi bana anlatıyor
bir ara bellektemii genel bir hafızadamı bir resim gibi karşımda donduğunu unutmuş
ben sormuyorum unuttum diyroum
onu anlamam için benim tekrar resimlerime çıkarıp dilini veriyor paltosunu çıkarıyor
ama hiç sormuyorum unuttum diyroum
ağlıyorum bewn ağlarken herzmanki gibi bilgi yine bilgi
iyice duruyorum bilgiden daha yavaş gözyaşları
onu deklanşörün baktığı yüzünde görüyorum
adını kimse sormadığoı halde acınacaklı hırçın karşıdan ona bakıyorum
adını kimse sormadığı halde hırçın tedbirsiz kendine birdaha dönüp bakmamak için bir resmi seçiyor
bir resmi seçiyor bir daha dönüp bakmamak için hiçbirşeye
daha fazla çıldırırsa onu nasıl hatırlarım
onu görmek istriyroum ama bunu nasıl hatırlarım
bilgi daha bilgisiz idraksız nerye bakacağını bilmeden
sadece durdum gözüm hiç kapanmadı
çok
birşeyin ardından onu değilde onun en uzak vaktini düşünüyorum
çok
ardarda değişiyor çocukluğu
gişede üniformalı kadın hep başka bir belleği veriyor bana
sormuyor bilee
ama ben sormuyroum unuttum diroum
tipinin vurduğu paltosu soğuk annemle ilgili olamaz
benim o tonlar üstünde resmim ona gözleri kapalı idraksız hiç aklına gelmiyor
neden bir umurun olmaduığını sormayacağım bunu unutmuş
babamdan büyüğüm şimdi aklım almıyor tipinin vurduğu paltosu üstünde soğuk
nasıl olur nasıl anlayacağuını düşünüyorum
benim mavi bluz fonda seçtiğim şarkı onun sürüklenişi bana anlatıyor
bir ara bellektemii genel bir hafızadamı bir resim gibi karşımda donduğunu unutmuş
ben sormuyorum unuttum diyroum
onu anlamam için benim tekrar resimlerime çıkarıp dilini veriyor paltosunu çıkarıyor
ama hiç sormuyorum unuttum diyroum
ağlıyorum bewn ağlarken herzmanki gibi bilgi yine bilgi
iyice duruyorum bilgiden daha yavaş gözyaşları
onu deklanşörün baktığı yüzünde görüyorum
adını kimse sormadığoı halde acınacaklı hırçın karşıdan ona bakıyorum
adını kimse sormadığı halde hırçın tedbirsiz kendine birdaha dönüp bakmamak için bir resmi seçiyor
bir resmi seçiyor bir daha dönüp bakmamak için hiçbirşeye
daha fazla çıldırırsa onu nasıl hatırlarım
onu görmek istriyroum ama bunu nasıl hatırlarım
bilgi daha bilgisiz idraksız nerye bakacağını bilmeden
TanımsıZ
sessizlikten korktum da
aynanın karşısına geçip
iki kişi oldum
tek kişilik yalnızlığımda
görmezden geldim
aradaki kırılgan sayfayı
uzansam elim çarpacak…
kendime bile ulaşamazken
seni yanımda sanmak
saçmalıktı
yine de adını değiştirip
sevmeye çalıştım bu yalnızlığı
sonuç yaklaşık olarak “sen” çıksın diye
hep ihmal ettim kalbimin ağırlığını
ama artık
bir kütlesi bile kalmadı
sevgim sonsuz bile olsa
hep paydadaydı
ve seni sevgime böldüm
bölüm tanımsız
kalan bir gözyaşıydı…
özge özen
19.12.2007
aynanın karşısına geçip
iki kişi oldum
tek kişilik yalnızlığımda
görmezden geldim
aradaki kırılgan sayfayı
uzansam elim çarpacak…
kendime bile ulaşamazken
seni yanımda sanmak
saçmalıktı
yine de adını değiştirip
sevmeye çalıştım bu yalnızlığı
sonuç yaklaşık olarak “sen” çıksın diye
hep ihmal ettim kalbimin ağırlığını
ama artık
bir kütlesi bile kalmadı
sevgim sonsuz bile olsa
hep paydadaydı
ve seni sevgime böldüm
bölüm tanımsız
kalan bir gözyaşıydı…
özge özen
19.12.2007
bir kadife eldiven
ROMEO:
Yanağını eline ne güzel dayamış bak,
Ne olur o yanağa değebilmek için ben
Elinin üzerinde olsaydım bir eldiven…
İşte size aşk…
Onun yanağına değebilmek için elinin üzerindeki eldiven olmayı isteyecek kadar güçlü, onu tekrar görebilmek için ölümü göze alacak kadar gerçek…
Aşk…
İmkânsızlık denen şeyi ortadan kaldırıveren bir sihir… Ki olanaksız görünürken kavuşmak, çaresizlikten çare yaratmak aşk…
Belki de bir zehir. Panzehirine ulaştığınızda dünyanın en büyük mutluluğu da olsa, tek başına kalp damarlarını yavaş yavaş çürüten bir zehir.
Ona kavuşmak için her türlü tehlikeyi göze alıp, hiç olmadığınız kadar cesur davransanız da, panzehiri bulamadığınızda sizi bekleyen hazin bir son…
Ve içinize bu ateş düşüp de panzehiri bulmak için yollara düştüğünüzde nedense çevrenizdeki her şey ama her şey yolunuza konulmuş bir engel, ayağınıza takılmaya çalışan bir taş oluverir. Bütün dünya koca bir kar topudur sanki ve üzerinize doğru gelmektedir.
Anlarsınız ki sizi çok ama çok zor bir mücadele beklemektedir. Ama korkmazsınız çünkü o yanağa değebilmek için eldiven olmayı isteyen yürek bütün zorlukların üstesinden gelecektir elbet… Ama küçük, küçücük bir yürek bunun üstesinden nasıl gelecek?
JULİET:
Bu da ne! Sevgilimin elinde bir şişe var. Demek ki bu vakitsiz ölümü zehirdenmiş. Cimri! Hepsini içmiş. Bana bir damla bile bırakmadın mı sana kavuşabilmem için. Ben de dudaklarını öpeyim, belki orda kalmıştır biraz zehir. Vaktiyle hayat veren dudakların bu sefer hayatıma son versin…
Demek bu bir kanun, bir gelenek; gerçek aşklar hep gözyaşıyla bitecek. Belki bu yüzden birbirlerine söz vermiş insanlar, bundan böyle kimse gerçekten sevmeyecek…
Ve sözlerini tutmuşlar…
Aşkı kalplerinden, evlerinden, her yerden kovmuşlar. Gittikçe küçülmüş yürekleri. Unutmuşlar birisini kendilerinden çok sevmeyi. Bırakın o yanağa değebilmek için eldiven olma isteğini, fark etmemişler bile o kadife eldiveni…
Ve artık hatıralarda, küflenmiş hikâyelerde, bir kitabın saman rengi sayfalarında inzivaya çekilmiş aşk bir daha geri dönmemek üzere…
Özge Özen
Not:Bu yazı mavi melek dergisinin 23.sayısında da yer almıştır.
Yanağını eline ne güzel dayamış bak,
Ne olur o yanağa değebilmek için ben
Elinin üzerinde olsaydım bir eldiven…
İşte size aşk…
Onun yanağına değebilmek için elinin üzerindeki eldiven olmayı isteyecek kadar güçlü, onu tekrar görebilmek için ölümü göze alacak kadar gerçek…
Aşk…
İmkânsızlık denen şeyi ortadan kaldırıveren bir sihir… Ki olanaksız görünürken kavuşmak, çaresizlikten çare yaratmak aşk…
Belki de bir zehir. Panzehirine ulaştığınızda dünyanın en büyük mutluluğu da olsa, tek başına kalp damarlarını yavaş yavaş çürüten bir zehir.
Ona kavuşmak için her türlü tehlikeyi göze alıp, hiç olmadığınız kadar cesur davransanız da, panzehiri bulamadığınızda sizi bekleyen hazin bir son…
Ve içinize bu ateş düşüp de panzehiri bulmak için yollara düştüğünüzde nedense çevrenizdeki her şey ama her şey yolunuza konulmuş bir engel, ayağınıza takılmaya çalışan bir taş oluverir. Bütün dünya koca bir kar topudur sanki ve üzerinize doğru gelmektedir.
Anlarsınız ki sizi çok ama çok zor bir mücadele beklemektedir. Ama korkmazsınız çünkü o yanağa değebilmek için eldiven olmayı isteyen yürek bütün zorlukların üstesinden gelecektir elbet… Ama küçük, küçücük bir yürek bunun üstesinden nasıl gelecek?
