Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

doğum günü

terminal tam olarak ıssızı duyan tek süje
cama yaslandığımda camın kendi yazıları gibi mi göründüm
şimdi batıya döndüm bir ikonoklast yağmur

sayıklamada tene dokunmadan heryeri elmas yapan

tabirleri caiz etmek
başka bir döngüsü ile kalbim ısınıyor
vucud ısım yağmurun ikonu oyuncağı
buz kraliçesi diye şimdi
yanlış
bir banka reklamı gibi karşında olmak

prensesin cümleleri ile iyi günler
bir prenses başlatsın ilk cümleyi
sana ilk böyle seslenmek istiyroum
bir prenses söylesin
kaburganın altında kalbe dokunmak her yolu deniyorum
bir roma saşaşşçısı gibi
yarıda ölürken ilk cümlem veya bırak

çünkü ne söyleyeceğimi biliyorum

çünkü cümle ve nefes

bir prensesin kendi ağzından söylediği gibi

çünkü ne söyleyeceğim hiç belli değildi
belkide doğum günün kutlu olsun çok yanlış bir tarihide olsa


Evrensuhte

Öğleden Sonra Kurulan Boktan Cümleler

konsolosluklar vize vermiyor
beyin göçü talebi reddediliyor
üstüne bir de beyinsizler göç edemez ki deniliyor
bir de sen öldürüyorsun beni
hiç zorlanmadan,
iki kelimeyle nakavt

bu kadar güçsüz müydüm sanki
karşında dizlerimin bağını çözdüren o görünüşün
ve beni terkedişin
tek hamlede;
kolay ve düşüncesiz

şimdi burda ayaklarımı uzattığım yatak bana küçük geliyor
ayak parmaklarım artık ıslık çalmıyor
karnım gurulduyor
açlıktan,
şekilsizlikten
böyle olmayacaktı
tahminlerimde yanıldım
iddaa ekinde bile tahmin yapamam artık

şimdi burda
yelkovan ve akrep
ve kayışının kopmasına ramak kalmış saatim,
bira kutuları ve votka şişeleri
hep bir ağızdan beni yanlarına çağıran
sümüklüböceklerin kardeşleri
tataklıböcekler
gazı bitmiş çakmaklar ve
en keder verici maddeler,
senin adını söylüyorlar
hep bir ağızdan bağırıyorlar
müziğin sesini açıyorum iyice
ismini zorla söylüyorlar
siktir diyorum
siktir, siktir, siktir
bu ne lan şimdi

ve uzanıyorum
şortumun arasına bakıyorum
ip sökülmüş donum gözükmekte
sigara bitmekte,
su bitmekte,
şişe bitmekte,
bir tek sen kaldın bir köşede
ve o da gitmekte..


tozasor

The Mercy Seat._ Hahaha

bir öykü yazmam gerekiyordu
dağlardan, ovalardan, platolardan, kesmeşekerlerden bahsedilen
oysa hapşırıyordum
ağzımdan çıkan bakteriler
ekrana yapışıyordu
duvara yapışıyordu
koluma yapışıyordu
yürüyordum
yürümeyi düşleyerek
oturuyordum
oturmayı düşleyerek
senin resmini yapıyordum
alemin en kötü kara kalem çalışmasında
tembelce çiziyordum
nick cave fonda bana gülümsüyordu
ağzında sigarası ve takım elbisesiyle,
burnum akıyordu
deli gibi burnum akıyordu
ve senin suretini yapıyordum zihnimde
elimde kalemlerin en karası
tükenmez kalemlerin tükenmesine alışkındım
ve bunu herkes biliyordu
bir şey söylemem gerekiyordu
ama kafam beni öldürüyordu
ayak parmaklarım kasılıyordu
ellerim uyuşuyordu
sabah 4'te işe gitmem gerekiyordu

korkmam gerekiyordu
herkesten, her şeyden
ve birini öldürüyordum zihnimde
senin bir suretini parçalıyordum
apranax fort çekiyordum
nick cave devam ediyordu, devam ediyordu, devam ediyordu
çorbasındaki isadan bahsediyordu
ve muhammed intihar ediyordu
tevrattan bölümler okuyordum
ve kendi kendime gülüyordum
zihnimde senin bir tasvirini çiziyordum
en kara kalemdi bu
görüp görebileceğimiz
sabah 4'te kalkıyordum
ve çöp kamyonları farlarını yakmış üstüme geliyordu
çöp kutularını es geçip
beni alıyorlardı
ve kamyonlar
ve geçen zamanlar
oyuncaklar
oyunlar, kalabalıklar
can sıkıcı derecede
mide bulandırıcı insanlar
hepsi ama istisnasız hepsi
bizi resmediyordu
ve taklit ediliyorduk
en deli gecelerde
kasıklarımın arasında yükselen başın
dudağıma değen dudakların
göğüs uçlarında çoktan inlemeye başlayan bendeniz
hepimiz eğleniyorduk
10 dakika ara veriliyordu
en zevkli anında
patlamış mısırlar,
alaska frigolar,
hepsi birer birer terkediyordu
dünyanın kalanı ölüyordu
ve her şey
daha kötü kokuyordu


Tozasor

YÜRÜMEYEN İMPARATORLUK

gözüm sağa sola bakıyor
şarkılar artık sırayla çalıyor
olafur arnalds daha nasıl öldürebilirim diyor
bütün bunlar bir geceden kısa notlar
bir geceden daha kısa şeyler bunlar
bütün gecelerden ve gündüzlerde
sabahlardan, ikindilerden
işe gitmek için gecenin 3'ünde kalkmalardan
daha kısa şeyler bunlar
piyano girer ardından yaylılar gelir
ve sen beklersin
ve tavana bakarsın
kaç sivrisinek kaldığını odanda
öldürdüklerine bakarsın
yarısının leşi ellerinde
yarısı duvarda yarısı da kayıptır

ve sen beklersin
bacağında gezer sinekler
kollarında ve göbeğinde
olafur arnalds'dan fok geliyor
yaylılar ve piyanolar
dünyanın başka yerlerinde
insanlar nefes alıyor,
gülüyor, heyecanlanıyor
ve olmamış şeyleri
olmuş gibi gösteriyor
gözüm sağa ve sola bakıyor
yukarıya bakıyor
görebildiğim şeyler
hissettiklerimden ibaret
pisa kulesi yan yatmış ağlıyor
eyfelde ışıklar gece 12'den sonra kapanıyor
yüzyıllardan gelen şeyleri düşünüyorum
büyük iskender her yeri ele geçiriyor
platon'u izliyorum
bir sandıkta direnemeyen diyojeni düşünüyorum
bacağımdaki sinekler vızıldıyor
bana bakıyorlar
kafalarını çeviriyorlar
tekrar bakıyorlar
hayal kırıklığına uğramış halde
yükseliyorlar

elim bir trafik kazası sonucu ölebilirdim
kendimi yanlışlıkla kör edebilirdim
bir çok kadınla yatmayabilirdim
ruhumun sol kısmını ele geçirebilirdim
pekinde bi ihtiyar pirinç topluyor
barcelona meydanlarında kadınlar poz veriyor
sense odanın içinde volta atıyorsun
bi ileri bi geri gidip geliyorsun
başını ellerinin arasına alıyorsun
vig vorum sma diyor olafur
ve sen beynini duvara bir sinek gibi vurmamak için
ellerinin arasında sıkıştırıyorsun
insanlar şiir yazıyorlar
ve öykü ve bi boka benzemeyen şeyler
ve yutturuyorlar bi şekilde
gargara yaparken ben kendi dudaklarımla
ağzımla, ruhumla
tepeden tırnağa lanetlenmişim
michigan gölünün kenarındaki bankları düşünüyorum
okyanusa benzemeyen okyanusları
kuşlara benzemeyen kuşları
hindistanda açlıktan ölmek üzere olan bir kedi aklıma geliyor
kulaklarımdan duman çıkıyor
bi öfke seline kapılmışım
pencere cereyan yapıyor
çıplak göğsüm ve göbeğim
aletimi öpüyor
burada hiçbişey doğru düzgün yürümüyor
burada hiçbişey asla yürümüyor


tozasor

Sürekli sek sek !

Seninle sek sek oyunu..

turuncu mu diye sordum

“turuncu” dedi …turuncu kiremit rengi…özensizce duran bir taş…kenarları özensizce yuvarlanmış basit bir mermer taş…!

Bu cevabı beklemiyordum ,verilecek en basit cevabı beklemiyordum..ki basit bile değilmiş aslında…basit bir turuncu hiç değilmiş..içinde balıklar yaşarmış…fosforlu kayaların en dibinde..yosun tutan kayalıkların dibinde yaşarmış..pulları turuncuya çalarmış…turuncuymuş anladım ama yine de bu cevaba şaşırdım…
Yol üstüne bir sek –sek çizmiştin sen hatırla..günlerden bahar mıydı neydi…havalar erkenden alacakaranlığa bürünmüyordu bundan hatırladım..sek-sek çizmiştin ve de ilk eli bana vermiştin..ellerimizde mermerden bir taş bu oyunu oynayacağız demiştin..şehrin en kalabalık yerine çizdiğin bir sek-sek ..çizgiler seyrek,özensiz ve de içindeki rakamlar da gelişigüzel serpiştirilmiş…yorucu olacak anlamıştım ilkin…ilkinde çoğu şeyi anlamayan ben bir anda anlamıştım…ki ben hayatı başkalarının sözlerinden öğreniyordum sen gelene kadar...bir sek sek taşı gibi oradan oraya savuruyorlardı beni....1 2 3 4 5 6 7 8...8.karede şöyle bir duruyorum ki bilirsin 8 sonsuza kadar sürer..kafam karışıyor bundan,karıncalar 8in üstünde arz-ı endam ediyorken...bu bir oyun işte..basit bir sek sek oyunundaki özensiz mermer taş gibi...basit, kenarları özensizce yontulmuş bir taş gibi...hayatımızı o karelere sığdıracakmışız oyun buymuş...çizgi dışarıda sayılırmış...hayatımızı o karelere sığdıracağız ve basit bir mermer taşla atacağız ...ölüm bile bir oyun belki de keza ölünce tıpkı seksekte ki mermer taşın bir benzeri dikilmiyor mu tepemize !

ilk taşı attım

tam da birin içine düştü tam orta yerine ..yüreğime bir kor düşmüştü o an, bunu bildim..bilmek sözcüğü aşk kelimesinin yanında nasıl da iğreti duruyordu halbuki…ilk o an anlamalıydım bu aşkın bilmemekten geçeceğini ama sezinleyememiştim….yüzümde inceden çizdiğin o kutsal gülümsemeyle yaşadım bir süre…1deydik henüz..kutsal bir “bir”liktelikti bu …sezinlemiştim…
sol ayağımı mı kaldırsam yerden daha hızlı ilerlerim..tüm o sayılardan daha hızlı mı geçerim..yoksa sağ ayağımı mı kaldırsam …rakamlar dans eder…özensiz rakamlara bir rakkase eşlik eder…1 2 3 4 5 6 7 8 ..kutsal sayılarımdı benim…kutsal sayılarıydı aşkın…çünkü aşk sadece 8e kadar sayıyordu …ondan sonrası sonsuzluktu..ve sende hep bilirsin ki 8 sonsuza kadar sürer…kafan karışır karıncalar 8in üstünde arz-ı endam ederken…ama henüz “1”deydim ..daha bu oyuna yeni başlamıştık…sabırlı,dikkatli ve de oldukça tekinsiz geçtim hayatın o sekiz dilimli karelerinden…1 bitmişti…mermer taşı yerinden aldım..tekrar başlangıç noktasına döndüm..sen saçlarını iki tarafından toplamıştın..annen görse çocuk zannederdi seni…küçük bir flash back yaşardı…biliyordum bu bir oyundu…biz bir oyunduk…seyircileri korkutma görevi üstlenen acemi figüranlarıydık hayatın…sek-sek sürüyordu ama biliyordum yaşım sana tutmuyordu….1 2 3 4 5 6 7 hızla bitti..8 geldiğinde devinim başladı..sanki ne bitiyor ne de başlıyordu…ne başı vardı onun ne de sonu…çokça koktum ilkin bunu biliyorum…yanı başımda olmasan taşlarımızla ne yapardım bilmiyorum..sek sek taşları..mermerden ve de turuncu kiremit rengi..!

