Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

peralı güzele gazel


şimdi Aşk yırtılan bir kağıt deniz mavisi eksik
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin

gök yıkılır ömrümüze üstümüze ince harfler bulaşır
kanar durur aksak kuşlar sol anahtarına yalnızlığın

şimdi dirim yıkık bir duvar düşlerime usturayla çizdiğim
kim susar bunca hayal kırıklığını bilemediğim

lâl ömrüme teyellediğim flu şiirler aklar beni ancak
ne kadar dönsem de çevremde kekeler tarumar günlerim

şimdi tenim kafiyesiz bir dize ellerin olmayınca
sormuyorum nereden tutuşur bir çift ela göz silemediğin

Serkan Engin

bilmek geceyarısının sabaha karşı...

bilmek geceyarısının sabaha karşı yaklaşırken artık bir cüzzamla içe çekilmesi bir kısalıkla batıpkalmakla açıklaması sabaha yakınlığaa vurulan ile hep vazgeçen aynı yeri –
olmasın başka bir şey söylee sabah yakınlığına benzediğiyle kalsa olabilir
olamazz
duraklığı hemen terkederek caddelerdee üzülmesi ayaklarını parçaladı
karşı tarafaa yaklaşmak burda olmayaa cüzzam bilmektir sapağıdır ana yola evleri bırakmaya şarapneli ayakkabılardan önce ayaklarını
artık üzülmedi
bu defa şöyle de ben söylüyorum dediğimi de söylediğimi söyle geceyarısının sabaha cüzzam kaldığı ilenci
bilmektir

benim en güzel hikayem...

benim en güzel hikayem
soguk beyaz ve yesil odalarda
reçeteme yazılan
minik beyaz meleklerim..
bana ne yaptığınız önemli değil
en azından
içinizde ne olduğunun farkındayım.
öyle uzun uzadıya
anlamlandırılamamış ve ağdalı cümlelerden nefret ediyorum
ben
buyum tüm çıplaklığımla
olduğum gibi
irite edebilecek kadar gerçek.
ve
bildigim tek bir sey var su an kendime dair;
içimdeki
o pis sefil karanlıktan nefret ediyorum;
beni güçsüz düşüren merhametimden,
kırılgan ruhumdan,
ve
bazen
herkese
hak ettiğinden çok daha şefkatli dokunabilen
o minnacık
hassas
şekilsiz parmaklarımdan.


Marla


Kanatsız…

Unut demiştim ama hatırladın yine…sana ne demeli…sen nasıl iflah olacaksın…sen akıllanmayacak bir kuşsun onla uçmak istedin..ah bir kanatlarım olsa..ah bir kanatlarım olsa da göstersem o meleğe dünyanın kaç bucak olduğunu dedin…tanrından istedin geceleri…her sabah pencerenin yanına üşüşen güvercinlerden medet umdun bir süre…onların bıraktıkları tüyleri yastığın altına koyarak sessiz dualar ettin tanrına uyumadan önce…ne olur bana da bir kanat ver tanrımın tanrısı…bir çift kanat sadece…ama olmadı…ne kanatların çıktı ne de o mavi çocuk geri döndü…alış istedim…ama meleklere inanmayışımı sana nasıl anlatacağımı hiç bilemedim…bu gidiş hiçbir şeye benzemedi dedin ilk …ve bende bu gidişi sana nasıl açıklayacağımı hiç bilemedim…