JULİET:
Bu da ne! Sevgilimin elinde bir şişe var. Demek ki bu vakitsiz ölümü zehirdenmiş. Cimri! Hepsini içmiş. Bana bir damla bile bırakmadın mı sana kavuşabilmem için. Ben de dudaklarını öpeyim, belki orda kalmıştır biraz zehir. Vaktiyle hayat veren dudakların bu sefer hayatıma son versin…
Demek bu bir kanun, bir gelenek; gerçek aşklar hep gözyaşıyla bitecek. Belki bu yüzden birbirlerine söz vermiş insanlar, bundan böyle kimse gerçekten sevmeyecek…
Ve sözlerini tutmuşlar…
Aşkı kalplerinden, evlerinden, her yerden kovmuşlar. Gittikçe küçülmüş yürekleri. Unutmuşlar birisini kendilerinden çok sevmeyi. Bırakın o yanağa değebilmek için eldiven olma isteğini, fark etmemişler bile o kadife eldiveni…
Ve artık hatıralarda, küflenmiş hikâyelerde, bir kitabın saman rengi sayfalarında inzivaya çekilmiş aşk bir daha geri dönmemek üzere…
Özge Özen
Not:Bu yazı mavi melek dergisinin 23.sayısında da yer almıştır.
Tek Taraflı (S)özle(ş)me
kalbimle muhatap olmuyorum bu aralar
sormuyorum halini hatrını
küsüz.
sessiz sakiniz ikimiz de
şarkılar biriktiriyoruz içimizde sözsüz.
özsüz cümleler kuruyorum şimdi
seni atıyorum içlerinden
yaya geçitlerinden şehrinin, cesedimi topluyorum.
bilmiyorum, gözlerim yolunun üstü müydü?
ve gelmeyince üzülmüş müydü sokak lambaları da benim kadar?
işe yarar mı, doğrasam o mızıka sesini içime?
bastırır mı içimdeki çocuğun,
düşlerimin iskeletlerini gördükçe artan çığlıklarını?
gerçek “sandık”larımı kireçleyip gömdüm toprağa
sana, bana bulaşmasın diye o hastalık bir daha
ama sesimdeki bu “urla”
ne kadar yaşayabilir kelimelerim?
söyleyeceğim şimdi,
dilimin ucunda sessizlik.
ilk sensizlik,
her biri diğerinden daha korkunç
bir ölümler silsilesi.
melanko-li-manında mahsur kaldı
içimdeki kadınların kaybettiği senleri.
şimdi özetimin özetini çıkarıyorum
bir imleçle üstünden geçiyorum acıyan yerlerimin.
özlemiyorum.
ellerinin kalıbını çıkarıp
yaptırdım kendime birer tane.
zikretmiyorum,
adın, intihara meylettiğim bir apartman boşluğu
dilimin ucunda karanlık,
susuyorum, böyle diyor aşkın manifestosu
çünkü;
bütün s’enleri düşmüş tek taraflı bir (s)özle(ş)me bu.
Özge Özen
01.06.2009
sormuyorum halini hatrını
küsüz.
sessiz sakiniz ikimiz de
şarkılar biriktiriyoruz içimizde sözsüz.
özsüz cümleler kuruyorum şimdi
seni atıyorum içlerinden
yaya geçitlerinden şehrinin, cesedimi topluyorum.
bilmiyorum, gözlerim yolunun üstü müydü?
ve gelmeyince üzülmüş müydü sokak lambaları da benim kadar?
işe yarar mı, doğrasam o mızıka sesini içime?
bastırır mı içimdeki çocuğun,
düşlerimin iskeletlerini gördükçe artan çığlıklarını?
gerçek “sandık”larımı kireçleyip gömdüm toprağa
sana, bana bulaşmasın diye o hastalık bir daha
ama sesimdeki bu “urla”
ne kadar yaşayabilir kelimelerim?
söyleyeceğim şimdi,
dilimin ucunda sessizlik.
ilk sensizlik,
her biri diğerinden daha korkunç
bir ölümler silsilesi.
melanko-li-manında mahsur kaldı
içimdeki kadınların kaybettiği senleri.
şimdi özetimin özetini çıkarıyorum
bir imleçle üstünden geçiyorum acıyan yerlerimin.
özlemiyorum.
ellerinin kalıbını çıkarıp
yaptırdım kendime birer tane.
zikretmiyorum,
adın, intihara meylettiğim bir apartman boşluğu
dilimin ucunda karanlık,
susuyorum, böyle diyor aşkın manifestosu
çünkü;
bütün s’enleri düşmüş tek taraflı bir (s)özle(ş)me bu.
Özge Özen
01.06.2009
Petranın tahta heykelleri !
Bir yaz sabahı aniden uyanmanın türlü türlü nedenleri oluyordu…sırf bundan bile anlamalıydım gideceğini…
Senin adın petra…sana bu adı ben yakıştırdım…
petra görüyordum seni…gözlerimi dikmiş sana bakarken ilk gidişini sayıyordum…giderken ayak izlerinin halıda bıraktığı iz vücudunun yatakta bıraktığı ize hiç benzemiyordu….soruyordum nedensizliğe vuruyordun her şeyi ..her şeyi kendi nedensizliğinde çözebileceğimize inandırmıştın beni…hani bir şey olacak ve biz,bize muhtaç kalmayacaktık ….kendimizi bile çıkaramıyoruz işte görmüyor musun petra…bu bir savaş ilk kaybeden kazanacak asıl, görmez misin…! Ellerimde boyalar yüzünü çizer…ellerimde boyalar seni soyar yatağa atar…üstüne çıkar…sana bütünün tek bir parçasını anlatır..bütünsellik üzerine bir ilişki değildi bu bilirdim ama bilmez görünürdüm sırf sen o odadaki perdeleri indirme diye ve de yatağa uzanıp o gündüz düşü adamlarını görme diye ve o adamların ikircikli hayatlarından çaldığın ve yine o hayatlardan üstüne yakışmayanı giydiğin ve de dışarı çıkıp herkesin sana bakmasını istediğin..ve sana bakan o gözlere şahit olup keskin bir gülüşle geçip gittiğin ve de yine işte bu yüzden petra uykuya dalsak senle...uykuda bir kuyu...birileri üşüşmüş başına bir şeyler yapıyorlar ama anlam veremesek ..hatta nasıl olur bu bizim rüyamız siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz desek ama bizi duymasalar... sonra bir baksak.. kuyudan su niyetine çekildiğimizi görsek…..
gelmeyecekler petra…ve yemin ediyorum o adamları öldürmek istedim hep
elim seni dökerken birden durdum..ama yere çokça dökmüştüm seni..eski ürkek yalnızlığıma dalmıştım görmedim affet…döküldün petra…döküldükçe de yeniden doğdun…şimdi yerde ki yansımandan yeni bir evren doğabilir dikkat et…sokak lambaları birden yanacak kaçsan iyi edersin ..bu ışık huzmesi seni içine alacak..kaçsan iyi edersin yoksa kime sığınacağına şaşırmış bir halde kalırsan kimse yardım etmez sana… kim anlar her yangında biraz daha dökülen eski ürkek yalnızlığını…elin varoluşuna şaşıyor…beş tane parmak var ucunda onları sayıyor her gün ne de çok varmış diyor..bir iki üç dört beş…aklınsa saymayı çoktan unutmuş ne de olsa gelmiyor o gündüz düşü adamları diyor..neden bu saymak işi..bir kronometre tut onlara.. saniyenin yüzde birini tut gelmeyişlerine …hüznünden kinetik bir enerji yarat…azgın sulara dönüştür tüm o adamları…sandıklarda naftalinlerin arasında saklasaydın keşke de gidemeselerdi hiç… elleri, yüzleri, gözleri naftalin sarhoşu…annene dantelleri…fildişi taraklar…tülbentler..el yazmaları…hepsinin içinde saklasaydın keşke..naftalin kokulu düşler..
içimdeki petra benden amaçsız
bütünsellik buselikle kafiye olur ben seni severim….sana buselik makamıyla gelirim…. görmedin mi ilk değildi bu ne son olsun ki…adınla mı gidecekti..adın mı gidecekti…neden anlamadın petra…neden anlamadım da bu savaşı sürdürdüm sırf sen kaybet diye…sırf ben kazanamayayım diye…giderken ayak izlerin halımda yer etmiş…sen kendine yor beni..sen olur olmazlardan tut kendini aşağıya at…betona kırmızı aksın…morla sevişsin…gözlerine aksın…orda yeni yeni petralar çıksın…gözlerinden seveyim seni…gözlerinle seveyim seni ….sen petra ilk çağrışımı hep kendine çekecek olan…ve de ilk sessiz adımda siyahtan bahsedecek olan…bilemiyor musun neden onca şey..anlamanı sağlar mı saldığım kuşlar…dilleri olsa da konuşsalar şimdi…dilleri dökülesiceler…gidipte gelmesiceler….saçmalık bunlar…kumkuma sarhoşluğu…adını sormuştum sana bilmedin mi ..neden duraksadın…bakmıştım ilk de değildi halbuki…nereye gittiler…kuş olup uçmadılar ya….
ah petra sen kumkuma sarhoşu...kedilerin kuyruğuna teneke bağlayıp arkalarından su döken bir hikaye kahramanı...kitaplara gömülen ve de gerçek huzurun tam da burada olduğunu anlayan bir elma kurdu...kim kime muhtaç ..sen ağacımın altında oturansın ...ilk meyveyi bekleyen...ve de gün doğumunda sessizce giden ve de yine bu yüzden bir gece tüm sözleri yakmak isteyen ve yine bu yüzden eski öykülerden dem vurarak eski yılgın haline dönen ve de ayak izlerinden yeni bir ordu kurarak üstüme üstüme yürüyen ve de adının ardına saklanmış onca tümceyi kendine kurban eden...ılık mı sütün tadı...çiğ süt emmişim bundandır çaresizliğim..farazi bakışlarımı açıklayamam sana...kimsen kimsin işte...sen doğurgan olmayı istemeyen ..ben bencil miyim ki dünyaya bir canlı getireyim diyen...tam da sen...eflatunu kendine yakışan...tatlısu delisi...
petranın tahta heykelleri…!