Seninle o otel odasında…

Ah diyorum nasıl geldik bu otel odasına…hangi zamandayız…yıllardan ne ,günlerden ne..peki ya seksek ne oldu…ekim nerede peki ya o deniz !
Ah diyorum seni düşünüyorum sen yanıbaşımda boylu boyunca yatsan bile… ama nasıl..bir göz gibi görmek..bir kulak gibi duymak ..bir nefes gibi solumak...ama nasıl dişlerini geçirirken hayatına, dilinin kamaşması gibi...içinin irkilmesi gibi...ve de en ürkek yerinde patlayan o güneşin tohumunu çıplak ayakla ezmek gibi...ama nasıl damarınla kanınla dört başı mamur bir gezegen yaratıcısı olmak ve de en büyüğüne yaklaşıp orada yeni yeni küçük küçük yaşamları yaratmak gibi bir şeydi istediğimiz...sonuna geldiğini sandığında ve bir yerden inatla çıkan küçük tomurcuklar gibi..saksılara dikseydik de hep yanıbaşımızda kalsaydı seninle..ikimiz karşılıklı kutsal bir seremoni eşliğinde bakardık..gizli bir ayin gibi ,bir requiem gibi içimize tapınırdık..ikimize tapınırdık !

ah diyorum bu sessizlikte nereden çıktı şimdi..ki perdeleri bile henüz indirmemiştik ...güneş odaya bile dolmamıştı henüz..ve de alacakaranlıkla henüz seviştirmemiştik bedenlerimizi...nereden çıktı diyorum bu sessizlik..dudaklarının dili olsa da konuşsa şimdi...dillense dilin, dile gelse ...yok demiştin ...unufak olmayı bile beceremiyorum demiştin en son ..ben bunu hatırlar ve de onu kendime taç yaparım..dalların arasından dilin dökülür...geceye akar...gece akar...gece henüz ayak dibimizde değildi ama derim ...perdeleri neden çektin ...sana kızgınım şimdi..tüm otel odalarının perdelerini çektireceğim...sevişenler ulu orta görünecekler...uyuyanlar ulu orta görünecekler...yalnızlar ulu orta görünecekler...ki bilirsin otel odalarının o mahzun ışığı altında neler var..ki bilirsin seninle bir ekim gecesinin bir otel odasındaydık ve de ellerimiz denize hasret kokuyordu...denize çekilmiş tırnaklarını gördüm..kırmızı ojelerin denize çalıyordu...ayaklarında adı konmamış bir sahil kasabası ...ayak parmakların o parıltı sığınağı...! perdelerini çekeceğim tüm otel odalarının şimdi.. ve alacakaranlık kokacak tüm yatak odaları..!
ah dedim sana nasıl anlamazsın bu bir med cezir… gelir gider..gelir gider...sandal bir ileri bir geri sallanır..sular gelir sular çekilir..kıyılarda parıldayan o ilk suların titreşimi ...gelir ve gider ..gelir ve gider..ama biz kalan o parıltıya şaşarız..nasıl oldu birden böyle gözümüz kamaştı deriz...sonra kıyıya iner deniz kabukları toplarız evdekiler için...uyuyanlar için...uyandıklarında denizle uyansınlar diye...çokça toplarız...çok olurlar ellerimizde..o kadar çok olurlar ,o kadar çok olurlar ki ellerimiz kanar ..avuç içlerimiz kanar..taşıyamaz olur..ellerin suçu neyse..tüm suçu ellere yükleriz..tüm suçlu o ellerdi deriz...ama yok böyle değildi..biz sadece parıltı toplayacaktık yerden ...ve uyuyanların kulağına denizi fısıldayacaktık..nereden çıktı şimdi bu kan....kırmızı...akışkan sıvı...ellerimiz kurban bize..ellerimiz yerle yeksan...parıltı !

düşümde bir deli..düş-üşüm bir deli !

o otel odasının o ilk gecesinde basbaya parıltılıydı işte o ilk geceki rüyam…çokça Japon balığı görmüştüm…o otel odasının o ilk gecesinde seninle uykuyla uyanıklık arasındaki o ilk gecede…çokça Japon balığı vardı ellerimde..ve ellerime inat dökülüyorlardı ..sonra delinin elinden gördüm onları…dökülüyorlardı delinin elinden..deli çokça kızgındı bana…neden bana bakıyorsun der gibiydi..bana bakma ..çevir başını..japon balıklarımı ürküteceksin dedi ilkin …ve de usulca kuyuya koştu…o ilk başlangıca…!

deli o kuyunun başına geçip elinde kırmızı bir kovayla su çekiyormuş ama suyu gören olmamış ama o su var bilmiş...görenler anlamamış deli işi ya ne olacak demişler...çokça beklemişler ama hani bir şey olunca toplanan o insancıklar gibi..toplanmışlar kuyunun başına...ne olacak diye beklemişler..saatler geçmiş ama o deli aynı bilindik ritüelle devam ediyormuş..kuyuya kırmızı kovasını daldırıp daldırıp çıkarıyormuş sadece...sadece ritmik hareketler eşliğinde sessizce bunu yapıyormuş..gökte o sıra dolunay varmış..dolunayın ışığı kuyuyu aydınlatıyormuş...ayın o ışığı bizim deliye yol gösteriyormuş...çokça saat geçmiş..kalabalık huysuzlanmış yok demiş bunun sonucu yok ...sonra gitmişler yavaş yavaş o kalabalık dağılmış...onlar gittikçe azaldıkça onlar..bir ses duyulur olmuş kuyudan ...bilinmedik bir ses ..iç ses gibi...sanki biri bir şarkı mırıldanıyormuş deli bile duymuş o sesi ama aldırmamış...kova aşınmış..ip aşınmış..avuçları kanamış...ama bitirmemiş... kalabalık tamamen yok olmuş..deli bir kuyuya taş atmış...kocaman bir taş ..mermerden bir taş ..sek-sek oynayan çocuklardan aldığını söylemiş herkese.üstünde kiremitle çizilmiş turuncu turuncu çizgiler varmış üstelik...yazmayı yeni öğrenen çocukların elinden çıktığı belli turuncu çizgiler...kuyudaki o ses o müzik turuncu ezgiler çalmaya başlamış...deli böyle demiş...yemin ederim kuyudan turuncu müzik çalıyordu diye seslenmiş ..tüm o gidenlere...ama gelen olmamış...gelen olmamış..kimse o turuncu müziği duymak istememiş...deli üzülmüş...ilk defa anlaşılabileceğini inanmış..ilk defa gerçekten deli olabileceğine inanmış...ama inandıramamış...birden büyük bir patlama duyulmuş....kuyudan gelen bir patlama...kuyudan bir sürü turuncu japon balığı fışkırıyormuş....binlerce turuncu japon balığı ...binlercesini tek seferde saymış..buna bile yemin edebilirmiş...çokça sevinmiş deli buna...çokça sevinmiş ve o kadar sevinmiş ki yerden kiremit taşından bir sek sek çizmiş...sonra kendi başına oynamaya başlamış...sayıları geçtikçe biraz daha kayboluyormuş... sayıları tek tek geçtikçe biraz daha siliniyormuş silüeti sanki..ellerine bakmış 7.sayıya geldiğinde..göremez olmuş..sanki astral seyahate çıkıyormuş...sanki bir başka turuncu evrene gidiyormuş elinde ki turuncu taşla....8e geldiğinde artık devinim başlamış...dönüp duruyormuş..tıpkı 8 gibiymiş..vücudu 8 gibi olmuş...görünmeyen ellerinden karıncalar çıkmış..görünmeyen ellerinde karıncalar 8 çiziyormuş...korkmamış hatta eski bir huzur duymuş...kuyuya bakmış japon balıkları bile 8 çiziyomuş...her şey sonsuzlukta mıydı yoksa demiş birden deli..anlamış...ve de her şeyi anlayan insanların o vakur gülüşü gibi bir gülüş takınmış..ama gülüşünü görmemiş...görülmezmiş gülüşler..görülmezmiş ki..görseydik belki de hep gülerdik ...görseydik gülüşümüzü belki de güldürebilirdik insanları gerçekten ...bunları düşünmüş...tüm o gürültüyü duyan insanlar tekrar kuyunun başına gelmişler...ama gördüklerine inanamamışlar..japon balıkları rakkase gibi dans ede ede 8 çizişlerine bakakalmışlar...deli yok olmuş...astral seyahate çıkmış...artık sürekli seyahat edecek büyük bir turist...turuncu deli... ve de japon balıklarının efendisi...!

sabah oldu sen delilik kustun !

sabah olmuştu perdeler hala inik…uyuyanların perdeleri…sevişenlerin perdeleri…yalnızların perdeleri..hepsi inik…alacakaranlık henüz…ve de henüz doğmadı güneşin parıltısı o otel odasına…
kus, ben ellerimi açar o parıltıyı yakalarım her şekilde..deliliğin parıltılarını..ki zaten öyle oldu..sen kustun ben telaşlı telaşlı ellerime dökülenleri aldım kavanoza koydum...cam bir kavanoza..içi görünenlerden ..içini görebilirsin..içimi görebilesin diye..içimizi görebilelim diye...sonra aldım onu güneşe çıkardım...perdeleri çekilmiş odamızdan sızan o güneşe..içinden yeni yeni küçük filizcikler yeşersin diye..acı çeksin de dönüşsün diye..dönüşecek dönüşüm başlıyor sabah olduğunda güneş sırf bu küçük kavanozu aydınlatsın isterim şimdi..fena halde bencilim ..sadece ikimize ait bu kavanozu ısıtsın ve de içindeki o parıltıyı seviştirsin isterim kendi parıltısıyla...fena halde doldurduk kavanozumuzu...mesuduz..acıyla yoğrulduk ama kelebek olacağız sabah..herkes işine gücüne gidecek ama biz telaşlı telaşlı çiçeklere konacağız..hem de çıplak ayaklarımız..sersemce uçacağız..ah işte bütün bunlar içindi bütün nedenler..tanrı içimize yerleştirmiş en pis gülüşünü..requiem olmuş bizi kutsamış..biliyorum .... kelebek olacağız…8 sayısındaki o devinim gibi…


Sürekli sek-sek


Sol ayağım 8.karenin tam ortasında…taşı yerinden alıyorum…arkamı dönüp tekrar başlangıca gideceğim çünkü oyun buydu hep bildik…çünkü olsa olsa gizli bir devinimdir aşk…hep bildik …tüm o sevişenler,tüm o uyuyanlar,tüm o yalnızlar yine o otel odasında…güneşi bekleyecekler ve de güneşle irkilip güneşle uyanacaklar…ama henüz yok..henüz kavanozlara koymamışlar ruhlarını…ve de esrik rüzgara asmamışlar kurusun diye..!