gidişi de görür insan..gelişi gördüğü gibi…neler görüyorsun…neler birikiyor böylece…hiç hesaba kattın mı….fikrinin siyah beyazına-artısına eksisine-iyisine kötüsüne bakacak bir muhasebeci tut…her hafta başı kayıtları iste ondan..al karşına oturt…evet sevgili muhasebecim ne yapmışız geçen bu bir hafta içinde diye sor…sakın susmasına izin verme….susarsa sen kaybedersin bırak o konuşsun sen sus ki kazanasın….o anlatsın sana neler olup bittiğini…defterleri sunsun önüne..neler gitmiş neler gelmiş bir bak…iyiyi kötüden çıkar..siyahı beyaza- beyazı siyaha boya…yap,böl,çarp seviştir kendi yuvalarında …sonra vur kıçına tekmeyi muhasebecinin bir haftalığına…daha yapacak çok şey var….tutulacak nice kayıt…kayıt hatası hayatlarımıza iliştireceğimiz nice yangın yerleri var…üstünde sigaranı söndüreceğin nice vücutlar var….boş ver…haklı haksız arama….sadece anılmamayı iste…iç içe sarmal geçişler gibi…ellerinin altında güvende olduğunu sanarsın ama değildir…bir tek hareketine bakar her şey….bir de bakmışsın ki …kanatlanmış sanki hezarfen olacak bu çocuk uçacak..uçacak mavi melek…çatında bir melek…sana biriktirmişti onca anısını…onca senden geriye bir o kalmıştı…mavi çocuğu hatırla…ellerinden aşırdığı sigaranı kulak arkası yapan..sen ona yazla birlikte yaz helvası almışsındır..güvenin aşırı sıcaklığında ..ama o ellerinden aşırıp seni bir matruşkaya feda etmiştir…bunları düşün…nasıl da bitebilir her şey, böyle diyiverişinin üzerinden asırlar geçmiştir….gülüp geçebileceğin bir ansızlık olmuştur işte her şey..savaş başlat….çok güvendiğin yüzünden akıp evrene yayılsın…yüzünde bir üçüncü dünya savaşı….insan ırkı nerde ?…mavi çocuğa milyarlarca kurban…insan ırkı nerde,mavi çocuğun iç cebinde …korunaksızlar..kurbanlık koyunlar…yüzülecekler ve ilk kahvaltıda kavurma olacaklar… yüzün nice acılara gebe…doğur ve bitir…doğur ve bitir…doğ ve bit…bit ve doğ…ikilemsi yalnızlık…yalnızlık ikilemsi bir bulut…doğ ve bit…


doğmak başlı başına bir engelmiş… engellerle karşılaşıyorsun…her zaman bildiğin tanıdığın birileri geliyor ve el sallıyor…ama sen buna her seferinde hazırlıksız yakalanıyorsun sanki…konuk oluyor fütursuzca sana… el sallıyor bak ben buradayım yine geldim hadi beni tut diyor..eskiden çocuklara alınan bir oyuncağı hatırla..kutuyu açarsın ve bom…içinden bir hokkabaz çıkar…ayakları yoktur sadece yay vardır..ayaklar ne işe yarar ki…birden şaşırmakla karışık bir korku duyarsın…ne oluyor dersin..bunun gibi…yüzüne inceden çizmişin ayak uçlarını..sızıntısına da aldırmıyorsun kim görebilir ki seni …kim kendi şarkısını mırıldanır da sana ucundan bile vermez…yüzüne tamda tepe noktasından çizdiğin ve onu varoluşçu bir açıyla simetrisinin simetrisine böldüğün bir ay yerleştirmişin..ay büyümüş büyümüş denizleri yaratmış senin sıvında…tahterevalliyi hatırla..bir ucunda sen bir ucunda mavi çocuk..çocuğun elinde yaza yaraşır düzende bir yaz helvası..yanaşık düzen….of geç onu…o geçmişte kaldı…duvarlar iki renk gri ton çalışmaları ama hep iki renk…eninde sonunda ikiye çıkıyor her şey..yanaşık düzen…sıkıntı …geç bunları geç…nasıl da bırakmıştı seni hem de yazdı ..nasıl yaptı da uçtu anlayamadın mı..bir kal deseydin kalmaz mıydı senle…bir tek kal ..kal..


Murat Uyanık



genelev travması

çürümüş düş kokulu odalarda
ıslak bir hayal kırıklığına açılır
kapıların köhneliği
duvarlara sinmiş sahte orgazm senfonileri
arabesk sloganlar hecelenir aynalarda
sımsıkı utanca susar pencereler
kirli bir nehir akar buruşuk yataktakadın ki acının asi cambazı
dikenli teller üzerinde
dirimle ölüm arasına gerili
yırtık hevesleri diker kasıklarında
içinden geçer kezzaplı gecelerin
yaslayarak başını umudun omzuna
kirli banknotlar işgâl eder
hoyrat coğrafyasını şehvetin

serkan engin

Deniz Kızı

Kendine yüzeyselleşen her insan gibi
biz de yalnızdık.
Büyüdük,hem de çok.
Duygularımız uzaklaştı parlak renklerinden,
hayallerimizi yitirdiğimiz an
yokolduk.
Ama
Vardık
Bir zamanlar
ve çocuktuk.

peki sen
tüm pırıltınla yüzerken
farkeder misin acaba
bu soluk,gümüş renkli insanı?

olsun,ben
tüm dileklerimi sana adıyorum:
mavisinde hüzün;
dudağında kırmızı..