Ellerim kedisine düşkün yatıyor yanı başında
Sıcaklık nedir anlamıyor
Biri gelsin alsın istemeyerek tutsun
Kedisi ölsün ellerimin…
Tahta heykellerini yapmıştım senin
Binlercesine ayrı ayrı isimler bile vermiştim
Bir gün sanrı oluyordun
Bir gün kırmızı şekilsizlik doğumu
alacakaranlıkmış petra…!
türlü türlü uyarılmalarla dolu bir odaya açtım gözlerimi petra..sen henüz uyuyordun….( o gündüz düşü adamlarını görüyorsan yine, yemin ediyorum o senin iri siyah gözlerini yakacağım bir sabah…! ). inceden fesleğen kokusu vardı odada ve de o sıra dışarıda alacakaranlık doğmaktaydı..kararsız kalışlarımız gibi..şimdi gece mi yoksa gündüz mü petra ? …
ilk şaşkınlığı altlattıktan sonra iki kişi geldi..,durmadan soru soruyorlardı bize…oldukça küstahlardı çok da görmüştük bunlardan…sonra birden usulcana kaybolmuşlardı..nereye gitmişlerdi çözememiştik …sanırım aynı anda aynı sanrıyı görmüştük ama ikimizde birbirimize anlatmaya çekinmiştik…senin gördüğünü biliyordum ya da öyle bir his işte..içten içe gelen ve bir anda suratının tam orta yerine inen bir yumruk gibi..kabuslarımızdaki insanlara benziyorlardı…ikircikli yaşamları varmış..oldukça da korkunç görünürlermiş yemin ederim kendileri dediler petra…fakat o korkunç görüntülerinin ardında “mutlu” ve de “iyi” bir kalp saklanırmış…masallara inanır petra dediler…sen hangi ara masallarla inandın petra…yok bilmiyordum ki açıklayayım ,kendimce ona seslenip evet öyle anlamında ünlemler kurayım..
gittiler…
pencereyi açtım alacakaranlık bitmiş…. Artık gökten bulut yağar petra…!
tüm bunlar petrayı düşünmediğim zamanın bir yerinde oldu yemin ederim...
gerçekten bulut yağdı…adam karşıdan geçti..ilk gören dinazor başlıklı kızdı …sonra sepetini açtı..kırmızı yandı dur dedi görmedi arabaya tosladı..arabanın üstünden kuş geçti..içinden bulut yükseldi eline sağlık çok güzel olmuş dedi…dinazor arabayı afiyetle yedi…kırmızı kafa yere düştü kan aktı..spiker gol diye bağırdı..seyirciler ayaklandı…formalar havalandı..elleri göründü…tekerler patladı kriko yokmuş yolda kaldı…dinazor tekerleğin yerine geçti…araba havalandı sanki bulut oldu…gökten araba yağdı ..çelik çomak oynayanlar buna şaşırdı …korkuluklar kargalarla dost oldu..çiftçiler bile buna sevindi…ama kahvaltı yarım kaldı..domatesler buna kızdı...yeşile dönüştüler..sonra da tohuma..oradan da toprağa...herşey ilk özüne döndü...çiftçiler toprağı eşelediler..içinden çıkmak geldi...çıktılar..
petra gidiyor…!
Giderken kendini oldum olası bir telaşsızlıkla örülmüş olarak bulabilirdi ama yapmadı…sessizliği denedi başardı da…sessizdi…
Giderken elleriyle yokladı yüreğini , yerindeydi hala sıcaktı da..yine sevindi bir yere kaybolmayacaktı işte…kaybolmadı…
Şimdi hünerli bir kaybedişle nasılda götürüyor kendisini….şimdi ne fakir bir yalıtılmışlıkla gerçeği gizliyor….kendinden….
Giderken ….anlamadı …
Sessizdi…
Ve petranın ardından…!
Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok ıslaklığından muzdaripmiş ve de tamda bu yüzden kupkuru kalmış..dudaklarını kurutmuş..gül kurusuna sarmış...ve de ne çok öykünmüş…üstünde yıldızlar gezinmiş..yakamozlar ayaklarına serilmiş dolunaylı bir gecede…artık her yer gül kurusu…dudak kurusu….ne güzelmiş dudaklarının tuzlu tadı…ne güzelmiş seni tam ortadan bölen,seni ikiye ayıran o sevgi…böldün beni…ödüm koptu yalnızlığımdan ilk…yerine ne koyacağımı bilemeden usulcana durdum bir süre..ne koysam eksik kaldı…ne koysam yerini tutmadı…artık ne görsem biraz eksik…esrik çağların karşı konulmaz duygusu…tren rayları…gördüğünde dudak uçuklatan türden bir aşk…kuru dudaklar…kuru deniz…yakamoz…dolunay ve de gece çağrısı…
Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok gündüz düşlerinin adamlarını sevmiş…
Sanki kırılacakmış hissiyatıydı bu …tüm gördüklerinden aldığı ders buydu..adının yankısına tutundu bir süre…bu kısa an ona iyi geldi…bu soğukluk hiç bitmeyecek mi bile demiyordu artık..sanırım alışmıştı da ..nelere alışılmıyor ki..nelerden vazgeçilmiyor ki…..pencerenin altından gece akıyor…sıkı sıkıya ört yoksa gece çarpar..üşütür hasta olursun..sonra kim bakar sana…kim kullanılmış bir çığlıkla yanına gelip olmayacak bir tekil yalnızlık sendromu bırakır sana…hiç ama hiç aldırma sen bunlara…onlar neler gördü ki sen ne gördün onların yanında…pencerenden gece akıyor içeri..hazırlıklı olsan iyi edersin yoksa koca ağzını şehvetle açan bir dolunay karşılar seni …yatağına yat yorganını çek kafana kadar…görmemelisin o ay akacak..içinden bir sıvı akacak dolunay yere düşecek…ay kadar yorgun kirpiklerin kalacak geriye…görmemelisin “onları” ve “onlar” görmemeliler seni…!
Murat UYANIK
Senin adın petra…sana bu adı ben yakıştırdım…
petra görüyordum seni…gözlerimi dikmiş sana bakarken ilk gidişini sayıyordum…giderken ayak izlerinin halıda bıraktığı iz vücudunun yatakta bıraktığı ize hiç benzemiyordu….soruyordum nedensizliğe vuruyordun her şeyi ..her şeyi kendi nedensizliğinde çözebileceğimize inandırmıştın beni…hani bir şey olacak ve biz,bize muhtaç kalmayacaktık ….kendimizi bile çıkaramıyoruz işte görmüyor musun petra…bu bir savaş ilk kaybeden kazanacak asıl, görmez misin…! Ellerimde boyalar yüzünü çizer…ellerimde boyalar seni soyar yatağa atar…üstüne çıkar…sana bütünün tek bir parçasını anlatır..bütünsellik üzerine bir ilişki değildi bu bilirdim ama bilmez görünürdüm sırf sen o odadaki perdeleri indirme diye ve de yatağa uzanıp o gündüz düşü adamlarını görme diye ve o adamların ikircikli hayatlarından çaldığın ve yine o hayatlardan üstüne yakışmayanı giydiğin ve de dışarı çıkıp herkesin sana bakmasını istediğin..ve sana bakan o gözlere şahit olup keskin bir gülüşle geçip gittiğin ve de yine işte bu yüzden petra uykuya dalsak senle...uykuda bir kuyu...birileri üşüşmüş başına bir şeyler yapıyorlar ama anlam veremesek ..hatta nasıl olur bu bizim rüyamız siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz desek ama bizi duymasalar... sonra bir baksak.. kuyudan su niyetine çekildiğimizi görsek…..