8.karenin içindeyim…ve tekrar 8 den geriye doğru yavaş yavaş,ayaklarımın ucuna basa basa gideceğim..incitmeden,kırılgan ve de naif… usulca…parıltı !


Aslında her şey…

8 den geriye doğru sayacağım ve açacaksın gözlerini, 8 7 6 5 4 3 2 1..aç gözlerini ..uyan..kendini nasıl hissediyorsun…?



Murat Uyanık


M.C.Escher

tek ayağı

müziğe karşı aklımı daha yavaş sürüklüyor

bir yugoslavla karşılaşıyoruz ben üstelemeden pekala değişime hazırım Yugoslavca konuşuyorum sonra Yugoslav dilini tutuyor aklım almıyor

müizğie karşı Yugoslav daha yavaş pekala düzeltilir

iki coğrafya birbiriyle yer değiştiriyor Gagavuz kuşuyla o araznin bakışı gibi yaoarak seyrediyoruz o arazinin bakışı her şeyi kabul ederek sessiz

ama sessizlik ağzımda cümleden farkız nasıl olur

ama sadece ben biliyorum
iki kuş sırtlarınıdda çıkararak kanatlarını yer değiştiriyor
Gagavuz kuşuyla ben kalıyorum Gagavuz kuşu tek ayağı üsütnde bir taşımn üsüütndee ben ellerim ceplerimde kendim görüyorum amaa Gagavuz kuşunu daha ilgi çekici buluyorum
Çünkü onun göğsünde elbette bir rüya her şeyy ilgisizliği

Haa ha haa ben Gagavuz kuşu gülüyoprum



Evrensuhte

fonda şarkıdan hiçbir iz yok...

fonda şarkıdan hiçbir iz yok sesi ağzında hiçbir iz bırakmamış güneş daha hızlı aklımı tek bir noktada bulana kadar
uçurumdan bir miskal iz yok şimdi oldu bir vakit aptalı gibi güneş
her seferinde tarlalara düşüoyr tarla kuşu dibime düşüyor kanatları ağzında belki hırsından üzüntüsünden
tam 25 saattir bu örtüye sarınmış aklım bir karganın gagaları üstünde
biçimssiz
fonda aklımı tek bir noktada bulana kdar hiçbir iz yok aptaln güneş gagaları üstünde kanatları ağzındaa ağzı her seferindee gagaları üstündeee bir vakit aptalı güibi güneş fonda tarlalara düşüyorrr tralar kuşu ayakkabımın dibine düşüyorr 25 saattirr aklımdn bir iz yok aptal gibi düşmüş o kargaa fonda güneşin karganın gagasından hiç bir iz yok

beni bırak biraz daha uyuyacağım güneşin burayı bulması imkansız



Evrensuhte

NAKK-AŞK

Hiçbir zaman annesi olamayacağım kadınları doğurduğum gün ayrılıklara gebe kaldım. Ruhumun kuytularında kendimi hezeyan kılıklı adamlarla aldattım. Gözyaşından küpeler taktım kaybettiğim ben’in geride kalan silüetine. Hiç ait olmadığım şehirlerde hiç ait olmadığım bulutları giyindim. Yağamadım bir türlü hayallerimi, yağmalandım. Gözlerimi açık arttırmayla satın aldılar. Sözlerime bir hüzün devletinin diktatörü el koydu. Sessizlik bir mülteci çaresizliğiyle kendi karanlığından kaçıp kalbime sığındı. Sen o sessizliğin korkulu rüyasısın… Ey Tanrı! eğer oradaysan bir tan kızıllığında parçan olduğumu hatırlat bana. Gücün yetmiyorsa gözlerin yanacak, gözlerinim… Belki bu yüzden görmüyorsun ellerim inciniyor bak, ellerin…Yalın bir yalnızlık yalpalayarak yürürken damarlarımda, basınç yapıyor bileklerime ama ben yine de küçük patikalar çizmeyeceğim tenime. İçim içime sığdı işte…
Ne çabuk bir çöl güneşinin susuzluğuna büründüm. Bir nakkaş gibi aşkı işledikçe kalbim kalbine, kendini tüketti. Sonunda sapı sedeften bir sorguç iğnesiyle kendi gözlerini kör etti. Aşk ecel, ecel tek ezeldi. Ecelin bilinmezliği, ezelin sonsuzluğu ürpertirdi. Ne çok korktum. Ne çok yoktun. Tek gözü sorguç iğnesiyle kör olmuş korsanların, ağzına kadar mutlulukla dolu defineler aradığı bir adaya düştüm. Ve bu düşüş henüz bir ihtimalken yanıma almak istemeyeceğim üç şeyden biriydi yokluğun... Ey Tanrı! Çok yoruldum! Bu işte parmağın varsa bil ki gözlerin acıyacak…
Benim sivil toplum örgütlerim yok ki dünyamı kurtaracak. Ama şimdi, aralık penceremden içeri bir viyolonsel doluyor, galiba aşk devrim yapacak. Kurtulacağız ey nakkaşlar! Fakat şüphelerim var; insanlık her banyo yaptığında küveti kaplıyor üstlerinden akan yalanlar… Ben yine de ilk önce seni seviyorum demeyi öğreniyorum yabancı bir dilde. Ve her akşam eve giderken kalp şeklinde kurabiyeler alıyorum.
Çünkü sevdiği şarkıyı otobüste düşürmüş bir kalbi ancak bir kalp kurtarabilir.


özge özen

Günce

Yaşadığı dünyayı keşfetmeye çalışıyordum,boşluğunu,içini dolduran her şeyi,buna dair hiçbir fikrim yoktu.çok kapalı bir alanda yetiştiğim söylenemez yine de bazı şeylere dair bilgim zayıftı.aile bireyleri helikopter misali sürekli tepemdeydi,bu ses beni deli ediyordu.neye,nasıl bakacağımı,kriterlerimi ne şekilde yapacağımı bilmiyordum.çok hassas değildim,kadın olmak hassas olmak demekti bunu gözlemlemiştim,yapamayacak kadar soğuktum ben.
Eylül için hazırlanıyordu yaşadığım şehir,bense aylak aylak dolaşıp,kitap ve dergilere abanıyor ne yapacağımı bilmeden sürekli dağılıyordum.çok sıkılmış,yorulmuş,ne olduğunu bilmediğim bir bunalıma girmiştim.özel sayılmazdı,yeni değildi.ama her seferinde beni eskittiğini hissetmeye başlamıştım.onu bu zaman zarfında tanıdığım ve değişmeye başladığımı hissediyordum,çok ilginçti,duygu tozlarıyla tanışmıştım,arada bir kalbim bile sıkışıyordu fakat bu çok anlamsızdı.çok öfkeliydi eylül yada bu şehri yıkamakta kararlıydı..bulutlar kalın gövdelerinden yırtıldı bir akşamüzeri,ağlıyorlar mıydı,dağılıyorlar mıydı anlam verememiştim,anlamlı bulduğum tek şey dışarı çıkıp ıslanmaktı.karınları patlamadan, yağmurdan önce duyduğumuz o gürültülü sesleri de duymamıştım..giyinip caddeye çıktım,nasıl bir kahkaha vardı yere koşan sularda,nasıl bir doygunluk anlatamam..ay yoktu o gece,yıldızlar yoktu,ağzını açtıkça dişleri parlayan yağmurun kahkahaları vardı koştuğum,yürüdüğüm her yerde.insanlar sığınacak yerler arıyorlardı,mağazalara,apartmanlara.onları bu yoğun kahkahadan koruyacak bir şapkaya,bir kutuya koşturuyorlardı.ben tadını çıkarıyordum,bu denli suya gömülmemiştim,ne derin bir hazdı.tüm havayı içime doldurarak,insanlara bakıyordum,onlarda bana tabi...

Ona asla kızamıyordum,yumru gibi oturmuştu içime,içimde yerini bilmediğim bi yere.kangren oluyordum sanki,taşıyamıyordum onu,elime bıçak aldıkça daldıracağım yerden uzaklaşıyor ve daha çok dağılıyordu vücuduma..daha çok..her yerime bıçak atmak gelmiyordu işime,denemek istiyordum,yapamıyordum.bu hastalığı yenemiyor,sürekli yutkunuyor,yutuyordum.
Her gün biraz daha genişlemeye başladım toprağa doğru..yaşamak nedir bilmek istemiyor,insan denen et yığınının,ruhla bütünleşerek yaptığı her şeyden kurtulmak istiyordum..kitaplara dalıyorum.oralarda ki şehirleri,karakterleri gözlerimle besleyerek,kafamı onların dolambaçlı kafa sinirlerinde eritiyordum..



e.yalçın
ağustos onüç


Kelebek

Her türlü ve biçimdeki içi siyah göz göz odacıkları olan tüm kelebek kanatlarını daha özgür olsunlar diye yani bu gördüğüm tüm kelebekleri özenli bir biçimde daha önce hiçbir şeyi bu kadar detaylı düşünmediğimden olsa bedenleri ortaya çıkacak şekilde tutup keserdim. Tamam kabul ediyorum fevri bir hareket diyelim ama ben neyim ki varoluşu yeniden şekillendireyim?



Görüntüler sesler var. ellerinde son kozları daha henüz kimse sürmedi ancak kanırtıyorlar yinede yüksek hayat yapıcıları. Profesyonel kumarbazlar Ya da üç liraya zar atan romantik hayalperestler. Bu da Bir şey demek değil biliyorum. Bağlantı kurulan noktalarda sıralanıyor özne nesne nesne özne sonra yine aynı diyalektik. daha az acı çekmek Ya da daha güzel biraz biçimsel biraz keskin olsun da istemem. Çünkü nasıl başladığımı tam olarak bilmiyorum neresinden tutsaydım da ama biraz da şans ister değil mi elimde kalmasaydı. Bu odaya bu kadar anne bu kadar götü boklu ihtiyarı ve bu kadar genci kim topladı. Ben görmek istemiyorum bu leş kokan görüntüyü zorunda değilim ama seviyor ve kalplerini özümseyebiliyorum. Önce an. Tamam sonu yok bunun. Anı değil yanlış anladık bu geçmiş yaşansaydı “gerçek”ten böyle olmazdı.bir adım ben beklerim sessizlik sonra gelen ziyaretçiler. Öyküler katlanma gücüne iyi gelir ve dayanıklılığı arttırır.melankoliyi sevmem çok aptal işidir “gerçek” böyle yorumlanamazdır.modern psikiyatriye inanıyorum ancak eksik kalan çok yönü var.bazı şeyler nedensizdir ve imkansızlığın vücut bulduğu bu nokta sanki kulağıma zayıf bir ıslıkmış gibi geliyor. Melankoliyi sevmem ancak gerçeküstücülük mühimdir. Gün boyu yaşamdan görüntü ve sesler tamam kabul bunlar gece niye uykuyu destekler?tamam bir terslik yok burada da.tüm büyük ihtiyaç ve gereksinmeler karşılanmayınca mı doğuyor uzaklara gitme isteği. Konular ve hikayelerin artık bir önemi yok. Geçmişe bakmayın orası orda. Dildir sadece kurgulayandır artık yapı bozumu ile bağ bozumu zamanıdır.bu akıl sanki en çok ondan uzak durmaya çalışan gözünde yaş kalmamış mihazsız yarı suskun isteksiz konuşkanları tehdit eder. Tamam buna da kabul herkesin çok derdi var üstlerine gitmeyelim. Yeme ve kusma artık bir gereksinimse benim aklım ilk baş ikiye sona üçe ve dörde böldü tüm varoluş kategorileridir bunlar aslında. Önce çirkinler ve zayıflar ölür. Başarılar başarısızlıklar kim neyle başa çıkıyor ironik. Tablonun bu kendiliğinden olan içinde barındırdığı koyu sarı mavi ve gri renkleri gibi sanki tüm cevapları barındırıyor sırıtıyor gölgesinde saklı yinede. Sizi bir yere götürmem daha önce çok gittiniz bence. Arka plan daha kontrast orası köpeklerin görebildiği bir yer siyah Ya da beyaz keskin dişleri ve çarkları olan birbirine geçmiş ve birbirinden ayrı bir o kadar yine de. Sizi bir yere götürmezler çünkü ama ve belki ile başlayan cümleler olmasaydı.