Soner

onun belleği

yanında koşarak sonra yavaş ama ansızın ama kucaklayarak tipiden çok kar yağdığını işaret eden belleğği üzerine bir kere değil bin kere yemin ediyorum ki aşktna değil
sen bu ülkelri oyun sanıyorsun
bir yere dokunmaz san9ıyrosun belki sen hepimzii vurursun kurtuluruzz
ama sana bütün yok saydığı ülkelerin içinde kalarak bir çırpınışı bir kere değil bin kere aşk değildi
evet biraz uzak fakat adını anmaya başlayınca herşeyii aynı kılıca yaslıyror
kılıca yaslıyor

ona bütün venediki ver

sayın ülke sevgili ülkee bir şarkıda gibi coğrafyan kulağını vermi ş bütün
venediki vermiş seni dinliyor herkes

incitici değil kırmak maksadı olamaz
daha da kötü kırmk maksadı olamazz
dahada kötüü
uzağında durarak sesi kırağı üstüne bakıyor belki çok yanına üstelik çok
yanınaa ulaşılmaz onun belleği üzerine yemin ediyrum ki başka birşeyden değil aşktan değil
– sayın ülke sevgili ülşkee
coğrafya seni hiç anlamıyor
bu şarkıyı senin için yazdım sana yazdım çünkü sen bu dünyadasın
sen bu dünyadasın yoksa yazamazdım
bir şarkı parçasındasın gibi kulağını vermiş bütün venediki vermiş seni dinliyor herkes donup kalarak
dilimde mıırldanıyorum ama şimdi dilimin olmadığı geliypor aklıma
sonra geri gidiyor

Mor ve Siyah…

Boş bir kağıdın görüntüsüne bürünebilirdim halbuki…içinden binlerce ışık yılı uzaklıkta uzayan bir kağıt gölgesine aklımı kusar ve sana hiç bilmediğin ve adını görmekten korktuğun bir öyküyü anlatırdım sen bunları hiç bilmez görünürken…ne kadar da uzağız bu kağıdın gölgesine yaslanmak yeter mi ki  hiç…oysaki adına yazılan ağıtlar vardı tarafımdan…ama seni etkilemesin . olsa da bir şeyler değişmesin….melankoliğime aşığım…melankoliğine aşığım…

elinin esrik yanlarını sevmişsin iflah olmazsın sen artık…seni gidi kara adımlarının gölgesi nasıl da susuyorsun… yıldızlar kayar sen susarken ve biz eski bir gölgeye susarız…yaz derdim oysa sen bilmem kaçıncı susuşuna bürünürdün..yaz derdim korkma bu adımından nasılda susuyorsun hala ne olur yaz….
Yine yıldız kaydırdım dün gece…birden oldu ani bir ışık hızında…kıpırtısız susuşlarımız vardı hani hatırlayarak iç geçirdiğimiz..

çıplak bir ev kedisinin üzerinde gezinen başıboş bir anlamsızlık bildirgesi olmak isterdim derdin en çok..en çok mağara duvarlarına çizdiğim sembolik şekiller olmak isterdim derdin…ve beni hep böyle sev,beni hep bu şekillerle hatırla derdin….üzerine en çok yakışmayanı giyerdin..en çok sırıtan bir düş bulup bir yerlerden onunla legonu tamamlardın…en üstüne koyup bitirdiğin bir oyuncak misali sırıtırdı hüznün…anlayamazdım her seferinde ve bu yüzden sana sunduğum onca anlamdan kaçmak isterdim sırf sen kayıpsız bir yalnızlığa düşme diye…ne çok şeye öykünmüşüz biz..ne de çok kalan olmuşuz onların esrik zamanlarında…gecemi seninle seviştirip önünde saygıyla eğilesim var …gecemi gündüzle seviştirip seninle uyuyasım var…ne çok anı biriktiriyoruz böyle…ne çok anlatacak tekil ve de ikircikli anlarımız var…iç gıcıklayıcı bir sessizlik bozması bunlar…çatalını metale sürdüğünde çıkan ses gibi..metalin kendi iç sessizliği gibi… Her kelimen bir yıldız doğurmuş….kürtajlara gebe tüm aşkların… ansızın çıkmış ve binlerce galaksi yaratmışsın sen en mahrem yerinde… geceni gündüzünle seviştirip alacakaranlık çocuklar edinmişsin … beni de bir gece böyle sevmişsin…