gelmeyecekler petra…ve yemin ediyorum o adamları öldürmek istedim hep
elim seni dökerken birden durdum..ama yere çokça dökmüştüm seni..eski ürkek yalnızlığıma dalmıştım görmedim affet…döküldün petra…döküldükçe de yeniden doğdun…şimdi yerde ki yansımandan yeni bir evren doğabilir dikkat et…sokak lambaları birden yanacak kaçsan iyi edersin ..bu ışık huzmesi seni içine alacak..kaçsan iyi edersin yoksa kime sığınacağına şaşırmış bir halde kalırsan kimse yardım etmez sana… kim anlar her yangında biraz daha dökülen eski ürkek yalnızlığını…elin varoluşuna şaşıyor…beş tane parmak var ucunda onları sayıyor her gün ne de çok varmış diyor..bir iki üç dört beş…aklınsa saymayı çoktan unutmuş ne de olsa gelmiyor o gündüz düşü adamları diyor..neden bu saymak işi..bir kronometre tut onlara.. saniyenin yüzde birini tut gelmeyişlerine …hüznünden kinetik bir enerji yarat…azgın sulara dönüştür tüm o adamları…sandıklarda naftalinlerin arasında saklasaydın keşke de gidemeselerdi hiç… elleri, yüzleri, gözleri naftalin sarhoşu…annene dantelleri…fildişi taraklar…tülbentler..el yazmaları…hepsinin içinde saklasaydın keşke..naftalin kokulu düşler..
içimdeki petra benden amaçsız
bütünsellik buselikle kafiye olur ben seni severim….sana buselik makamıyla gelirim…. görmedin mi ilk değildi bu ne son olsun ki…adınla mı gidecekti..adın mı gidecekti…neden anlamadın petra…neden anlamadım da bu savaşı sürdürdüm sırf sen kaybet diye…sırf ben kazanamayayım diye…giderken ayak izlerin halımda yer etmiş…sen kendine yor beni..sen olur olmazlardan tut kendini aşağıya at…betona kırmızı aksın…morla sevişsin…gözlerine aksın…orda yeni yeni petralar çıksın…gözlerinden seveyim seni…gözlerinle seveyim seni ….sen petra ilk çağrışımı hep kendine çekecek olan…ve de ilk sessiz adımda siyahtan bahsedecek olan…bilemiyor musun neden onca şey..anlamanı sağlar mı saldığım kuşlar…dilleri olsa da konuşsalar şimdi…dilleri dökülesiceler…gidipte gelmesiceler….saçmalık bunlar…kumkuma sarhoşluğu…adını sormuştum sana bilmedin mi ..neden duraksadın…bakmıştım ilk de değildi halbuki…nereye gittiler…kuş olup uçmadılar ya….
ah petra sen kumkuma sarhoşu...kedilerin kuyruğuna teneke bağlayıp arkalarından su döken bir hikaye kahramanı...kitaplara gömülen ve de gerçek huzurun tam da burada olduğunu anlayan bir elma kurdu...kim kime muhtaç ..sen ağacımın altında oturansın ...ilk meyveyi bekleyen...ve de gün doğumunda sessizce giden ve de yine bu yüzden bir gece tüm sözleri yakmak isteyen ve yine bu yüzden eski öykülerden dem vurarak eski yılgın haline dönen ve de ayak izlerinden yeni bir ordu kurarak üstüme üstüme yürüyen ve de adının ardına saklanmış onca tümceyi kendine kurban eden...ılık mı sütün tadı...çiğ süt emmişim bundandır çaresizliğim..farazi bakışlarımı açıklayamam sana...kimsen kimsin işte...sen doğurgan olmayı istemeyen ..ben bencil miyim ki dünyaya bir canlı getireyim diyen...tam da sen...eflatunu kendine yakışan...tatlısu delisi...
petranın tahta heykelleri…!
Ellerim kedisine düşkün yatıyor yanı başında
Sıcaklık nedir anlamıyor
Biri gelsin alsın istemeyerek tutsun
Kedisi ölsün ellerimin…
Tahta heykellerini yapmıştım senin
Binlercesine ayrı ayrı isimler bile vermiştim
Bir gün sanrı oluyordun
Bir gün kırmızı şekilsizlik doğumu
alacakaranlıkmış petra…!
türlü türlü uyarılmalarla dolu bir odaya açtım gözlerimi petra..sen henüz uyuyordun….( o gündüz düşü adamlarını görüyorsan yine, yemin ediyorum o senin iri siyah gözlerini yakacağım bir sabah…! ). inceden fesleğen kokusu vardı odada ve de o sıra dışarıda alacakaranlık doğmaktaydı..kararsız kalışlarımız gibi..şimdi gece mi yoksa gündüz mü petra ? …
ilk şaşkınlığı altlattıktan sonra iki kişi geldi..,durmadan soru soruyorlardı bize…oldukça küstahlardı çok da görmüştük bunlardan…sonra birden usulcana kaybolmuşlardı..nereye gitmişlerdi çözememiştik …sanırım aynı anda aynı sanrıyı görmüştük ama ikimizde birbirimize anlatmaya çekinmiştik…senin gördüğünü biliyordum ya da öyle bir his işte..içten içe gelen ve bir anda suratının tam orta yerine inen bir yumruk gibi..kabuslarımızdaki insanlara benziyorlardı…ikircikli yaşamları varmış..oldukça da korkunç görünürlermiş yemin ederim kendileri dediler petra…fakat o korkunç görüntülerinin ardında “mutlu” ve de “iyi” bir kalp saklanırmış…masallara inanır petra dediler…sen hangi ara masallarla inandın petra…yok bilmiyordum ki açıklayayım ,kendimce ona seslenip evet öyle anlamında ünlemler kurayım..
gittiler…
pencereyi açtım alacakaranlık bitmiş…. Artık gökten bulut yağar petra…!
tüm bunlar petrayı düşünmediğim zamanın bir yerinde oldu yemin ederim...
gerçekten bulut yağdı…adam karşıdan geçti..ilk gören dinazor başlıklı kızdı …sonra sepetini açtı..kırmızı yandı dur dedi görmedi arabaya tosladı..arabanın üstünden kuş geçti..içinden bulut yükseldi eline sağlık çok güzel olmuş dedi…dinazor arabayı afiyetle yedi…kırmızı kafa yere düştü kan aktı..spiker gol diye bağırdı..seyirciler ayaklandı…formalar havalandı..elleri göründü…tekerler patladı kriko yokmuş yolda kaldı…dinazor tekerleğin yerine geçti…araba havalandı sanki bulut oldu…gökten araba yağdı ..çelik çomak oynayanlar buna şaşırdı …korkuluklar kargalarla dost oldu..çiftçiler bile buna sevindi…ama kahvaltı yarım kaldı..domatesler buna kızdı...yeşile dönüştüler..sonra da tohuma..oradan da toprağa...herşey ilk özüne döndü...çiftçiler toprağı eşelediler..içinden çıkmak geldi...çıktılar..
petra gidiyor…!
Giderken kendini oldum olası bir telaşsızlıkla örülmüş olarak bulabilirdi ama yapmadı…sessizliği denedi başardı da…sessizdi…
Giderken elleriyle yokladı yüreğini , yerindeydi hala sıcaktı da..yine sevindi bir yere kaybolmayacaktı işte…kaybolmadı…
Şimdi hünerli bir kaybedişle nasılda götürüyor kendisini….şimdi ne fakir bir yalıtılmışlıkla gerçeği gizliyor….kendinden….
Giderken ….anlamadı …
Sessizdi…
Ve petranın ardından…!
Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok ıslaklığından muzdaripmiş ve de tamda bu yüzden kupkuru kalmış..dudaklarını kurutmuş..gül kurusuna sarmış...ve de ne çok öykünmüş…üstünde yıldızlar gezinmiş..yakamozlar ayaklarına serilmiş dolunaylı bir gecede…artık her yer gül kurusu…dudak kurusu….ne güzelmiş dudaklarının tuzlu tadı…ne güzelmiş seni tam ortadan bölen,seni ikiye ayıran o sevgi…böldün beni…ödüm koptu yalnızlığımdan ilk…yerine ne koyacağımı bilemeden usulcana durdum bir süre..ne koysam eksik kaldı…ne koysam yerini tutmadı…artık ne görsem biraz eksik…esrik çağların karşı konulmaz duygusu…tren rayları…gördüğünde dudak uçuklatan türden bir aşk…kuru dudaklar…kuru deniz…yakamoz…dolunay ve de gece çağrısı…
Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok gündüz düşlerinin adamlarını sevmiş…
Sanki kırılacakmış hissiyatıydı bu …tüm gördüklerinden aldığı ders buydu..adının yankısına tutundu bir süre…bu kısa an ona iyi geldi…bu soğukluk hiç bitmeyecek mi bile demiyordu artık..sanırım alışmıştı da ..nelere alışılmıyor ki..nelerden vazgeçilmiyor ki…..pencerenin altından gece akıyor…sıkı sıkıya ört yoksa gece çarpar..üşütür hasta olursun..sonra kim bakar sana…kim kullanılmış bir çığlıkla yanına gelip olmayacak bir tekil yalnızlık sendromu bırakır sana…hiç ama hiç aldırma sen bunlara…onlar neler gördü ki sen ne gördün onların yanında…pencerenden gece akıyor içeri..hazırlıklı olsan iyi edersin yoksa koca ağzını şehvetle açan bir dolunay karşılar seni …yatağına yat yorganını çek kafana kadar…görmemelisin o ay akacak..içinden bir sıvı akacak dolunay yere düşecek…ay kadar yorgun kirpiklerin kalacak geriye…görmemelisin “onları” ve “onlar” görmemeliler seni…!