Bu hayat yaşanılan tüm alanları ve biçimleri dahil hepsi; bir ahlak ve ego probleminden başka Bir şey değildir. Bunu ben uydurdum söyledim ve oldu. Belleğim akrep soğukluğunda hissediyorum nefes alışverişime ihtiyaç duyuyor genelde. Sizi bir yere götürmem ama oyala bakalım tuzak değil bu. Et ve düş. Kendi türümün yoksunluğu savurganlığı ve boşluğu benim bahanem nedenim yok basite de indirgemiyorum. Bütün sorun sanırım benimle birlikte kim yaşıyordu? Her şey bariz ortada mı yoksa kendime acı mı yaratıyorum.kimi zaman evet kimi zaman hayır bunun yanıtı. İşittiğim bu yanılmıyorum umarım. Tadı yok et ve düş. Belki ölünce anlayacağız her şeyi belki de hiçbir şey anlamayacağız. Çağırıyorum onu bakıyorum dul kadın aşkı gibi çaresiz gelmeye niyeti yok gibi. Seçilmişiz varız derken uzun uzun tartışılıyor var olduğumuz için mi düşünüyoruz düşündüğümüz için mi varız?atın bunları çöpe .herkesi yine topladılar bir yere konuşmanın gereksizliğini anlattılar. Akıl diye us diye yaşamdan pay biçecek birilerini oralara götürecek hediyeler verdiler yaşam payı verdiler. Doğduğum yerdeki balıkçı diyordu; bir ayakkabıdan bir de kadından anlarım diye. Ben kadere inanmıyorum çünkü varım. Ben kadere inanıyorum çünkü öleceğim. Aslında gerçekten kimse üzülsün istemezdim ve bu sözcükler olmasa hepimiz şimdi ölürdük. Bazıları erken ölürmüş her ölüm erken ölüm değilmiş. özne nesne özne nesne sıralanıyor yine. Ben bir dünya yaratmaya çalışmam artık. Bir kadın görüntüsü uzaktan tamam bu sefer.yaratmak yıkmak bir yere gitmiyorum kimse bilmiyor uzalıp kısalmıyoruz. O kadın kendini özel zannetti ve haklıydı. Benden uzakta iyiydi. Ya daha kötüye ya daha iyiye gitsin yok gitmiyorum kendimi gerçekle yeniliyor yanılıyorum. Omuzlarımı ayaklarıma indiriyorum. Üç sene önce hiçbir şeyi dayanak almadan yıkıp kasıp kavurduğum tüm değerler şimdi bana can veriyor.kendimizi önemsemeseydik belki bu kadar düşünmezdim. Yıktıklarını yapmak gibi tuhaf bir amacım var görmek istiyorum olanı gözüm biraz kapalı bir terslik var bunda. Aktarıyorum nedenini yitirmekten korktuğum bu duygudan öte bilmekten korktuğum neden-sonuçtan öte hissedemediğim bir duygu bile değil tam olarak. Sadece bir neden söylenemeyen içi boşaldığında dolamayan ama gidip gelen tavan zemin arasında olabilir biraz sıkışmış bir neden.nasıl başladığımı bilmiyorum varoluş defosu biraz kulaktan dolma söylenenleri arşivledim. Arzu güç ve iktidar. Paha biçilmez ama pay biçilebilir adlarına onların küçük yaşam pastalarına. Yakından uzaktan alakalı olabilmeli ve mutsuzluk dinginliği getirmeliydi.sevgi bir ihtiyaç yok olmadı hedefe giden yolda bir amaç. Çoğu mit bunların bir kısmı efsane. Gerçekler zamanla anlaşılır dedi sonra da durdu gerçekle işimiz yok aslolan hakikattir dedi.



Beni henüz tanımayan dünyadaki tüm ötekiler an demiştim ya şimdi kendilerine bir şeyler fısıldayıp gittiler ıssız yerlere dağlara fiyordlara vadi aralarına sızdılar. Güçlü zannedebilirdiniz ama çelimsizlerdi. Yüreklerinde birikenleri duymasınlar diye kısa küçük adımlardı aslında hepsi yalnızlık telaşındandı ve zaten yoktu.



İnsanlara sadece yalnız olduklarında bak ve bu sözcükler olmasa hepimiz ölürdük!


Nem

Olepius

Yüce tanrı Olepiusun kutsal kitabı kmilin 23.bölümü şöyle der:
Biz insancıklarımızı boşluğun boşluğunda yarattık ve içlerine kırmızımsı bir ruh verdik çünkü kırmızı bilge bir ruh verir…rengarenk olurlar ve büyüdükçe larvalara dönüşürler…ve de oradan yine o boşluğa karışırlar…ve benim yüce tanrıçam Sephenna dolunaya çıkar ve insancıklarımıza bakar…o derin kırmızılığa…!


Dolunayın en yüksek olduğu gecelerin birinde adı yıllar önce annesi Sephenna tarafından Rimur konmuş bir erkek çocuğu dağın eteklerinden aşağıya doğru inen bir hareket gördü…ilk önce bunu o hep gördüğü halüsinasyonlardan biri sandı…sonra o hareketlilik iyice yaklaşmaya başlayınca bunun daha önce görmediği bir şey olduğunu anladı…o hareketlilik iyice yaklaştığında gözlerine inanamadı…karşısındaki o hareketlilik basbayağı ona benzeyenlerden oluşan bir topluluktu…yok dedi, bu gerçek olamazdı...gözlerini uzunca kapadı …ve yavaş yavaş açmaya çalıştı…açtığında orada herhangi bir şey görmeyeceğini düşünüyordu,içine gizli bir serinlik yayıldı..tabi ya onlar gerçek olamazlar..bizler varız sadece bu evrende… sadece bizler varız ,kırmızıya bulamış tanrımız bizi….ve bizler için bu dolunay…bunları düşünürken birden o hızla gözlerini açtı…ama olmayacak bir şey oldu, karşısında ona benzeyen insancıklar oldukları gibi duruyorlardı…birden kaskatı kesildi..serinlikten sonra gelen apansız bir sıcaklık …serinlikten sonra gelen cehennem sıcağı …vücudu yanıyordu..sanki birden her şeyi anlamış ama onla ne yapacağını bilemez bir bilge edasına bürünmüştü…birden tüm gücüyle kalktı yerinden..koşarak kumsala indi…fazla zamanı yoktu Sephennaya koşmalıydı…tüm gördüklerini anlatmalıydı…ve zihninde türeyen onlarca soruyu sormalıydı…bazen bir tanrıya bile soru sorar insan…ve bazen bir tanrı bile muhtaçtır yaratıklarının sorularına…

Kumsala indiğinde Sephenna ayla konuşuyordu yine..bu gizli bir ritüel gibi her gece yaşanıyordu…her gece her gece gölgelerini sunardı Sephenna ayın kutsal ışığına…ve bu kutsal ışıktan aldığı tüm sözleri Rimura naklederdi… Sephenna konuşur Rimur yazardı… Sephenna konuşur Rimur kırmızıya bulamış kanıyla yazardı…

İlk “oku” dedi Sephenna… ve bu yıllarca sürdü gizli bir ritüel gibi…

- Sephenna benim yüce tanrıçam…dağın eteklerinden aşağıya doğru inen bir şey gördüm…ve senin huzurunda yemin ederim ki bize benziyorlardı…ah Sephenna çokça korkuyorum bunu söylemekten …şimdi beni aya kurban etsen ses etmem söylediklerimden dolayı..ama bize benziyorlardı…ah Sephenna aklımı oku…aklımı oku da tüm gördüklerimin aslında bir yanılsama olduğunu anlayayım.. Sephenna benim yüce tanrıçam…onlarca soru birikti şimdi… Nasıl oldular sence,Olepius değil miydi bu evreni yaratan ..ve seni ayağının topuğundan yaratan…ve Olepius ki tüm evreni ayaklarından sızan o ince su birikintisinde yaratan.. ve sen değil miydin o boşluğun boşluğundan bize can veren..! çokça şaşırdım bu duruma..hani sen şimdi bizi yaratan olmasan derin bir kuşkuya kapılacağım…! Olepius’u anlat bana yeniden..bildiklerimi tekrar hatırlamama yardımcı ol…sen ki onun sağ ayağının topuğundan doğmuştun bir gece…o ki seni bir gece sağ ayak topuğundan gizlice doğurmuştu…ve seni aya teslim etmişti…gördüklerini söylemen için…ah Sephenna anlat bana yeniden…bildiklerimi bileyim yeniden…