Yine yıldız kaydırdık tüm gece …ne kadar da çok öldürdük herkesi…sayabilir miydik tek tek…sayı fasulyelerini yanına alsaydın keşke…abaküsler isyan ederdi tüm bu olanların karşısında… matematiksel çözümlemelere karşı sunacağımız nice yıldızımız olurdu… Pisagor görse kesin bir daha ölürdü kederinden….iki bilinmeyenli denklemlerin kucağına at herkesi…havuz problemlerinde boğ “onları”…sonra alacakaranlık çocuklarını kustur üstlerine…içinden çıksın hepsi…tüm yıldızlarım şahit olsun ki gerçekten istedim de… gerçekten bir an herkesin ölüşüne şahit olmak istedim de… Japon balıklarımızı hatırla..fıskiyeden su gibi nasıl da göğe doğru aktıklarını gör…kaç tane var saydın mı…kaç tane Japon balığı olmalı ki aşkın devinimi sürsün ..hiç bildin mi…hiç bildin mi neye benzer gölgeler siyah evrende…
bize bir ad yakıştırmalı…eni konu biz olan bir ad….isimlerimizin yanında usulcana yaşayacak ama sadece bizim bileceğimiz bir ad… sadece ikimizin evreninde geçebilecek bir ad..onu başka bir yerde kullanmayacağımız bir ad…çok mu zor ki bir isim bulmak bize….hiç sanmam binlerce isim türetmişimdir şimdiden bile bize dair…ama henüz bilmiyorumdur…beynimin en ince damarlarına atmışımdır….kan niyetine pompalıyorumdur…aksın diye içime…oradan tüm vücuduma yayılsın bile isterim…esir alsın beni.. yok birden nereye öyle dur bakalım desin …tahta makaralardan araba yapsın bana…renkli topaçlar versin…ceplerimde cephane niyetine sakladığım gazoz kapaklarımı çalsın…bana türlü türlü oyunlar oynasın…körebe oynasın benle ne bileyim …saklambaç oynasın ama saklanmasın..her daim yanımda kedi misali dursun….
yüzümde senden bir çizik olsun…yüzümde seni anlatan bir yara… yüzümü çiz…yüzümde seni hatırlatan  inceden  bir yara…her baktığımda senden akan bir kan olayım..yüzümü çiz kırmızıya aksın… benim gizli yanım…. sen benim masal ülkem… sen dört başı mamur gezegen yaratıcısı.. Sen yitik aklının sarhoşluğuyla övünen…sen benim gizli ritüelim….sen kibar bir budala kendi ekseninde dönen…eksenine susamış…canı birden ölmek istemiş ama bunu da oyun sanmış..uyanır sanmış… gelir ve de hiç gitmez sanmış….

Çok mu karmaşık….kaosun dili mi bu….çok mu uzak ya da çok mu yakın bu…dilimiz paslı mı…kelimelerimiz özensiz mi…biz neyiz, neyiz biz…adsız yakıştırmalar mı… şaşırmaktan vazgeçmeyen ve sırf bu yüzden bu dünyayı anlayamamış ve de hiçbir zaman soğukluğuna tekil adlar yakıştırmayacak olan bir masalın kahramanları mı…ebruli bir masal ülkesi kuralım…içinde çokça mantar olsun…renk renk olsun ama en çok siyahla mor olsun….içinde hiç olmazsa birazcık  hiç olsun…ondan yeni yeni hiçlikler yaratalım…ve bizi daha iyi bir çıplaklıkla giydirelim…pitikare hayatlarımız olsun… gergeften yapılmış şehirlerimize işleyeceğimiz kanaviçe yalnızlıklarımız olsun…