Murat UYANIK
lepistes
odamda asılıydı ilk hecesi her şeyin…hiçliğe en yakın bir herşeylikte…öylece baktım ilk…onunla ne yapacağımı düşünmedim..düşünmemek için çok nedenim vardı…odamın en güzel yerine astığım bir her şey vardı karşımda..ve ben şaşırınca daha da büyüyen gözlerimle bakakaldım ona…zaman kendi yanılsamasındaydı…bilmem bir zamanın bir yerindeydi..bilmem bir zamanın bilmem bir yerindeydim…balıklarım açtı onu biliyordum bir tek ..bu gece de birşeyler vermezsem öleceklerinden kuşkuluydum…zamanı unutuğumu söylemiştim…ama sanırım bunu hatırlıyorum…balık hafızam olsa keşke en büyüğünden…kısa bir an kısa bir şimşek çarpması gibi gelse…herşeyi hatırlamak ve de aynı hızda herşeyi unutmak güzel bir his olurdu gibime geliyor…
elinin yankısına susamış esrik bir rüzgarın çirkince yüzüne vurduğu gizli iç ses gibi…ah yine unutuluş…ah ellerim nerede…zamansızlık tekinsizliği doğuruyordu içimde bir tek bunu biliyordum..bundan ayrı hiçbir şeyi bilmiyordum…odamın en güzel yerine astığım herşey bile sırf bu yüzden anlamsızlaşıyordu…bir tek onu hatırlamak hoşuma gitmiyordu…ne yapacağını bilemez bir halde duvarda duruşunu sevmedim..bu yüzden geceleri görmek istemiyordum…uyandığımda da yüzümü çevirmek için güneşin odama sunduğu ışık demetlerinden yararlanıyordum..böylece günler geçti...lepisteslerim öldü bir gece…bir şey hissetmedim…bir şey içimde eski bir hüznü çağrıştırdı sadece…buna hissetmek denilmeyeceğinden ya da ben en azından böyle düşündüğümden bir şey hissetmediğimi sandım..ansızlıktı hepsi...tüm bunlar bir yanılsamaydı ne bu oda vardı ne de ölü lepistesler…uzun bir süre öylece baktım akvaryuma…ölü lepisteslerin nasıl da ters döndüklerini izledim…balıklar neden ölünce ters dönerler diye çok düşündüm ..araştırmak istedim ..çıkayım bu lanet odadan da dışarıda ilk karşıma çıkan insana sorayım dedim…ama çok sürmedi bu heyecanım…kıçımın dibinde otlar bitmek üzereydi…içinden yeni yeni lepistesler çıkar umuduyla bekledim.. gerçekten buna inandım … ölü lepistesler odamın içinde…ölü lepisteslerimin odamın içinde
zaman kendi yanılsamasındaydı bu yüzden tüm saatleri yok ettim ve işte yine bu yüzden tüm saatli maarif takvimlerine düşman kesildim…
…algı sınırlarımı zorlayan bir zamandan sadece her şeyi alabildim…hiçbir şeye yakın bir herşeyi…
Murat UYANIK
elinin yankısına susamış esrik bir rüzgarın çirkince yüzüne vurduğu gizli iç ses gibi…ah yine unutuluş…ah ellerim nerede…zamansızlık tekinsizliği doğuruyordu içimde bir tek bunu biliyordum..bundan ayrı hiçbir şeyi bilmiyordum…odamın en güzel yerine astığım herşey bile sırf bu yüzden anlamsızlaşıyordu…bir tek onu hatırlamak hoşuma gitmiyordu…ne yapacağını bilemez bir halde duvarda duruşunu sevmedim..bu yüzden geceleri görmek istemiyordum…uyandığımda da yüzümü çevirmek için güneşin odama sunduğu ışık demetlerinden yararlanıyordum..böylece günler geçti...lepisteslerim öldü bir gece…bir şey hissetmedim…bir şey içimde eski bir hüznü çağrıştırdı sadece…buna hissetmek denilmeyeceğinden ya da ben en azından böyle düşündüğümden bir şey hissetmediğimi sandım..ansızlıktı hepsi...tüm bunlar bir yanılsamaydı ne bu oda vardı ne de ölü lepistesler…uzun bir süre öylece baktım akvaryuma…ölü lepisteslerin nasıl da ters döndüklerini izledim…balıklar neden ölünce ters dönerler diye çok düşündüm ..araştırmak istedim ..çıkayım bu lanet odadan da dışarıda ilk karşıma çıkan insana sorayım dedim…ama çok sürmedi bu heyecanım…kıçımın dibinde otlar bitmek üzereydi…içinden yeni yeni lepistesler çıkar umuduyla bekledim.. gerçekten buna inandım … ölü lepistesler odamın içinde…ölü lepisteslerimin odamın içinde
zaman kendi yanılsamasındaydı bu yüzden tüm saatleri yok ettim ve işte yine bu yüzden tüm saatli maarif takvimlerine düşman kesildim…
…algı sınırlarımı zorlayan bir zamandan sadece her şeyi alabildim…hiçbir şeye yakın bir herşeyi…
Murat UYANIK
Permanent Vacation

“Benim adım Aloysious Christopher Parker ve bir gün oğlum olursa adı Charles Christopher Parker olacak,tıpkı Charles Parker gibi ama dostlarım kısaca bana Allie der ve bu da benim hikayem veya hikayemin bir bölümü.Size çok şey açıklayacağını sanmıyorum ama hikaye dediğiniz nedir ki zaten ?.Olsa olsa şu noktalarını birleştirince tanıdık bir şeyin resmini ortaya çıkardığınız türden bir çizim olabilir.Olan biten sadece budur işte!.Benim için işler böyle yürür.Bir yerden, bir insandan kalkar bir başka yere ya da başka bir insana giderim ve işin doğrusu,aslında fazla bir şey de değişmez.Çok farklı türde insan tanıdım.Onlarla takıldım,birlikte yaşadım,kendi küçük rollerini oynamalarını izledim ve benim için tanıdığım tüm bu insanlar sanki bir dizi oda gibiydiler,tıpkı vaktimi geçirdiğim o yerler gibiydiler.Yeni bir odaya ilk kez girdiğinde merak içindesindir,bir lamba,bir tv seti,artık ne varsa ilgini çeker ama bir süre sonra o yenilik duygusu kaybolur hem de tamamen.Ve işte o zaman ortaya,sıkıntı ve endişe çıkar,ürkütücü bir dehşet duygusu.Neden söz ettiğimi anlamıyorsunuz sanırım.Her neyse,galiba burada anlatmak istediğim husus,bir süre sonra bir şeyin sanki bir sesin sizi uyarması ve size “ayrılma vakti” geldi demesidir.Başka yerlere gitme vaktidir artık.İnsanlar temelde hep aynıdırlar.Belki farklı bir buzdolabı,tuvalet vs. kullanırlar ya da başka bir ıvır zıvır.Ama o şey size seslenir ve yeniden amaçsızca sürüklenmeye başlarsınız.Siz gitmek istemeseniz bile,bazı şeyler size yol gösterir.Ve işte,şimdi burada konuşulan dili bile anlamadığım bir yerdeyim.Ama bilirsiniz yabancı her yerde yabancıdır.Ve hikaye ya da hikayenin bu bölümü oradan buraya nasıl geldiğimle ilgili ya da belki, buradan buraya nasıl geldiğimle ilgili demem gerekirdi .

Herkes yalnızdır,zaten bende bu yüzden sürüklenip duruyorum.İnsanlar bunu delice buluyor ama sürüklenirken yalnız olmadığını düşünmek aslında yalnız olsan bile daima yalnız olduğunu bilmekten daha iyidir.Bazı insanlar vardır,hırsları ve çalışma motivasyonlarıyla kendilerini oyalayabilirler ama bu bana göre değil.İnsanlar benim gibilerin deli olduğunu düşünürler.Herkes buna inanmıştır,yaşam biçimim yüzünden yani.Bilemiyorum belki de bunun tehlikeli olduğu bile söylenebilir,ama bu benim için tek çıkar yol.Annem de bu insanlar gibiydi.Bana,böyle davranmamın kötü olduğunu söylerdi ama babam ölüp gittiğinde deliren o oldu.Fakat artık umurumda değil.Kafamı yormak bile istemiyorum.O duygu gelince biliyorum ki yine bana yol göründü.
Artık açıklanabilecek hiçbir şey kalmadı.Zaten başlangıçta izah etmeye çalıştığımda buydu.Ben öyle biri değilim.Bir işim,bir evim olsun,vergi ödeyeyim istemiyorum ama bir arabam olsaydı şikayet etmezdim.Yine de bilemiyorum.Şimdi uzaklaşıyorum ya,oradayken bulunmak istediğimden daha çok arıyorum orayı.Diyebiliriz ki ben bir turistim,sürekli tatilde olan bir turist.”