- Tüm gördüğün o insancıklar Olepius’un zihninden türediler…tüm o insancıklar aslında hep vardı ama bilmedin sen…sen ki Rimur şu evren üstünde çokça şeyi göstermedik sana…çokça şeyi görmedin…ve de görmediğinden sakındın…kavanoza bırakılmış gibiydin….camdan bir fanus eşliğinde büyüdün..bir akvaryumun içinde büyüdün…ama nedense gizli bir öngörü eşliğinde çokça sorular sordun bana…bu kırmızı evreni sordun, çokça sorular türettin…sen büyüdükçe bu sorularda büyüdü ve de değişik şekiller aldı…bir gün bir ejderha oluyordu evren zihninde,başka bir gün yanardağ ağzı…tutamıyordum…tutmaya çalıştıkça büyüyordu zihnin..büyüyordu soruların…sonra yüce Olepius’un sözleri geldi aklıma..söyledikleri geldi…ve onları söyledim sana..hiçbir şeye benzetemedin ilkin…çokça şaşırmıştın nasıl olur dedin…"nasıl oluyordu da sen Olepius'un sağ ayak topuğundan yaratılmış olabiliyordun" dedin….ama sonra sonra her şey yerli yerine oturdu..öğrenmeye başlıyordun…öğreniyordun her şeyi bilen ve de bu yüzden gizlice susan bir bilge edasında…ve konuştuklarımızı yazmaya başladın…kırmızıya bulanmış kanınla ,etinle,gölgenle yazdın…çokça sürdü bu…bu da senin gizli ritüelin olmuştu işte..yazdıkça çoğalıyordun..yazdıkça içinden geçiyor , ve içinde yeni küçük küçük larvalar oluşturuyordun..tıpkı Olepius’un larvalara dönüşeceğiz demesi gibiydi ..ve sanırım ilk inanan sen oldun buna…ilk tapınan sen oldun…Olepiusla 66 gün ve 66 gece konuştum ve söylediklerinden bu evren kuruldu…yeni yeni inananlar çıkardı ortaya..yeni yeni tapacak insan kümeleri yarattı ve onları evrenin dört bir yanına saldı,yeni inanlar çıksın diye…gece olunca aya çıkıp oradan bakıyordu yarattığı evrenin insancıklarına..gece olunca Olepiusla birlikte yeni larvalarımıza bakıyorduk..onların nasıl da büyüdüklerini görüyorduk…ve de bir başak gibi başlarını öne eğdiklerini görüyorduk…benim tanrım yüce Olepius’un içinde bir rakkase dans ediyordu… geceyi kutsayıp gündüze küfür ediyordu ..biliyorum her dolunayda çıplak ayakla kumsala koşuyordu... "ayakları ıslanıyor ama o serinlik de iyi geliyordu ona"...renkli bir elbise giymişti...ve de bir taç takmıştı kafasına ayrık otlarından...dudakları ıslak,elleri yaban mersini kokuyordu...gözleri hüzünle karışık gülüyor,şehla bakıyordu da sanki biraz....zaten o yaratıklarına hep biraz şehla bakıyordu...çok öykünüyor...ama bir bu kadar da susuyordu...elbisesinin bir yanına bir cep diktirmiş onla övünüyordu...ve çokça çakıl taşı koymuştu içlerine..insancıkları yesin diye...larva olacaklarmış büyüyünce..böyle demişti bir keresinde bana...larvalar büyüyecek ve insancıklarımız aslında larvaya dönüşecek demişti..ilkin çok şaşırmıştım ama toprağa baktığımda anladım..dönüşenleri inceledim..renk renktik..rengarenk oluyorduk onun cebinde...hissetmiştim ama ses etmemiştim...ama anladım ve de usulcana sustum...dolunay şahitti bu duruma o da o yüzden bulutsu bir yıldız kümesine taşıdı onu... Olepius’u…gitsin ama kuşbakışı görsün bizi diye..oradan baksın ve yine o cebinde korusun diye… çokça zaman geçmiş ,çokça dolunayla birlikte Olepius cebindekileri saklamış…onun ceplerinden karalar doğmuş..ayaklarının ıslaklığından denizler oluşmuş…dolunay zaten hep varmış…bunu bilmişiz çünkü o bilmiş… o hep geceye şahitmiş..bilmiş bunu da ..her şeyi anlayan insanların suratlarına takındığı o gizli gülümseme gibiymiş her şey..bunu da bilmiş…ama bilmek çokça zararlı bir şeymiş bunu da bilmiş ama bir şey yapmamış bunun için…

Ama bir gün gelmiş her şey değişmeye başlamış, Olepius’a inanmayanlar türemiş yarattığı karalardan…ansızın yeni yeni küçük küçük insancıklar çıkmış ansızın …ve de hızlıca yayılmış…Olepius ilk önceleri bunu gördüğü o epik rüyalardan biri sanmış..geçer gider sanmış..bir göz kırpması kadar anlık bir olay gibi gelmiş.. gözlerini bir kez kapatıp açacağını ve her şeyin yine o eski bilindik şekliyle devam edeceğini sanmış…hızlıca gözlerini açmış ama o küçük insancıklar gitmemiş…çokça şaşırmış ah demiş nereden çıktı bunlar..ben mi yarattım bunları demiş…eğer ben yarattıysam neden bana tapınmazlar demiş…ama bir şey de yapamamış…kumsalına inmiş dolunayda vardır bunun çaresi demiş..dolunay hep bilmedi mi her şeyi, yine bilecektir demiş…çıplak ayaklarının gölgesinde sessizce durmuş ..bakmış bakmış bakmış, ama değişen bir şey olmuyormuş..ve de üstüne üstük o insancıklar çoğalıyorlarmış…artık evreninin her yerine yayılmış bu insancıklar…çokça görmüş bunları..yarattıklarına benziyormuş hepsi..hepsinin iki gözü iki kulağı varmış..ama gözleri bir başkaymış sanki..gözleri şehla değil basbayağı irin doluymuş…ah nasıl olmuşlar..nereden gelmişler..kim yaratmış bunları…oturmuş o gece tüm gece bunu düşünmüş…kendi yarattığı insancıkları unutan bir tanrı Olepius…! kendi yarattığı onca insancığı unutan bir tanrıya dönüşmüş…şizofren bir tanrı Olepius…kendi gerçeğini unutan ve yarattığı ne kadar insan varsa bir gece hepsini yok oluşa sürükleyen yüce tanrı Olepius…tanrısını karıştıran insancıklar ve de insancıklarının gerçekliğinden şüphe duyan bir tanrı…ve insanlar büyümüş büyümüş kendi eksensizliklerinde…onlar da Olepius’u unutmuşlar…yok demişler…bizi yaratan bu olamaz…bizim tanırımız bu olamaz…başka başka tanrılar yaratmışlar kendilerine… Olepius’un kırmızı evrenine yayılan milyonlarca insan başka başka şekle bürünmüşler..başka şekillerde tanrıları ve de başka şekillerde kitapları olmuş…unutmuşlar Olepius’un kmilini…onlara inanmışlar…onları bilip onu kutsamışlar geceye…ve ona kurban vermişler kendilerini…ben ki sizleri yıllarca cebimde taşıdım…cebimde bir hayat sundum ve de Olepius ki bu evreni ayağından sızan o ince su birikintisinde yarattı …bu gün gibi aşikar..kimselere inanma..onlar şimdi sana aslında gerçeğin bu olmadığını söyleyecekler..sana aslında tüm bunların gerçek olmadığını söyleyecekler…senin bir yanılsama olduğunu söyleyecekler….tek korkum budur ki sen de buna inanacaksın….onları tanrı bilip beni soytarı sanacaksın…sakın aldanma “onların” söylediklerine…sakın bilme onları..”onlar” ki her şeyi kendilerine yorarlar..sanki her şeyin ilk nedenleri kendileriymiş gibi yaparlar…gerçeği gösterirmiş gibi yaparlar…işte gerçek bu ne duruyorsunuz,hadi tapının bizim tanrımıza vakit geç olmadan derler…ah Rimur sakın kanma onların söylediklerine…kaygılıyım…! Bir tanrı kaygılı olur mu hiç deme…bir tanrı bile kaygılanır çoğu zaman kendi kırmızı evrenine !

- Kırmızı mıydı evren ilkin…?

- Evet kırmızıydı..derin bir sancı vardı…göbeğim gitgide büyüyordu..ilkin anlamamıştım….çokça sürdü bu…bu nedir dedim..yine dolunaya koştum…ondadır çaresi dedim…bir yaratan bile bazen derin kuşkuya kapılıyor affet beni ama inan gittim oraya…bir şey demedi ilkin…ama sonra iyice yükseldi ..iyice yükseldi…sonra çok daha derin bir sancı başladı içimde…sonra birden bir şey kıpırdadı…bir şey..etiyle kanıyla bir şey…bir şey doğmuştu …insana benziyordu…ama bu insancıklar gibi değildi…çokça şaşırmıştım..bu da ne dedim..ilkin bıraktım öylece yere..ne yapacağımı bilemedim…affet bazen tanrı bile korkuyor ..bazen tanrı bile yarattığından korkuyor…sonra ne olduysa birden bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduma…çokça onu istedim…çokça istedim seni…yarattığımı istiyordum…ah bazen tanrı bile ister yarattıklarını…ve bu yüzden öldürür hepsini tek tek..!sonra Olepius yedi rengin yedi renginden bir renk alıp kırmızıya boyadı yüzünü…ilk kanını akıtıp sessizce bir yudum içti sonra bizi buraya getirdi…en “korunaklı” yere…insanların olmadığı bu “kutsal” yere…çünkü sen bilmemeliydin çoğu şeyi ve yüce tanrı Olepius tekrar dirilmek için 666 gün beklemesi gerektiğini…yeniden doğmak için 666 gün bekleyen bir tanrı…yeniden dirilmek ve “tüm insanların ruhlarına güneşler yağdırmayı” isteyecek bir tanrı…

- Peki ya şimdi ? Ya şimdi ne olacak…tüm bu insanlara ne olacak…ölecekler değil mi ?

- Ölecekler evet,ama yine yaşamak için …yüce Olepius o gün geldiğinde yani 666.günün sonunda dolunaydan inecek ve tüm insancıklar anlayacak aslında yanlış tanrılara tapındıklarını…anlayacaklar her şeyi ama artık çok geç olacak onlar için…topraktan değil ateşten olacak elleri…gözlerinde yanardağlar patlayacak…kaskatı kesilecekler…sıcak bir kor gibi yeryüzüne yapışacaklar…ve aynı hızda soğuyacaklar…çok soğuk ,ince bir buz kütlesi…ve Olepius’un nefesiyle paramparça olacak bir buz kütlesi … uzaktan uzağa göreceğiz Olepius’u …gelecek dolunayla bir gece ….sağ yanında ben olacağım ,sol yanında da sen olacaksın…ve tüm insancıklarımıza bakacağız….onların irin dolu gözlerine bakacağız…gözlerini kaçırmak isteyecekler bizden ama başaramayacaklar…koca bir buz kütlesi onlar…ısınmış kor olmuş ve de aynı hızla soğuyup kaskatı kesilmiş bir buz kütlesi… ve Olepius gök gürültüsünü andıran o sesiyle konuşmaya başlayacak…


Kmil’in 3.bölümünü aç ve oku şimdi Rimur….kanınla yazdığın Kmil’i aç şimdi ve de 666.günün gecesini bekle…Olepius’u bekle…insanların ölmelerini bekle…Olepius’un doğması için insanların ölmesini bekle!


Yüce tanrı Olepius’un, kutsal kitabı Kmil’in 3.bölümü şöyle der:

içim sıkılmıştı birden ne kadar insan varsa öldürdüm..şimdi yeryüzünde bir tek ben kaldım bir de antiloplar..onları da öldüreceğim her gün birini ,her gün birinin kanını akıtıp içlerini dolduracağım... evime dolduracağım onları..kesik antilop başları her yerde..kesik antilop başları sürüsüne bereket...sonra onlar da bitecek...denizleri kurutacağım...yıldızları bir gece kendi yok oluşlarında yakacağım ..gece aydınlanacak onların kör benliklerinde...her şey geçecek ama ben durmayacağım...sonra hiçbir şey kalmayacak kırmızı evrende…hiçbir ses itişilmeyecek..hiç bir ayak izi kalmayacak…o zaman ben ineceğim tekrar… sonra öldürdüğüm ne kadar canlı varsa hepsine ruh üfleyeceğim...sil baştan kuracağım anakarayı...yıldızlar yerde gök yerde...havada toprak yerde çıplak ayaklar...yerde gök havada çıplak ayaklar…siz ki bilemezsiniz hiçbir şey ama bilir görünürsünüz…siz ki şu kırmızılığına hayran kaldığınız evrenimde yaşar ama beni unutursunuz..ve kendinize yeni küçük küçük bana benzeyen tanrılar edinirsiniz..beni unutup onlara taparsınız…ah benim zavallı insancıklarım…nasıl da çaresizsiniz…kendi sonunuzu hazırladınız…sizin için bu hüküm…size inanmanız için sözler söylendi…ve onun adına da Kmil dendi..hala anlamaz mısınız…neden okumadınız ve neden bir tarafa savurdunuz kelimelerimi…ah benim insancıklarım,sizin için bu hüküm hala anlamaz mısınız ! sıcak bir kordan ,soğuk bir buz kütlesine geçen benim zavallı “insancıklarım” !..sizin için bu hüküm…siz ki sadece gündüze inanıp,geceyi bilmezsiniz…ve onun mucizelerine inanmazsınız…siz ki elinizdekiler kadar bilir ve gördükleriniz kadar görürsünüz… ben sizi yaratan tanrınız Olepius derim ki şimdi:

öldünüz ama yeniden doğacaksınız…boşluk olacaksınız ve yine o boşluktan doğacaksınız ,bana yine tapınmak için ! ve beni yine kutsamak için…!