Rengarenk bir merdivene tırmanıyoruz seninle şimdi..rengarenk merdivenin rengarenk (siyah ! ) ceketine tutunmuşuz… insanoğlu bilmem kaç yıldız yılı uzakta bir nokta gibi kalmış… şimdi sana aslında tüm bu olanların bir sanrıdan ibaret olduğunu söyleyecekler sakın aldanma…sana aslında siyahın mor olduğunu söyleyecekler…ne kadar da ahmaklar görebilirler mi bizi…görebilirler mi morun nasıl da siyaha dönüştüğünü…mor kendi metamorfoz sancısına tutunmuş hiç bilmezler mi…mor siyahı dansa kaldırsın…vals yapsın bunlar…nasıl olsa ikisi de renkli..tonumuz mor elbisemiz siyah…belki ikisini de kırmızı kurdelayla bağlarız ama ortadan kesmeyiz…müziğimiz sana yazdığım ağıtlarım olur… mor, siyah tülle gelir..kırmızı güller serer siyahın ayaklarına…dans biter siyah kırmızı güllerin üstüne düşer…güllerde bir telaş …güllerde mazoşist bir aşkın gizli öngörüsü…

ceketindekiler tutar çeker bizi…mordur arta kalan..siyah zaten hiç olmamıştır…

Murat Uyanık



Resim:Arzuhan KOÇ

serçelerle öptüm seni

Aşk’a çarpa yalpalaya öpüşüyoruz
ancak duvarlar barikat şehvetimize
nemli bir alfabeyle başlıyor ağzın
ağzın ki kırmızı bir kelebek konmuş yüzüne

ah ki serçeler kanat çırpıyor can kafesimde
serçelerle öptüm seni düşlerinin ince yerinden

iki demet papatyadır koynunda memelerin
açar ansızın ağzımın göğüne karşı
sonra memelerin dalgın bir nehir
ağzımın denizlerine dökülen
ağzımla çizerim tenine mor haritasını şehvetin

ah ki serçeler kanat çırpıyor can kafesimde
serçelerle öptüm seni düşlerinin ince yerinden


Serkan Engin




Fotoğfar:İlker ŞİMŞEKCAN

sana ne diğim ..

sana ne diğim güzewl ibareleri mi istersin desem kör beğendiğimi söylesem kör
belki bu yüzden belki başka sebebten ama anlayamazsanda anlamaa
kırgın değilim uygun değil
olaki
bir sayha gibi dile getirerek önsözlerii okutarak
emin ol senin ülknede olsaydı ülkende olsaydı

eminim eminim bu kadar saklı olmazdı
beğendiğimi söylesem kemanın ikiye böldüğü yeri tutar saklardım
şimdi sana ne diğim
çopk güzel mi diğim beğendiğimi söyliğim
anlamadığına da kızmıyorum — kemanın geldiği noktayı sabaha kadar kanaıtıp gititği burnumun kanlarıı
anlkamadığınada kızmıyorum
nasıl yorumliğim sabaha kadar kanatıp gittiiği burnumun kanları 00:3ün öngörüsüz ve bilinmez ilenci bütün bir hayal kırıklığı gibi~ ve okunmuyor hiç şakası yok okunmuyor
güzel desem kör beğensem kör bir cümle söylesem
artık aklıma gelmiyor hiç aklıma gelmiyor

öldü bir rick..


Öldü bir rick..

Ardından onu anlatan uzun uzun cümleler kurmak isterdim şimdi tamda onu anlatan…bize çağrıştırdığı onca imgenin eşsiz büyücüsü olduğunu söyleyecek sözler söylemek ve ona hiç bitmeyecek ve de adı bir yerlerde hep var olacak biri olduğunu fısıldamak isterdim bir veda yazısı yazabilecek gücü görebilseydim kendimde…

Kulaklarımızdan bütün vücudumuza oradan da ruhumuza yaydığı eşsiz melodilerini sunarken o, ne kadar da şanslıydık fark ettiklerimizin biz ….shine on you crazy diamonda bulmalıydı ölüm onu ya da echos çığlıklarında…
Ne kadar da hüzün anı bu….ne kadar da soluksuz kalıyor her cümle …kelimelerse kendi susuşlarında yalnız…

Öldü bir rick…

Ruhun çok yaşasın Richard Wright

Murat Uyanık

kelebekli samuray

kelebek apoletli bir samurayım
elimde harflerden bir kılıç
kalkanım kahraman serçelerden