Allie,toptan patırtı !
kırmızı başlıksız diyalog
kksal:
murat
kksal:
orda mısın
kksal:
nasılsın
psychedelia:
iyiyim ya sen
kksal:
fena diil
psychedelia:
neler yaptın
kksal:
pek bi şey yapmadım
kksal:
bizimkiler yo ktıu
kksal:
evde yalnızım
kksal:
onun tadını çıkardım biraz
psychedelia:
: )
psychedelia:
ne gibi
kksal:
televizyon seyrettim mesela
kksal:
3 tane dizi seyrettim
psychedelia:
: )
psychedelia:
ne gibi diziler
kksal:
dört yıldır izlemiyodum televizyon
kksal:
cnbc e de bi kaç bi şey
kksal:
bi de afrikayı verdi
kksal:
yarıldım ya
kksal:
artık suç o kadar dağıtılmış ki
kksal:
deleuze un bi sözü vardır
kksal:
kapitalizmin dışındakiler yalnız şizofrenlerdir diye
kksal:
yani bi tür şizofreniye meyil etmemizin sebebi bu sanırım
psychedelia:
hım
psychedelia:
çok sevdim bak bu sözü
kksal:
bu herifçinin bi sözün ü daha çok severim
kksal:
hukukta da hep bir referans noktası aranır
kksal:
en somut referans noktası insanın doğasıdır
kksal:
tabi yarık bişey
kksal:
hob bes un ünlü sözü vardır
kksal:
insan insanın kurdudur diye
kksal:
yani savaşçıdır felan demek istiyor
kksal:
bugünkü durumu da meşrulaştırmak için çok kullanılır bu argüman şehirlerin kuruluş amacının güvenlik kaygısıyla biraraya gelmek olduğunu söylerler
kksal:
güney amerikada bir anakent bulundu
kksal:
ilk kent anlamında
kksal:
etrafında ne bir sura rastlandı ne de savaş aletlerine
kksal:
bin yıl barış içinde paşa paşa yaşamışlar
kksal:
neyse deleuze un sözüne geleyim
kksal:
insanın doğası yo ktur
psychedelia:
tuttum bu herifi
psychedelia:
im bu
kksal:
post-modern filozoflardan
kksal:
aslında doğru yerden patlattı modernizmi
kksal:
ama şeye benziyo yaptığı
kksal:
bi radyoyu parçalara ayırıp bu bozuk demek
kksal:
ama nasıl tamir edileeği konusunda hiç bir şey söylememek
kksal:
nihilizme götürüyor tabi bu da
kksal:
bence kült kitaplardan biri şu
kksal:
zygmund bauman diye bir sosyolog var
kksal:
onun parçalanmış hayat diye bir kitabı var
kksal:
imi bile cuk be
kksal:
ismi
psychedelia:
:)
psychedelia:
ben beckette sardım
psychedelia:
bu ara
kksal:
sürekli egoma doğru savruluyorum
kksal:
sende de oluyo mu bu
psychedelia:
bende tarifsiz an çok var..ya da tariflendirrmeye korktuğum an diyelim bunın adına...sanki ismini koysam daha da kötü oalcakmış gibi..o yüzden bir köşede duruyorlar ..bazen kafasını kadlrıyor beni alaşağı etmeye çalışıyor o şey neyse ama her seferinde kafasına vuruyorum biraz direnoyr sonra susuyor..böyle yüzlerce gece var...
psychedelia:
gizli bir telaş duyuyorum...nöbet gibi..titreme gibi
psychedelia:
yalnız yaşasaydım o anlarda ne yapardım bilmiyorum...
kksal:
keşke biraz el becerim olsaydı
kksal:
örgüye başlardım hemen
psychedelia:
küçükken hatırladığım makrame falan vardı sonra onu saksılara asarlardı...bir de renkli renkli boncuklar kondururlurdu üstlerine..
kksal:
valla eroinman bi arkadaşım var
kksal:
herif yani
kksal:
junk yapıp kanaviçe yapıyo
psychedelia:
boşalmak için belki...günü gelip kendi kusmuğunda boğulmamak içindir belki...mastürbasyon gibi
psychedelia:
sen ne yapacaksın ?
kksal:
ben doğrudan mastırbasyon yapıyorum
psychedelia:
:)
psychedelia:
en iyi çözüm ...kısa bir sekans gibi...demirkubuz fimlerinde ki o kısa an gibi dğeil mi...insanların türlü türlü yöntemleri var boşaltmak için beynindekileri ...yoksa neye yara onca şey...keşke kabuğumuz olsa kırabileceğimiz...terliksi olsak ...yapışkan bir sıvı aksak...akışkan bir sıvıya dönüşşek...ruhumuz aksa...
kksal:
travmatik bi şey yaşadım ya
kksal:
ihanetyani
kksal:
bi ara tecavüz ettiğimi hayal ediyodum
kksal:
yani bunu gerçeklite yapmam tabi ki
kksal:
ama içimdeki hayvanın bundan tatmin olduğunu görüyordum
psychedelia:
karşıkonulmaz yanlarımız var..ne kadar yok desek de en "ilkel" yanlarımız var...istemez görünüp nice istediğimiz şey var...dudağının kenarında çıkan küçük bir yara gibi..halbuki dilinle oynamasan iyileşeck o yara kapanacak ama dilimiz değer her seferinde..o yara bir türlü kapanmaz...bunun gibi...
kksal:
yalovada hayrettin karacanın bi yeri var
kksal:
ne deniyodu bi süsü ağaç olan yere
kksal:
adını unuttum
kksal:
oraya gitmek lazım
psychedelia:
pastoral bir resim gibi
psychedelia:
hadi biraz cümleler kuralım
kksal:
cümle kurma değil de kelime oyunlarıyla gidiyordum
kksal:
zürafabalığı gibi
kksal:
köpükbalığı da diyebiliriz
kksal:
iki ay önce saplantılı olduğum hatuna nette rastladım
kksal:
bi terapi alıyodum aslında
kksal:
onu kestim ve direk komaya girdim
kksal:
nefret koması
kksal:
bu kadar nefret nasıl duyalabilinir
kksal:
deniz diye bir arkadaşım var
kksal:
o da pis çizdi bi hatundan
kksal:
passion diyoruz kısaa
kksal:
çizgiyi geçtiğin bir şey
kksal:
o da herkesten nefret ediyor şimdi
kksal:
böyle yaşanmaz diyor
kksal:
gerçekten de yaşanmaz yani
kksal:
iki yıldır ıhlamur içmeye geçicem sözümona
kksal:
daha onu bile yapamadım
kksal:
ıhlamur ağacı gördün mü hiç
psychedelia:
ben gerçek anlamda hiç ağaç görmedim...ağaçları bilmem...çok kırığım ve de üzgünüm buna...hangi ağaç hangi meyve verir hiç bilmem...sanırım sadece gövde,dal,yaprak üçlemesiyle öğretildi bize ağaç...ne kadar fena bir durum değil mi....ah benim zavallı kentli yanım...
kksal:
benim şansım şundan oldu sanırım
kksal:
annanemler trabzonda köydeler
kksal:
fındıkçılık yapıyolardı
kksal:
çocukluğumda çok gitmişimdir
kksal:
oradan bildiğim bir şey var
kksal:
insanı mutlu eden şey bolluk değil
kksal:
trabzonda bi lokanta vardı
kksal:
onu anlatayım sana
kksal:
ismini unuttum ve acı bişekilde bi kaç yıl önce kapanmış bir yer
kksal:
yüzotuz yıllık bir yerdi
kksal:
ve sadece pilav satıyordu
kksal:
öğlen birbuçukta da bitiyordu
kksal:
böyle şeyleri unutmazdım
kksal:
hafızam balığa döndü
psychedelia:
aklıma bir fikir geldi
psychedelia:
sende kabul edersen bugün tüm konuşmalarımızı bloğa koymak isriyorum aynen
kksal:
olur
psychedelia:
özel isimler kalsın mı
kksal:
kalsın
kksal:
kendimizden başkasından bahsetmedik sanırım
psychedelia:
ettik
psychedelia:
bir arkadaşından bahsetitn
psychedelia:
ondan deidm
kksal:
sanırım anafikre karşı çıkmaz o da
psychedelia:
hım peki o halde...
psychedelia:
başlık bulmalı
kksal:
onu sana bırakıyorum
psychedelia:
: )
psychedelia:
zor işleri sevmem
psychedelia:
zoru gördü mü kaçarım ben
psychedelia:
: )
psychedelia:
: )
psychedelia:
bulamadım henüz bir başlık
kksal:
ben önereyim bir tane
kksal:
kırmızı başlıksız diyalog
psychedelia:
tamamdır...