Murat UYANIK

guguk kuşu

tıpkı bir dipnot gibi göl orda öyle
bilgi diye bir monolog tek başınaa ayakkkabımın üstüne konuşuyor
sırtımı camiye dayayıp uyumak istiyormuyum diye kontrol ediyorum
istiyorum
burası ipince mantığıyla bir gnostik diye yanılıyorum tekrar
cebimde param eski y8unanın çıkacak mı peki
sabaha karşılar kadar sessiz öksüz ve sovyet ülkeleri kadar
ben birazdan gidince güneş bütün morfolojinin dudağını değiştirecek
sırtımı caminin duvarına dayayıp uyumak istiyoreum
bilgi diye bir monolog tek başına dilimde konuşuyor
çabuk değişiyor ve onun ağac ıssızlığını yerinde bulamıyorum bende
göl bütün kronolojisi tembelliğin
başka birşey söylemiyorum
monoton coğrafya bil latin amerika senin değil

bu hafıza kartlarına göre ne kadar da incitici bir hafızan var

yağmur nerden bilecek halklar nerden bişlecek ama herşey senin bildiğin gibi
alo alo seninle kouştuğumu anlayacağım
en olanaksız bir zamir sandım
en olanaksız şekilde baktım duydum
yanlış bir tipiyi estiriyor lakin en doğrusu bu

sırtımda guguk kuşu bütün nesnelerin yerine yalnız ve dilini yutmuş

şimdi hiçbir dilbilimci bulamaz ve anlamaz dilimi diyorum
bir çizgi belirliyor haytımı ikonoklast çizmiş
bunu dilim bilmiyor
oysa herşey senin bildiğin gibi a canım


Evrensuhte

aşk zehirlemesi

üstü başı dökük bir dizeye katık ettiğim
son kullanma tarihi geçmiş bir aşkla
zehirlendim
kalbim yıkanınca
iyileşecek miyim?




Özge Özen

tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif !...

İçimde hezeyan kılıklı heriflerin ayak izleriyle karşılaştım bir gece..ne zaman gelmişlerdi ve de ne zaman gitmişlerdi hiç anlamamıştım… ılık bir yaz akşam üstü şehre inip bana bir şeyler almak istemişlerdi ilk onu hatırladım şimdi..şehir ılıktı …o herifler ılık…ben ılıktık…ılık bir akvaryum hayaliyle doğumuşum ilk…ılık bir geceydi ayak izlerini gördüğümde…gelirken haber vermeyen tanrı misafirleri gibiydiler…hazırlıklı olmaya fırsat mı kalmıştı ki…ilk kayıpta gelip sallanan bir sandalyeye çökmüşlerdi…hem de benim verandam da oturuyorlardı…ılık bir yazdı hem de…tüm kötü düşünceleri unutturan bir yaz akşamıydı…ah nasıl bir birliktelik yarattınız içimde..bu sessiz bir anlaşmadan ileri gelmişti..hep bildik ..hep bilindik ve bilindik cümleler kurduk..güzel güzel imzalarımızı bile attık …sıcak bir akvaryum fikriyle doğmuşum ben annemden…ilk bunu düşlemişim…şimdi bu onun nedeni mi hiç bilmedim…bilmeden nasıl da güzel yaşıyordum ..bilmeden öldüreceğim insanları henüz düşünmüyordum..böyle bir zihinle büyütülmemiştim ..böyle bir zihin ile oynamadım..bilindik bir yaz akşamıydı…her şey kendi olağan yalnızlığındaydı…fıskiyeler bile olağandı..akan su olağan….duvarlar olağan…ben olağan...ah içimde ayak izlerini bırakan hezeyan kılıklı heriflere ne zaman kapılmıştım…sanırım ilk sevgilim beni terk edince başımda bittiler…yok diyordum bu da neyin nesi ,nereden çıktılar gerçekliğinden şüphe edeceğim ,pis kokulu yaratıklara benziyorlardı …pis gülüşleri vardı sanırım ilk buna vuruldum..her şeyi bilen edalarına hayran kaldım..şu evren üzerinde incinmeden kalabilenler sanırım sadece kötülerdi…o yüzden sevdiğim zamanlar bile olmuştu..o heriflerin her birine binlerce isim türettim …binlercesi vardı böyle..olağan isimler..olağan insanlara koyulan olağan isimler…sonra sonra soyut isimlere yöneldim..bir gün evren dedim onlara…tabi ki ya onlar olsa olsa evrendiler…evren kadar pis gülüşleri vardı çünkü…sonra bir gün tanrı olabilecekleri geldi aklıma..sanırım hala küçük bir çocuktum bunu düşündüğümde…tanrı onlarsa neden pis pis gülüyorlardı ve de neden o çelik bakışlarını hep üstümde hissetmiştim…tanrı dedim bunlara ve son ismim bu oldu…tanrı dedim o pis gülüşle heriflere…ve de tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif dedim sonra…sonra burada durdum..o yaşta fazla ileri gidemiyor insan..hiçliğe daha vardı ama henüz bilmiyordum…ilk kayıptan sonra yerli yerine oturmuştu işte her şey…ben yenilgiyle kazanç arasında süregelen o amansız durağanlıkta seyrediyordum..patlamış mısırları onlar getiriyordu bense soğuk kış akşamında battaniyeleri hazırlıyordum onlara…çokça vardılar ..çokça oldular…birlikte güzel bir film edasında hayatımı izliyorduk…birlikte güzel bir film edasında hayatımı eşeliyorduk…çok olmuşlardı ve ben yine böyle bir ılık yaz akşamı onların sayısını unuttum…unuttuklarımın en büyüğü…yüce ruh..tanrının adını vermeye layık gördüğüm onlarca herif birden yok olmuştu..ah dedim…neredesiniz…sanırım buna sevinmemiştim çünkü mutluydum o sıralar..ve tanrı dediklerim mutlulukta olmuyordu…yoksa insanlar neden tapınsınlar ki tanrı dediklerine dedim….ihtiyaçları olmasa ,mutlu olsalar tanrı da olmazdı dedim..bunu söylediğim zamanlar kendimi tanıdığıma inandığım zamanlardı…nice görünmediler ,nice adına mutluluk dediğim bir sürü ıvır zıvır,incir çekirdeğini doldurmayacak şey oldu…ilk kaybın üzerinden yıllar geçti ama onlar bir türlü görünmüyorlardı…içimdeki pis gülüşlü herifleri özlemeye başladığımı fark ettim…izlerini sürdüm bir süre..sanırım bulabileceğimden de umudu kesmek üzereydim…sanırım ben “mutsuzluktaki rahatlığı özlüyordum” …

intihar etmek istediğimde yalnız bir öğleden sonrasıydı…veranda ve sallanan sandalye eşlik etmişti onları yadsıyamam…ılık bir yaz öğleden sonrası..artık yaz mevsimi bile kar etmiyordu ve bu her halimden belli oluyordu…kırık dökük içime baktığımda birden onları gördüm yine..onca onca zaman…onca olağan zaman…olağan isimler vermeyeceğim size ne olur yine gelin diye bağırdığımı hatırlıyorum …çokça bağırdım..yorulduğumda sağ tarafımda “onlardan” birini gördüm..çelik bakışları üzerimdeydi ve yine dudağının kenarına özenle iliştirdiği o pis gülüşünü yerleştirmişti…teni özenle işlenmiş bir kumaş gibi parlıyordu…birden tanrının teninin de böyle olacağını düşündüm ama içimdeki tanrının çoktan öldüğü aklıma gelince kendimden utandım… birden ağzının kıpırdadığını görünce içim titredi…bir şeyler döküldü ağzından belli belirsiz …sonra çokça konuştu ben sustum…çokça dillendi veranda da sallanan bir sandalye üstünde hayatım…gelmiş geçmiş nice zamanları aklıma getirdim bir süre ve sanırım bu kısa sekans iyi geldi..vücudum titremesini çoktan bitirdi…sanırım o “mutsuzluktaki rahatlıktaydım”…aşağı kaydığımı hissediyordum…inceden ama güzel bir hisle dolu..sonra tüm o insanların söz birliği etmişcesine söylediği o mavi tüneli gördüm…dedim ah işte bu da olağan…olağan hayatlara iliştireceğimiz onca olağan sonlar…oysa ki kendime yakışan nice farklı sonlar hazırlamıştım …ah her şey olağan dedim ..her şey kendi yanılsamasında…çokça mavi..çokça maviydi…çokça aşağıya ya da yukarı ya da yukarı aşağıdan öte bir yere doğru çekildiğimi hissediyordum…akvaryum gibiydi ya da ben öyle hissettim..akvaryum fikriyle doğan biri için iyi bir şey olmalı diye düşündüm sonra…birden çevremde binlerce göz belirdi…o heriflerin gözlerine benziyordu..fazlaca kendinden emin vakur bir bedene ait olabilecek kadar çelik gözler..tanrının gözleri olsaydı yine bunlara benzerdi diye düşündüm …sonra birden her şey silindi…hiçbir şey bu olsa gerek diye düşündüm..ama düşünmek bile bir şeyse o halde bir şey vardı…bu da olağan bir sonun olağan etkisi miydi…ya da ilk kırmızı hapın ya da ikinci beyaz hapın mı etkisiydi…ya da adını bile bilmediğim onlarca hapın vücuda yaydığı gündüz düşleri miydi…oysa gündüz düşlerini hep severdim..bilirdim iyiye çıkardı sonu..ama şimdi burada ne iyi vardı ne de kötü…buna mı sevinip buna mı üzülmeliydim…olağan hayatıma iliştirdiğim olağan bir son muydu yoksa bu …birden gizli bir telaşa düştüm…ah dedim dilimin altında dans eden o küçük kırmızı hap mı yapmıştı bunları…akvaryum mu hediye edilmişti yoksa bana tanrı tarafından…akvaryumumda yaşayan binlerce göz…akvaryumumda yaşayan binlerce pis gülüşlü herifin ayak izleri…yanlarındaydım…görebiliyordum hepsini…çokçalardı..birden yine o küçük çocuk edasında saymak istedim hepsini…sayı boncuğum vardı…onları öyle sayardım o aklıma geldi..birden güldüm…demek ki hala olağan hayatın olağan bir yerindeydim …buna sevimdim ya da üzüldüm…bilemedim…bilmek lanetlenmektir derdi o heriflerden biri…bilmek çocuk “biz” gibilere tanırının verdiği bir lanettir o yüzden bildiğimiz kadar başımızı öne eğeriz başaklar gibi derdi..
sonra birden irkildim…tuhaf bir şey oldu belli belirsiz… ilk defa bana olağan gelmeyen bir şey…birden gözlerim kapandı…zorladım..tüm vücudumu zorlayarak açmaya çalıştıysam da olmadı ….. gözlerimin kapandığını hissettiğimde tanrıyı düşündüm…tanrı dedim benim ayak ucumda ölü lepisteslerimi besliyor..onlara köle, Japon balıklarıma efendi oluyor…pis gülüşlü heriflerle tanrıya güldük beraber…biz güldükçe o ağlıyordu… biz güldükçe o ağlıyordu …o kadar çok ağlıyordu ki artık adını bile unuttuğunu düşünmeye başlamıştım… … hezeyanlara boğuldu biz güldükçe…tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif olarak kaldı..en son bunu düşündüğümü hatırlıyorum…
tanrı içimde hezeyan kılıklı bir herif !...