MANEVİYATIN SON HALİ: TUZLA BUZ

Kedilerden küfür yiyen sadık köpekler
Isırsa sahiplerini bir paradigma başlar
Şehirin kamçısı tek kölenin sırtında şaklar
Ve sis iner geceden önce sana
Koca bir kahkaha
İçinden çıkamadığımız dehlizlerde yankılanır
Taze kan lazım denize diye dönüp duran binlerce martı
Dokuz canlı kuyrukluların intiharını bekler
Sevdiğin şarkılar gelir aklıma
Ve asla hatırlayamadığımız sözleri
Bir sokak çocuğu gibi bağrıma basarım ölümü
Yalın ayak eskittiğimiz cam çerçeveleri
İşte yine acı acı Blues
Yine yüklemsiz, yine eksiltili

Kaderin boğazını kesse tanrı kılıcı
Yine değiştiremeyiz künyemizdeki savaşı
Ben gitsem de seni göreceğim halbuki
Ve bilerek ve isteyerek dinleştireceğim aşkı
Mutluluk sanatına küfreden kaypak vandalları
Sana mum aldığım dükkanda kundaklayacağım
Defalarca nefretimi kabartacak
Gördüğüm melek ikonları
Defalarca midemi bulandıracak
Ayaklarımı göğe yüzümü yere çarptığın o gece
Oysa çift kişilik yalnızlık
Tek kişilik yalnızlıktan daha ıssız değil mi?
Kaçak kat çıktığımız kumdan kalemizde
Bir dalganın bizi alacağını bile bile
Tutunamadık deniz yıldızlarının isabetsiz kulaçlarına
Sarılamadık her daim açık kucaklarına
Yapamadık
Belki biz de o tren kazasında yanmıştık




Nur İpek ÖNDER




Fotoğraf:İlker ŞİMŞEKCAN

kız Veysel

Veysel ki geberesi(!)
kangren babasının zürriyetinde
fazla kuzusu anasının
sokağa düşmüş düşleri
gecenin kirli pençesinde


Veysel ki ıssız bir monolog
kendini ezberleyen
karşı kıyısında hayatın
umudunun sırtında
nal izleri yılkı atlarının


Veysel ki kahrolası(!)
ıskartası mahallenin
sokağın utanç hanesinde
iliklerine sinmiş dik açılı acılar
elleri kederin ceplerinde


Veysel ki sağır bir sandal
şiddet denizinin dibinde
kendine sıkılmış bir mermi
intiharı heceleyen


: ki Veysel bir imlâ hatası ömrünün önsözünde



serkan engin

kırık çırak

kalbimi çekiç yaptım da düzeltemedim
hayatımın eğri büğrü kaportasını
ezikliğini bana kusuyor ustam
üstüpü gibi harcıyor çocukluğumu

kaynak tutmuyor heveslerim
dünden yarına kırılmışım
‘senin failin devlettir’ diyorlar
‘üreme bonkörü ailen bir de’

- sahi devlet’e nasıl gidilir abi?

dövüyorlar düşlerimin misket mavisini
küfre ve tütüne bulandı masumiyetim
bir işbaşı bile almadılar
abimin küçüklüğüdür giydiğim

egzoz dumanı siniyor umutlarımın körpeliğine
tebeşir tozu ağartacağına aklımı
acının çelik dikenleri batıyor kalbime
avuçlarım zaten nasır tarlası

- doğru söyle abi bana yakışırdı di’mi ?
okul önlüğü mavisiyle kırmızı sırt çantası





serkan engin

evsizliğin çocukluğu

kedere bıçak çekip jilet atarlar cehenneme
tinerle ovarak cesaretlerini
mideleri tenha düşleri lâl
acıya sallanmış bir çift zardır gözbebekleri


intihar marşıyla geçerler önümüzden
şiddet emzirir deve dikeni ömürlerini
hayatın ıskartasıdırlar
kan revan okunur tarihçeleri


kazınmış tenlerinden masumiyetleri
umutları alabora olmuş daha açılmadan denize
omuzlarına kimsesizlik kuşları konar
her dilde italik yazılır boyunları


: goncayken çürür evsizliğin çocukluğu



Serkan Engin

bütün tanımların dışında...