murat
kksal:
orda mısın
kksal:
nasılsın
psychedelia:
iyiyim ya sen
kksal:
fena diil
psychedelia:
neler yaptın
kksal:
pek bi şey yapmadım
kksal:
bizimkiler yo ktıu
kksal:
evde yalnızım
kksal:
onun tadını çıkardım biraz
psychedelia:
: )
psychedelia:
ne gibi
kksal:
televizyon seyrettim mesela
kksal:
3 tane dizi seyrettim
psychedelia:
: )
psychedelia:
ne gibi diziler
kksal:
dört yıldır izlemiyodum televizyon
kksal:
cnbc e de bi kaç bi şey
kksal:
bi de afrikayı verdi
kksal:
yarıldım ya
kksal:
artık suç o kadar dağıtılmış ki
kksal:
deleuze un bi sözü vardır
kksal:
kapitalizmin dışındakiler yalnız şizofrenlerdir diye
kksal:
yani bi tür şizofreniye meyil etmemizin sebebi bu sanırım
psychedelia:
hım
psychedelia:
çok sevdim bak bu sözü
kksal:
bu herifçinin bi sözün ü daha çok severim
kksal:
hukukta da hep bir referans noktası aranır
kksal:
en somut referans noktası insanın doğasıdır
kksal:
tabi yarık bişey
kksal:
hob bes un ünlü sözü vardır
kksal:
insan insanın kurdudur diye
kksal:
yani savaşçıdır felan demek istiyor
kksal:
bugünkü durumu da meşrulaştırmak için çok kullanılır bu argüman şehirlerin kuruluş amacının güvenlik kaygısıyla biraraya gelmek olduğunu söylerler
kksal:
güney amerikada bir anakent bulundu
kksal:
ilk kent anlamında
kksal:
etrafında ne bir sura rastlandı ne de savaş aletlerine
kksal:
bin yıl barış içinde paşa paşa yaşamışlar
kksal:
neyse deleuze un sözüne geleyim
kksal:
insanın doğası yo ktur
psychedelia:
tuttum bu herifi
psychedelia:
im bu
kksal:
post-modern filozoflardan
kksal:
aslında doğru yerden patlattı modernizmi
kksal:
ama şeye benziyo yaptığı
kksal:
bi radyoyu parçalara ayırıp bu bozuk demek
kksal:
ama nasıl tamir edileeği konusunda hiç bir şey söylememek
kksal:
nihilizme götürüyor tabi bu da
kksal:
bence kült kitaplardan biri şu
kksal:
zygmund bauman diye bir sosyolog var
kksal:
onun parçalanmış hayat diye bir kitabı var
kksal:
imi bile cuk be
kksal:
ismi
psychedelia:
:)
psychedelia:
ben beckette sardım
psychedelia:
bu ara
kksal:
sürekli egoma doğru savruluyorum
kksal:
sende de oluyo mu bu
psychedelia:
bende tarifsiz an çok var..ya da tariflendirrmeye korktuğum an diyelim bunın adına...sanki ismini koysam daha da kötü oalcakmış gibi..o yüzden bir köşede duruyorlar ..bazen kafasını kadlrıyor beni alaşağı etmeye çalışıyor o şey neyse ama her seferinde kafasına vuruyorum biraz direnoyr sonra susuyor..böyle yüzlerce gece var...
psychedelia:
gizli bir telaş duyuyorum...nöbet gibi..titreme gibi
psychedelia:
yalnız yaşasaydım o anlarda ne yapardım bilmiyorum...
kksal:
keşke biraz el becerim olsaydı
kksal:
örgüye başlardım hemen
psychedelia:
küçükken hatırladığım makrame falan vardı sonra onu saksılara asarlardı...bir de renkli renkli boncuklar kondururlurdu üstlerine..
kksal:
valla eroinman bi arkadaşım var
kksal:
herif yani
kksal:
junk yapıp kanaviçe yapıyo
psychedelia:
boşalmak için belki...günü gelip kendi kusmuğunda boğulmamak içindir belki...mastürbasyon gibi
psychedelia:
sen ne yapacaksın ?
kksal:
ben doğrudan mastırbasyon yapıyorum
psychedelia:
:)
psychedelia:
en iyi çözüm ...kısa bir sekans gibi...demirkubuz fimlerinde ki o kısa an gibi dğeil mi...insanların türlü türlü yöntemleri var boşaltmak için beynindekileri ...yoksa neye yara onca şey...keşke kabuğumuz olsa kırabileceğimiz...terliksi olsak ...yapışkan bir sıvı aksak...akışkan bir sıvıya dönüşşek...ruhumuz aksa...
kksal:
travmatik bi şey yaşadım ya
kksal:
ihanetyani
kksal:
bi ara tecavüz ettiğimi hayal ediyodum
kksal:
yani bunu gerçeklite yapmam tabi ki
kksal:
ama içimdeki hayvanın bundan tatmin olduğunu görüyordum
psychedelia:
karşıkonulmaz yanlarımız var..ne kadar yok desek de en "ilkel" yanlarımız var...istemez görünüp nice istediğimiz şey var...dudağının kenarında çıkan küçük bir yara gibi..halbuki dilinle oynamasan iyileşeck o yara kapanacak ama dilimiz değer her seferinde..o yara bir türlü kapanmaz...bunun gibi...
kksal:
yalovada hayrettin karacanın bi yeri var
kksal:
ne deniyodu bi süsü ağaç olan yere
kksal:
adını unuttum
kksal:
oraya gitmek lazım
psychedelia:
pastoral bir resim gibi
psychedelia:
hadi biraz cümleler kuralım
kksal:
cümle kurma değil de kelime oyunlarıyla gidiyordum
kksal:
zürafabalığı gibi
kksal:
köpükbalığı da diyebiliriz
kksal:
iki ay önce saplantılı olduğum hatuna nette rastladım
kksal:
bi terapi alıyodum aslında
kksal:
onu kestim ve direk komaya girdim
kksal:
nefret koması
kksal:
bu kadar nefret nasıl duyalabilinir
kksal:
deniz diye bir arkadaşım var
kksal:
o da pis çizdi bi hatundan
kksal:
passion diyoruz kısaa
kksal:
çizgiyi geçtiğin bir şey
kksal:
o da herkesten nefret ediyor şimdi
kksal:
böyle yaşanmaz diyor
kksal:
gerçekten de yaşanmaz yani
kksal:
iki yıldır ıhlamur içmeye geçicem sözümona
kksal:
daha onu bile yapamadım
kksal:
ıhlamur ağacı gördün mü hiç
psychedelia:
ben gerçek anlamda hiç ağaç görmedim...ağaçları bilmem...çok kırığım ve de üzgünüm buna...hangi ağaç hangi meyve verir hiç bilmem...sanırım sadece gövde,dal,yaprak üçlemesiyle öğretildi bize ağaç...ne kadar fena bir durum değil mi....ah benim zavallı kentli yanım...
kksal:
benim şansım şundan oldu sanırım
kksal:
annanemler trabzonda köydeler
kksal:
fındıkçılık yapıyolardı
kksal:
çocukluğumda çok gitmişimdir
kksal:
oradan bildiğim bir şey var
kksal:
insanı mutlu eden şey bolluk değil
kksal:
trabzonda bi lokanta vardı
kksal:
onu anlatayım sana
kksal:
ismini unuttum ve acı bişekilde bi kaç yıl önce kapanmış bir yer
kksal:
yüzotuz yıllık bir yerdi
kksal:
ve sadece pilav satıyordu
kksal:
öğlen birbuçukta da bitiyordu
kksal:
böyle şeyleri unutmazdım
kksal:
hafızam balığa döndü
psychedelia:
aklıma bir fikir geldi
psychedelia:
sende kabul edersen bugün tüm konuşmalarımızı bloğa koymak isriyorum aynen
kksal:
olur
psychedelia:
özel isimler kalsın mı
kksal:
kalsın
kksal:
kendimizden başkasından bahsetmedik sanırım
psychedelia:
ettik
psychedelia:
bir arkadaşından bahsetitn
psychedelia:
ondan deidm
kksal:
sanırım anafikre karşı çıkmaz o da
psychedelia:
hım peki o halde...
psychedelia:
başlık bulmalı
kksal:
onu sana bırakıyorum
psychedelia:
: )
psychedelia:
zor işleri sevmem
psychedelia:
zoru gördü mü kaçarım ben
psychedelia:
: )
psychedelia:
: )
psychedelia:
bulamadım henüz bir başlık
kksal:
ben önereyim bir tane
kksal:
kırmızı başlıksız diyalog
psychedelia:
tamamdır...
The Painted Veil

Yönetmen: John Curra
Senaryo: Ron Nyswane
Oyuncular: Naomi Watts ,Edward Norton,
Yıl 1920, Londra. Üst sınıf baloların revaçta olduğu yıllar. Bu sınıfın kadınlarından Kitty, aykırı duruşu ile annesinin canını sıkmaktadır. Yuvadan uçma zamanı gelmiş hatta geçiyordur. Evlerinde düzenlenen bir baloda bir çift soğuk bakış onu aramaktadır. Dr. Fane aşkı yaşamak, bilmeden ihaneti öğrenmek için onu beklemektedir. Kitty, annesinden dolayı onunla evlenmeyi kabul eder. Sıkıcı, memnuniyetsiz, İngiliz koloni topluluğunun yaşadığı Şanghay’a giderler. Kitty kocasına aşık değildir, aşksız yaşamakta mümkün değildir. Konsolos Charles Townsend’la aralarında fırtınalı bir ilişki başlar. Dr. Fane bunu öğrenir ve her suçun bir cezası olmalı diyerek onu kolera salgının ortasına Mei-tan-fu’ya sürükler, ihanet etmemiş olsaydı, burası bir kadına göre değildi. Ama o sadakat adlı çiçeği kopararak, bunu hak etmişti.