murat uyanık

ama ben sormuyorum

son mektubu burada
sadece durdum gözüm hiç kapanmadı
çok
birşeyin ardından onu değilde onun en uzak vaktini düşünüyorum

çok

ardarda değişiyor çocukluğu
gişede üniformalı kadın hep başka bir belleği veriyor bana
sormuyor bilee
ama ben sormuyroum unuttum diroum
tipinin vurduğu paltosu soğuk annemle ilgili olamaz
benim o tonlar üstünde resmim ona gözleri kapalı idraksız hiç aklına gelmiyor

neden bir umurun olmaduığını sormayacağım bunu unutmuş
babamdan büyüğüm şimdi aklım almıyor tipinin vurduğu paltosu üstünde soğuk
nasıl olur nasıl anlayacağuını düşünüyorum

benim mavi bluz fonda seçtiğim şarkı onun sürüklenişi bana anlatıyor
bir ara bellektemii genel bir hafızadamı bir resim gibi karşımda donduğunu unutmuş
ben sormuyorum unuttum diyroum

onu anlamam için benim tekrar resimlerime çıkarıp dilini veriyor paltosunu çıkarıyor
ama hiç sormuyorum unuttum diyroum
ağlıyorum bewn ağlarken herzmanki gibi bilgi yine bilgi
iyice duruyorum bilgiden daha yavaş gözyaşları
onu deklanşörün baktığı yüzünde görüyorum


adını kimse sormadığoı halde acınacaklı hırçın karşıdan ona bakıyorum
adını kimse sormadığı halde hırçın tedbirsiz kendine birdaha dönüp bakmamak için bir resmi seçiyor

bir resmi seçiyor bir daha dönüp bakmamak için hiçbirşeye





daha fazla çıldırırsa onu nasıl hatırlarım

onu görmek istriyroum ama bunu nasıl hatırlarım



bilgi daha bilgisiz idraksız nerye bakacağını bilmeden

TanımsıZ

sessizlikten korktum da
aynanın karşısına geçip
iki kişi oldum
tek kişilik yalnızlığımda
görmezden geldim
aradaki kırılgan sayfayı
uzansam elim çarpacak…
kendime bile ulaşamazken
seni yanımda sanmak
saçmalıktı
yine de adını değiştirip
sevmeye çalıştım bu yalnızlığı
sonuç yaklaşık olarak “sen” çıksın diye
hep ihmal ettim kalbimin ağırlığını
ama artık
bir kütlesi bile kalmadı
sevgim sonsuz bile olsa
hep paydadaydı
ve seni sevgime böldüm
bölüm tanımsız
kalan bir gözyaşıydı…



özge özen
19.12.2007

bir kadife eldiven

ROMEO:
Yanağını eline ne güzel dayamış bak,
Ne olur o yanağa değebilmek için ben
Elinin üzerinde olsaydım bir eldiven…

İşte size aşk…
Onun yanağına değebilmek için elinin üzerindeki eldiven olmayı isteyecek kadar güçlü, onu tekrar görebilmek için ölümü göze alacak kadar gerçek…

Aşk…

İmkânsızlık denen şeyi ortadan kaldırıveren bir sihir… Ki olanaksız görünürken kavuşmak, çaresizlikten çare yaratmak aşk…
Belki de bir zehir. Panzehirine ulaştığınızda dünyanın en büyük mutluluğu da olsa, tek başına kalp damarlarını yavaş yavaş çürüten bir zehir.

Ona kavuşmak için her türlü tehlikeyi göze alıp, hiç olmadığınız kadar cesur davransanız da, panzehiri bulamadığınızda sizi bekleyen hazin bir son…
Ve içinize bu ateş düşüp de panzehiri bulmak için yollara düştüğünüzde nedense çevrenizdeki her şey ama her şey yolunuza konulmuş bir engel, ayağınıza takılmaya çalışan bir taş oluverir. Bütün dünya koca bir kar topudur sanki ve üzerinize doğru gelmektedir.

Anlarsınız ki sizi çok ama çok zor bir mücadele beklemektedir. Ama korkmazsınız çünkü o yanağa değebilmek için eldiven olmayı isteyen yürek bütün zorlukların üstesinden gelecektir elbet… Ama küçük, küçücük bir yürek bunun üstesinden nasıl gelecek?
JULİET:
Bu da ne! Sevgilimin elinde bir şişe var. Demek ki bu vakitsiz ölümü zehirdenmiş. Cimri! Hepsini içmiş. Bana bir damla bile bırakmadın mı sana kavuşabilmem için. Ben de dudaklarını öpeyim, belki orda kalmıştır biraz zehir. Vaktiyle hayat veren dudakların bu sefer hayatıma son versin…
Demek bu bir kanun, bir gelenek; gerçek aşklar hep gözyaşıyla bitecek. Belki bu yüzden birbirlerine söz vermiş insanlar, bundan böyle kimse gerçekten sevmeyecek…

Ve sözlerini tutmuşlar…

Aşkı kalplerinden, evlerinden, her yerden kovmuşlar. Gittikçe küçülmüş yürekleri. Unutmuşlar birisini kendilerinden çok sevmeyi. Bırakın o yanağa değebilmek için eldiven olma isteğini, fark etmemişler bile o kadife eldiveni…

Ve artık hatıralarda, küflenmiş hikâyelerde, bir kitabın saman rengi sayfalarında inzivaya çekilmiş aşk bir daha geri dönmemek üzere…

Özge Özen

Not:Bu yazı mavi melek dergisinin 23.sayısında da yer almıştır.

Tek Taraflı (S)özle(ş)me

kalbimle muhatap olmuyorum bu aralar
sormuyorum halini hatrını
küsüz.
sessiz sakiniz ikimiz de
şarkılar biriktiriyoruz içimizde sözsüz.
özsüz cümleler kuruyorum şimdi
seni atıyorum içlerinden
yaya geçitlerinden şehrinin, cesedimi topluyorum.
bilmiyorum, gözlerim yolunun üstü müydü?
ve gelmeyince üzülmüş müydü sokak lambaları da benim kadar?
işe yarar mı, doğrasam o mızıka sesini içime?
bastırır mı içimdeki çocuğun,
düşlerimin iskeletlerini gördükçe artan çığlıklarını?
gerçek “sandık”larımı kireçleyip gömdüm toprağa
sana, bana bulaşmasın diye o hastalık bir daha
ama sesimdeki bu “urla”
ne kadar yaşayabilir kelimelerim?
söyleyeceğim şimdi,
dilimin ucunda sessizlik.
ilk sensizlik,
her biri diğerinden daha korkunç
bir ölümler silsilesi.
melanko-li-manında mahsur kaldı
içimdeki kadınların kaybettiği senleri.
şimdi özetimin özetini çıkarıyorum
bir imleçle üstünden geçiyorum acıyan yerlerimin.
özlemiyorum.
ellerinin kalıbını çıkarıp
yaptırdım kendime birer tane.
zikretmiyorum,
adın, intihara meylettiğim bir apartman boşluğu
dilimin ucunda karanlık,
susuyorum, böyle diyor aşkın manifestosu
çünkü;
bütün s’enleri düşmüş tek taraflı bir (s)özle(ş)me bu.




Özge Özen
01.06.2009

Petranın tahta heykelleri !

Bir yaz sabahı aniden uyanmanın türlü türlü nedenleri oluyordu…sırf bundan bile anlamalıydım gideceğini…


Senin adın petra…sana bu adı ben yakıştırdım…

petra görüyordum seni…gözlerimi dikmiş sana bakarken ilk gidişini sayıyordum…giderken ayak izlerinin halıda bıraktığı iz vücudunun yatakta bıraktığı ize hiç benzemiyordu….soruyordum nedensizliğe vuruyordun her şeyi ..her şeyi kendi nedensizliğinde çözebileceğimize inandırmıştın beni…hani bir şey olacak ve biz,bize muhtaç kalmayacaktık ….kendimizi bile çıkaramıyoruz işte görmüyor musun petra…bu bir savaş ilk kaybeden kazanacak asıl, görmez misin…! Ellerimde boyalar yüzünü çizer…ellerimde boyalar seni soyar yatağa atar…üstüne çıkar…sana bütünün tek bir parçasını anlatır..bütünsellik üzerine bir ilişki değildi bu bilirdim ama bilmez görünürdüm sırf sen o odadaki perdeleri indirme diye ve de yatağa uzanıp o gündüz düşü adamlarını görme diye ve o adamların ikircikli hayatlarından çaldığın ve yine o hayatlardan üstüne yakışmayanı giydiğin ve de dışarı çıkıp herkesin sana bakmasını istediğin..ve sana bakan o gözlere şahit olup keskin bir gülüşle geçip gittiğin ve de yine işte bu yüzden petra uykuya dalsak senle...uykuda bir kuyu...birileri üşüşmüş başına bir şeyler yapıyorlar ama anlam veremesek ..hatta nasıl olur bu bizim rüyamız siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz desek ama bizi duymasalar... sonra bir baksak.. kuyudan su niyetine çekildiğimizi görsek…..

gelmeyecekler petra…ve yemin ediyorum o adamları öldürmek istedim hep

elim seni dökerken birden durdum..ama yere çokça dökmüştüm seni..eski ürkek yalnızlığıma dalmıştım görmedim affet…döküldün petra…döküldükçe de yeniden doğdun…şimdi yerde ki yansımandan yeni bir evren doğabilir dikkat et…sokak lambaları birden yanacak kaçsan iyi edersin ..bu ışık huzmesi seni içine alacak..kaçsan iyi edersin yoksa kime sığınacağına şaşırmış bir halde kalırsan kimse yardım etmez sana… kim anlar her yangında biraz daha dökülen eski ürkek yalnızlığını…elin varoluşuna şaşıyor…beş tane parmak var ucunda onları sayıyor her gün ne de çok varmış diyor..bir iki üç dört beş…aklınsa saymayı çoktan unutmuş ne de olsa gelmiyor o gündüz düşü adamları diyor..neden bu saymak işi..bir kronometre tut onlara.. saniyenin yüzde birini tut gelmeyişlerine …hüznünden kinetik bir enerji yarat…azgın sulara dönüştür tüm o adamları…sandıklarda naftalinlerin arasında saklasaydın keşke de gidemeselerdi hiç… elleri, yüzleri, gözleri naftalin sarhoşu…annene dantelleri…fildişi taraklar…tülbentler..el yazmaları…hepsinin içinde saklasaydın keşke..naftalin kokulu düşler..