bütün tanımların dışında
onların anlamlandıramadıkları
sen
ve
ben

herşeyi karmaşıklaştırabilen beyinlerde
çözümlenemeyen bir sadelikte
ve nihayetsiz
ve çıkarsız

kalıpsız ruhlarımız
bulut kümeleri gibi
ve
tapıyoruz hücrelerimizdeki maviye.



marla


çiçek

çiçek

senin için
karahindiba bile
olurum.
üfleyince, uçup giden
bnlerce çiçek
tohumu gibi.

ya da okyanusta
bir damla




Fotoğraf:Fırat OLCAY

mutfak... kocaman bi ölüm var içimde


mutfak...
kocaman bi ölüm var içimde
büyük boşluklar
hep hata doldurmuşum ya içimi
yıldızlara bakan kimdi peki pencereden bi dünya hayal vardı iyi olacaktı değişecekti tanrıyla olan küçük konuşmalarımızda bana söz verdiğini hissetmiştim çünkü küçük yapraklar kımıldamıştı incir ağacında bide o kedi gelip ayaklarıma sürtünmüştü ama bu evet demekti bu bi umuttu hani içimdeki kocaman yürek benim en büyük hazinemdi? peki tanrı söler misin ben neden böleyim? bu kadar beni kaos dolduracak ne yaptım ben bana yada sen bana insanlar bana ben nerdeyim sanırım farklı bir boyut herkese pembe olan bana yeşil mi ne.. yada herkese acı gelen bana güzel mi gerekli mi peki minik acı olunca miniki damara asla gelmez çünkü o ölmek istemez sadece ruh acısı bedenden uçar gider minik kelebekler gibi süzülür zaten kelebeklerin ömrüde üç gündür yada bir gün ne bileyim işte peki benim kelebeklerim neden gelip canımı acıtıyor bazen ben naptım ki onlara tanrı, madem öle neden ayçiçek tarlalarımda ayağıma gelmedi huzur uçsuz bucaksız bi görüntü müdür peki en iyi yapabildiğim şeyi bile yapamıyorsam ben napmalıyım tanrı? bunları bana mail olarak atabilsen keşke bende "ben" olmanın tadını çıkarsam mı yoksa ruhumu özgürlüğüne mi kavuştursam karar versem karar veremiyorum evet bu yetimi kaybettim nasıl kazanmalıyım ki tavşanlarım boy boy büyük yada küçük hepsi gülümsüyor bende gülümsemeli miyim yalan mı olmalı gerçek mi peki bir şey yaşamaya değerse, ölmeye de değer mi peki hata doluysam ben kendimi yüksek bi yerden bıraksam geçer mi, saçılır mı hatalarım sağa sola ben uçuşurken havada peki onlardan kurtulabilir miyim sonsuza kadar hatalardan.. deniz olsa derin olsa bıraksam kendimi çırpınmasam girdaba dalsam hiç görmediğim renkleri görsem hiç bilmediğim bir duygu hissetsem mavilik dolsa ruhum geçer mi bu çiziklerim kalbime attıklarım hani peki ben kuş olsam....

marla



en acıycak yerleri bilek içlerini iğneyle kazıyordum, öldürmeyecek ama acıtacak ve GÖRÜNECEK kadar...
çektiğim acıları herkesin görmesini istiyordum
gözünün içine baka baka söylüyordum duymak istemediklerini
acıyı görmeni istiyordum.


acıyı görürken gözbebeklerine kilitlenmek istiyorum
gerçek sen'i yakalayabilmek adına.

ruhumdaki heyecanı dindirme tanrım
tuz bas acılarımın üstüne, dindirme.
büyüyorum, kabıma sığmıyorum. kusuyorum yediklerimi. bedenimden çıkmak istiyorum.

beni anlayan bir ruh.. görüyorum.. çoğalıyorlar.. sarmalanıp denize doğru uçuyoruz.
biri yukarıdan baloncuklar üflüyor. patlamadan öpüyorum hepsini.
daha ne kadar böyle gidecek bilmiyorum. mutluyum. kabullenmişliğimle yaşıyorum kendimi.
yanıma gelsin birileri ellerimden tutsun. sonsuza dek peşinden gidebilirim o özgür ruhun.
seni seviyorum marla. olduğun gibi.