Ölümcül salgının yayıldığı bu topraklar onlar için dönüm noktası olacaktır. Birbirlerini keşfedecekler, duygusal tuzakların kapanından kurtulmayı öğreneceklerdir. Aptallıkları, gururları ile yüzleşip, bağışlamayı, şefkati, sadakati tanımlayıp, tanıyacaklardır. Ve Kitty kocasına hatasını çok narin bir şekilde ifade edecektir: Sen beni Venedik’teki bütün müzelere sürükleyip, kanalların mucizeleri hakkında zırvalayan, iç deniz denen şeyin özelliklerini anlatan kişiydin. Çok farklıydık, ortak noktayı bulmak istemedik.
Film, müzikleriyle; Asya’nın sulak ve sıcak topraklarıyla; insanları yok eden, etlerini çeken kolera salgınıyla; manastırda ki misyoner rahibeleriyle; kopuk, soğuk, sürgün edilmiş komser yardımcısı Waddington’la; aşırı milliyetçi albay’la, karışık bir desenle dokunmuş. Hiç kimse Çin’de sebepsiz yere değildir. Hepsinin amacı vardır.
Filmin sonunda mucizelere yer vermemiş yönetmen. Ölümün serinliğini, üstümüze sindirecek kadar realist.
Naomi Watts, her zaman ki gibi çok iyi.
Edward Norton; Primal Feer, Fight Clup, Frida, Red Dragon, 25th Hour, Amerikan History X, The İllusıonıst, Italian Job, filmlerinden aşina olduğumuz bu soğuk Amerika’lı bütün elbiseleri taşıyacak kadar usta olduğunu ispatlıyor.
Emine Yalçın
The Hoax

Yönetmen Lasse Hallström
Senaryo William Wheeler, Clifford Irving
Oyuncular Richard Gere, Alfred Molina, Hope Davis, Marcia Gay Harden, Stanley Tucci
Filmin Türü Komedi, Drama
Orijinal Adı The Hoax
Yapımcı Firma Miramax Films
Yapım Yılı 2006
Yapım Ülkesi ABD
Orijinal Dili İngilizce
Filmin Süresi 115 dakika
Resmi Sitesi http://thehoaxmovie.net/
Amerikan tarihinin en büyük sahtekarlıklarından birine imza atan Clifford Irving’in gerçek hayat hikayesinden uyarlanmış olan film,film olan kitaplar serisinin en çarpıcı yapımı.Filmin yönetmenliğini,Chocolat, Casanova,What’s Edting Gilbert Grape,Cider House Rules filmlerinden tanıdığımız Oscar’lı yönetmen Lasse Hallström üstlenmiş.Kalemin kuvvetli bir güç olduğunu ve ne kadar ileriye gidebileceğini görüyoruz bu filmde.Yönetmen ve senarist, C.Irving’in kitabını okurken çok etkilendiklerini ama onun karakterini birebir çizmenin çok zor olacağını,bu yüzden daha çok insani öğeler yükleyerek bu karakterin canlandırılmasını düşündüklerini ifade ediyorlar.Filmi izlerken bir insan nasıl bu kadar yalancı,utanmaz olabilir diyoruz,karşımızda ki karakter,yumuşatılmış bir karakter oysa.
Altın küre ödüllü Richard Gere’in portresini çizdiği C.Irving,bazen iyi bir eş,sıcakkanlı bir dost,zeki ve yetenekli bir yazardır.Ayrıca kadın düşkünü bir erkek,sürekli yalan söyleyen bir sahtekardır.İşleri yolunda gitmeyen,yazılarının sumenaltı edildiği bir dönemde sancılı günler geçiren ırving,bu çöküşten kurtulmak için bir şeyler yapmalı,dünyayı sarsacak bir hikaye bulmalıdır.Aklına o dönemin milyarderi,takıntıları,kadınları ve uçakları ile kenara çekilen Howard Hughes gelir.Onun hayatı üzerinden dünyaya “eşek şakası”yapmak için tüm silahlarını toplamaya başlar.
H.Hughes’un el yazısını taklit ederek, kendisinden otobiyografisini yazmak için mektup gönderdiğini söyler yayınevine.Herkesin buna ihtiyacı vardır,H.Hughes’dur o, 1970′lerin gözlerden ırak yaşayan en gözde ve pahalı adamıdır. Yasal sözleşmelerle yüksek meblağda kontratlar hazırlanır.Mc Graw-Hill yayınevinde hummalı günler başlar.
Kendisi gibi araştırmacı yazar arkadaşı Dick Suskind(Alfred Molina)ile bu serüvenin peşinden koşmaya başlarlar.H.Hughes’un münzevi bir hayat yaşaması onlar için avantaj olur.Bütün arşivleri dolaşırlar,çalabildikleri her şeyi gizlice kaynak olarak kullanırlar ve söyleşi ağı kuracak kadar cesur davranarak bir endüstriyi kandırmanın tüm yollarını denerler.
Irving artık sahte bir Hughes olarak para koparmanın peşindedir ve koştukça daha çok hırslanır.Bu filmi ayakta tutan,izleten sahnelerde daha çok bu koşuşturmacalar,diyaloglar ve oradan oraya sıçrayan,birbirinden bağımsız olarak yaşanan sahnelerde ırving’in birleştirdiği yalanlardır.Herkes için yalanları vardır.Karısına,arkadaşına,çalıştığı yere.
Hikaye büyüdükçe,sahtekarlık boyutu uzadıkça kapana sıkışmaya başlarlar.
A Beautiful Mind filminde izlediğimiz Matematikçi John Nash trajedisini anımsatan sahneleri tekrar yaşıyoruz bu filmde. Hughes’un adamlarının onu alıp işkence yaptıklarını,tehditler savurduklarını iddia eder. O artık şizofrenik bir sahtekardır.
Oyunun sonu gelmiş,gerçek ve yalan yerini almış,tarihin en büyük sahtekarlığı gün yüzüne çıkarak herkesi tokatlamıştır.
(Amerika, her tarihte başkan skandallarıyla çalkalanan bir ülkedir.Ama kendi içinde ki çürükleri ayıklayamayacak kadar yorgun ve kendinden uzaktır.)
“Wheeler senaryoyu yazarken en çok Clifford Irving’in insani yönlerine sadık kalmaya özen gösterdi. Özellikle de kitabının yazımında beraber çalıştığı en yakın arkadaşı Dick Suskind ile olan ilişkisindeki sağlam dostluk boyutuna ağırlık verdi. Dick Suskind o kitabın yazım sürecine katılmakla Irving’in suç ortağı da olmuştu. Beraber ördükleri suç ağları giderek daha kalınlaşırken ikisi arasındaki dostluk bağları çok sağlam bir ittifaka dönüşmüştü. Wheeler’in yazdığı senaryonun sürükleyici motoru da Irving ile Suskind arasındaki sarsılmaz dostluk bağları oldu.
“Birbirine inanılmaz sağlam dostluk bağlarıyla bağlanan iki arkadaş fikrini öne çıkarttığım takdirde izleyicinin bu öyküyle daha kolay bağlantı kuracağını düşündüm. Bu öykünün kaynağında Irving ile Suskind arasındaki sağlam dostluk bağları vardır” diyor senarist Wheeler…
Filmin yapımcılarından Josh Maurer’in bu konudaki yorumu şöyle: “Filmde anlatılan öykünün günümüzde de yansımaları olsa da, o yılların tarihsel boyutunu yakalamak çok önemliydi. Viet-Nam Savaşı ve Watergate skandallarının meydana geldiği Amerika’da olup biten herşeyi yansıtacak bir arka plan oluşturmak istedik. Filmde göreceğiniz bu arka planın, Clifford ve Dick’in kaleme aldığı yapıtı da etkilediğine kuşku yoktur. Sözünü ettiğim bu arka planı, elimizdeki öyküyü daha zengin kılacak görüntüleme, prodüksiyon tasarımı ve kostümler gibi unsurlarla doldurma yöntemini izledik.”
Emine Yalçın
sefer
lekeyle cedelleşen haritalarda
satılsın oyunları büyüklerin
semiz kılıçlar boylansın
heykellerin,düğmesiz
ve dikişsiz organları;
inci yaysın yamalı
yolların dimağına.
azatlığı soyunan kadınlar;giysinler
değişmeyen güzelliklerini,
hükümsüz yaksınlar
savaşın sarışın oklarını..
dumanı işitilmesin barışın!
gölgelerin savrulduğu
meydanların karnında
urbaların kokusu;
sefere müsavi olsun...
Emine Yalçın
satılsın oyunları büyüklerin
semiz kılıçlar boylansın
heykellerin,düğmesiz
ve dikişsiz organları;
inci yaysın yamalı
yolların dimağına.
azatlığı soyunan kadınlar;giysinler
değişmeyen güzelliklerini,
hükümsüz yaksınlar
savaşın sarışın oklarını..
dumanı işitilmesin barışın!
gölgelerin savrulduğu
meydanların karnında
urbaların kokusu;
sefere müsavi olsun...
Emine Yalçın
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)