içimdeki petra benden amaçsız

bütünsellik buselikle kafiye olur ben seni severim….sana buselik makamıyla gelirim…. görmedin mi ilk değildi bu ne son olsun ki…adınla mı gidecekti..adın mı gidecekti…neden anlamadın petra…neden anlamadım da bu savaşı sürdürdüm sırf sen kaybet diye…sırf ben kazanamayayım diye…giderken ayak izlerin halımda yer etmiş…sen kendine yor beni..sen olur olmazlardan tut kendini aşağıya at…betona kırmızı aksın…morla sevişsin…gözlerine aksın…orda yeni yeni petralar çıksın…gözlerinden seveyim seni…gözlerinle seveyim seni ….sen petra ilk çağrışımı hep kendine çekecek olan…ve de ilk sessiz adımda siyahtan bahsedecek olan…bilemiyor musun neden onca şey..anlamanı sağlar mı saldığım kuşlar…dilleri olsa da konuşsalar şimdi…dilleri dökülesiceler…gidipte gelmesiceler….saçmalık bunlar…kumkuma sarhoşluğu…adını sormuştum sana bilmedin mi ..neden duraksadın…bakmıştım ilk de değildi halbuki…nereye gittiler…kuş olup uçmadılar ya….
ah petra sen kumkuma sarhoşu...kedilerin kuyruğuna teneke bağlayıp arkalarından su döken bir hikaye kahramanı...kitaplara gömülen ve de gerçek huzurun tam da burada olduğunu anlayan bir elma kurdu...kim kime muhtaç ..sen ağacımın altında oturansın ...ilk meyveyi bekleyen...ve de gün doğumunda sessizce giden ve de yine bu yüzden bir gece tüm sözleri yakmak isteyen ve yine bu yüzden eski öykülerden dem vurarak eski yılgın haline dönen ve de ayak izlerinden yeni bir ordu kurarak üstüme üstüme yürüyen ve de adının ardına saklanmış onca tümceyi kendine kurban eden...ılık mı sütün tadı...çiğ süt emmişim bundandır çaresizliğim..farazi bakışlarımı açıklayamam sana...kimsen kimsin işte...sen doğurgan olmayı istemeyen ..ben bencil miyim ki dünyaya bir canlı getireyim diyen...tam da sen...eflatunu kendine yakışan...tatlısu delisi...

petranın tahta heykelleri…!

Ellerim kedisine düşkün yatıyor yanı başında
Sıcaklık nedir anlamıyor
Biri gelsin alsın istemeyerek tutsun
Kedisi ölsün ellerimin…
Tahta heykellerini yapmıştım senin
Binlercesine ayrı ayrı isimler bile vermiştim
Bir gün sanrı oluyordun
Bir gün kırmızı şekilsizlik doğumu


alacakaranlıkmış petra…!

türlü türlü uyarılmalarla dolu bir odaya açtım gözlerimi petra..sen henüz uyuyordun….( o gündüz düşü adamlarını görüyorsan yine, yemin ediyorum o senin iri siyah gözlerini yakacağım bir sabah…! ). inceden fesleğen kokusu vardı odada ve de o sıra dışarıda alacakaranlık doğmaktaydı..kararsız kalışlarımız gibi..şimdi gece mi yoksa gündüz mü petra ? …

ilk şaşkınlığı altlattıktan sonra iki kişi geldi..,durmadan soru soruyorlardı bize…oldukça küstahlardı çok da görmüştük bunlardan…sonra birden usulcana kaybolmuşlardı..nereye gitmişlerdi çözememiştik …sanırım aynı anda aynı sanrıyı görmüştük ama ikimizde birbirimize anlatmaya çekinmiştik…senin gördüğünü biliyordum ya da öyle bir his işte..içten içe gelen ve bir anda suratının tam orta yerine inen bir yumruk gibi..kabuslarımızdaki insanlara benziyorlardı…ikircikli yaşamları varmış..oldukça da korkunç görünürlermiş yemin ederim kendileri dediler petra…fakat o korkunç görüntülerinin ardında “mutlu” ve de “iyi” bir kalp saklanırmış…masallara inanır petra dediler…sen hangi ara masallarla inandın petra…yok bilmiyordum ki açıklayayım ,kendimce ona seslenip evet öyle anlamında ünlemler kurayım..

gittiler…

pencereyi açtım alacakaranlık bitmiş…. Artık gökten bulut yağar petra…!

tüm bunlar petrayı düşünmediğim zamanın bir yerinde oldu yemin ederim...

gerçekten bulut yağdı…adam karşıdan geçti..ilk gören dinazor başlıklı kızdı …sonra sepetini açtı..kırmızı yandı dur dedi görmedi arabaya tosladı..arabanın üstünden kuş geçti..içinden bulut yükseldi eline sağlık çok güzel olmuş dedi…dinazor arabayı afiyetle yedi…kırmızı kafa yere düştü kan aktı..spiker gol diye bağırdı..seyirciler ayaklandı…formalar havalandı..elleri göründü…tekerler patladı kriko yokmuş yolda kaldı…dinazor tekerleğin yerine geçti…araba havalandı sanki bulut oldu…gökten araba yağdı ..çelik çomak oynayanlar buna şaşırdı …korkuluklar kargalarla dost oldu..çiftçiler bile buna sevindi…ama kahvaltı yarım kaldı..domatesler buna kızdı...yeşile dönüştüler..sonra da tohuma..oradan da toprağa...herşey ilk özüne döndü...çiftçiler toprağı eşelediler..içinden çıkmak geldi...çıktılar..


petra gidiyor…!

Giderken kendini oldum olası bir telaşsızlıkla örülmüş olarak bulabilirdi ama yapmadı…sessizliği denedi başardı da…sessizdi…
Giderken elleriyle yokladı yüreğini , yerindeydi hala sıcaktı da..yine sevindi bir yere kaybolmayacaktı işte…kaybolmadı…
Şimdi hünerli bir kaybedişle nasılda götürüyor kendisini….şimdi ne fakir bir yalıtılmışlıkla gerçeği gizliyor….kendinden….
Giderken ….anlamadı …
Sessizdi…

Ve petranın ardından…!

Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok ıslaklığından muzdaripmiş ve de tamda bu yüzden kupkuru kalmış..dudaklarını kurutmuş..gül kurusuna sarmış...ve de ne çok öykünmüş…üstünde yıldızlar gezinmiş..yakamozlar ayaklarına serilmiş dolunaylı bir gecede…artık her yer gül kurusu…dudak kurusu….ne güzelmiş dudaklarının tuzlu tadı…ne güzelmiş seni tam ortadan bölen,seni ikiye ayıran o sevgi…böldün beni…ödüm koptu yalnızlığımdan ilk…yerine ne koyacağımı bilemeden usulcana durdum bir süre..ne koysam eksik kaldı…ne koysam yerini tutmadı…artık ne görsem biraz eksik…esrik çağların karşı konulmaz duygusu…tren rayları…gördüğünde dudak uçuklatan türden bir aşk…kuru dudaklar…kuru deniz…yakamoz…dolunay ve de gece çağrısı…
Islak bir deniz kendisine öykünmüş…içinden sevmek geçmiş tam ortasından hem de..tam ortadan ikiye bölmüş bir yanı ıslak bir yanı kuru kalmış ama o en çok gündüz düşlerinin adamlarını sevmiş…
Sanki kırılacakmış hissiyatıydı bu …tüm gördüklerinden aldığı ders buydu..adının yankısına tutundu bir süre…bu kısa an ona iyi geldi…bu soğukluk hiç bitmeyecek mi bile demiyordu artık..sanırım alışmıştı da ..nelere alışılmıyor ki..nelerden vazgeçilmiyor ki…..pencerenin altından gece akıyor…sıkı sıkıya ört yoksa gece çarpar..üşütür hasta olursun..sonra kim bakar sana…kim kullanılmış bir çığlıkla yanına gelip olmayacak bir tekil yalnızlık sendromu bırakır sana…hiç ama hiç aldırma sen bunlara…onlar neler gördü ki sen ne gördün onların yanında…pencerenden gece akıyor içeri..hazırlıklı olsan iyi edersin yoksa koca ağzını şehvetle açan bir dolunay karşılar seni …yatağına yat yorganını çek kafana kadar…görmemelisin o ay akacak..içinden bir sıvı akacak dolunay yere düşecek…ay kadar yorgun kirpiklerin kalacak geriye…görmemelisin “onları” ve “onlar” görmemeliler seni…!




Murat UYANIK

lepistes

odamda asılıydı ilk hecesi her şeyin…hiçliğe en yakın bir herşeylikte…öylece baktım ilk…onunla ne yapacağımı düşünmedim..düşünmemek için çok nedenim vardı…odamın en güzel yerine astığım bir her şey vardı karşımda..ve ben şaşırınca daha da büyüyen gözlerimle bakakaldım ona…zaman kendi yanılsamasındaydı…bilmem bir zamanın bir yerindeydi..bilmem bir zamanın bilmem bir yerindeydim…balıklarım açtı onu biliyordum bir tek ..bu gece de birşeyler vermezsem öleceklerinden kuşkuluydum…zamanı unutuğumu söylemiştim…ama sanırım bunu hatırlıyorum…balık hafızam olsa keşke en büyüğünden…kısa bir an kısa bir şimşek çarpması gibi gelse…herşeyi hatırlamak ve de aynı hızda herşeyi unutmak güzel bir his olurdu gibime geliyor…

elinin yankısına susamış esrik bir rüzgarın çirkince yüzüne vurduğu gizli iç ses gibi…ah yine unutuluş…ah ellerim nerede…zamansızlık tekinsizliği doğuruyordu içimde bir tek bunu biliyordum..bundan ayrı hiçbir şeyi bilmiyordum…odamın en güzel yerine astığım herşey bile sırf bu yüzden anlamsızlaşıyordu…bir tek onu hatırlamak hoşuma gitmiyordu…ne yapacağını bilemez bir halde duvarda duruşunu sevmedim..bu yüzden geceleri görmek istemiyordum…uyandığımda da yüzümü çevirmek için güneşin odama sunduğu ışık demetlerinden yararlanıyordum..böylece günler geçti...lepisteslerim öldü bir gece…bir şey hissetmedim…bir şey içimde eski bir hüznü çağrıştırdı sadece…buna hissetmek denilmeyeceğinden ya da ben en azından böyle düşündüğümden bir şey hissetmediğimi sandım..ansızlıktı hepsi...tüm bunlar bir yanılsamaydı ne bu oda vardı ne de ölü lepistesler…uzun bir süre öylece baktım akvaryuma…ölü lepisteslerin nasıl da ters döndüklerini izledim…balıklar neden ölünce ters dönerler diye çok düşündüm ..araştırmak istedim ..çıkayım bu lanet odadan da dışarıda ilk karşıma çıkan insana sorayım dedim…ama çok sürmedi bu heyecanım…kıçımın dibinde otlar bitmek üzereydi…içinden yeni yeni lepistesler çıkar umuduyla bekledim.. gerçekten buna inandım … ölü lepistesler odamın içinde…ölü lepisteslerimin odamın içinde

zaman kendi yanılsamasındaydı bu yüzden tüm saatleri yok ettim ve işte yine bu yüzden tüm saatli maarif takvimlerine düşman kesildim…

…algı sınırlarımı zorlayan bir zamandan sadece her şeyi alabildim…hiçbir şeye yakın bir herşeyi…



Murat UYANIK