Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

zebercet bandosu ya da beirut ya da ooff of!




bu kez söze nereden başlayacağımı gerçekten şaşırdığım bir yazıyla baş başayım, elimden geldiği kadar nedenini anlatayım bunun size ki yazı boyunca aklınız çok karışmasın istiyorum... beirut zach condon' un öncülüğünde oluşturulmuş bir müzik grubu... yazıyı yazma amacım da size onların müziğinden söz etmek, şimdi burada bir sorun oluştu; çünkü grubumuzun adı beirut, böyle olunca benim aklıma bir sürü "beirut" geliyor bunun da ötesinde şöyle de bir konu var ki bunlar sadece benim aklıma gelen beirutlar, düşünün ki oraya dair izlemediğim nice film, dinlemediğim nice müzik var... bunu söylememin sebebi de şu, ben birazdan bazı şarkılardan ve filmlerden kısa kısa söz edeceğim ya da en azından bu şarkıların, filmlerin, müziklerin ve hatta kitapların adlarını vereceğim ve belki sizin de kendi beirutlarınız olacak aklınızda dolaşan ve bu yüzden yazının en başından bu yazının beirutlarının mutlaka ki eksik kalacağını söylemek istedim... şimdi burada bir süreliğine müziğin sesini kısalım ve beirut' un bizi dolaştırdığı sokaklara bakalım önce... ezginin günlüğü' nün bir şarkısı var hatırlıyor musunuz "ey şehir sen yoksun" diyen o mis şarkı... hatırlamanız gerek ya da nolur biri hatırlasın : ) çünkü bu şarkının adı da beyrut ve sözlerini de mırıldanalım ki günlerdir sokaklarda dolaşan bu yolcu yazı da başlasın yazılmaya artık : )

bu yol bir şehre giderdi
güneşin tutuştuğu
denize batmış güle

mavi ıslak gecelerde
ne sevgiler açardı
dünya menekşe bahçesinde
alev alev

ey şehir!
sen yoksun

uyudun uyandın
büyü bozuldu
bir kapı kapandı geçmişe

toprak yok artık,
su yok!
sevinç telaş yok!

ey şehir sen yoksun!

bu kıyıda bir ağaç yeşerdi
sedefin toprağında
diz çöktüm aya

bir masal vardı bu şehre dair
sütü bal koyuluğunda
gözleri kara

uyudun uyandın
büyü bozuldu
bir kapı kapandı geçmişe
ey şehir!
sen yoksun

bu şehir hangi şehir... işte ikinci beirutumuz... şarkılara ve şiirlere ve filmlere ve kitaplara ilham kaynağı olan bu hazin mutlu şehir, lübnan'ın başkenti olan ve günleri bombaların beşiğinde ninnilenen beirut... hani bazı şehirler, bazı özel yerler vardır ki buraları akıl almaz acıların ve akıl almaz masalların annesi gibidir, tıpkı babil'in asma bahçeleri gibi yahut alamut kalesi gibi... içinde efsaneler taşır bazı şehirler, bazı özel yerler ve efsaneleriyle anılırlar buralar, izli bir tarih, gizemli, sihirli bir masal dolaşır havasında ve kısacık yaşamlarımız sonlanmadan önce, oraları görebilmek için delice hevesler duyarız, işte beirut böyle bir şehir... babil'in asma bahçeleri dedim, alamut kalesi dedim, okuyanlar anladı mı -ne diyorum?- bilmiyorum ama sözü "semerkant" ve "doğunun limanları" gibi eşsiz kitapları yazmış olan amin maalouf' a getireceğim, söz buraya geliyor çünkü amin maalouf da lübnan'ın beirutun 'da doğmuş bir yazar ve doğu'nun limanlarından biridir beirut, yine ömer hayyam' ın ve hasan sabbah' ın ve alamut kalesinin içinde dolaştığı kitap da semerkant' tır...
1970’lerde doğunun paris' i olarak anılan beirut, çoğumuzun hayalinde o büyülü yıkıntılarıyla yer bulurken, kimimizde de tuhaf bir merak duygusuna sebep olan tarihsel olaylara ev sahipliği yapmış bir şehirdir... bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden durmadan yakılıp yıkılan ama hala yaşayan bir şehir... düşünün ki sabahları bomba sesleriyle uyanıyorsunuz; evinizde, ailenizde sizden başka sağ kalan olmayabiliyor, sevdiğiniz, sevmediğiniz nice insan kanı akıyor her doğan güne, bütün anılarınız, tüm kişisel tarihiniz, çocukluğunuzun, gençliğinizin geçtiği sokaklar, evler bombaların arasında yerle bir oluyor ve giderek kanıksıyorsunuz bu manzarayı; kanıksamak zorunda kalıyorsunuz hayatta kalabilmişseniz eğer ve diğer canlı kalabilenlerle biraraya gelmek zorundasınız sonrasında; yıkıntılar arasında, belki altı yaşında çocuksunuz, diğer altı yaşındaki çocukları, onların ellerini arıyorsunuz ve bulabilirseniz bir benzerinizi, onunla el ele tutuşmuş hayret ve korkudan dümdüz ve dimdik yürüyorsunuz yıkılmış bir şehrin ortasında... ağlayamıyor ya da çığlık atamıyorsunuz çünkü biliyorsunuz kimse gelmeyecek, kimse istese de gelemeyecek sizi avutmak ya da susturmak için donup kalmışsınız kanların ortasında ama elleriniz tutunmak zorunda, ayaklarınız yürümek zorunda ve artık altı değil altmış altı yaşındasınız bir anda...
diğer beyrutumuz da yine lübnanlı ve yine büyülü bir sese sahip olan feyruz'un "le beirut" isimli şarkısı... "le beirut" yani "beirut'um" diyor o güzel feyruz, lübnan'ın başka bir şehrinde doğan ama sonrasında ailesiyle beirut' a taşınan ve orada yaşamaya başlayan feyruz, 1975 - 1990 lübnan iç savaşı sırasında da ülkesini terketmemiş ve çalışmalarına burada devam etmiştir... sözleri rodrigo' nun gitar konçertosu üzerine yazılan "le beirut" şarkısı da lübnan iç savaşına hitaben söylenmiş, israil'in lübnan'a girmesinden sonra da lübnan'ın tüm radyolarında bu şarkı (ağıt-marş) çalınmıştır:
selam sana yüreğimin derinliklerinden
ey beyrut!
kabul edin bu selamımı, ey denizler, evler
ve eski denizlerin yeni yüzü çöller...
o ki
benim halkımın hamurundan yoğrulmuştur,
ekmeğim, içkim, yaseminim...
ateşin ve dumanın tadı nasıl oldu?
beyrut! seni terk eden delidir,
ey beyrut!
el üstünde tutulacak şehirsin sen
ey beyrut!
kapısını kapattı beyrut;
kendisini sabah akşam el üstünde tutacak
ve güzel günlere taşıyacak insanlara
sonra bir başına kaldı sabah akşam
ve gecelerde...
benimsin sen ey beyrut!
benimsin
halkımın kanayan yarası,
analarımın akan gözyaşısın.
benimsin sen ey beyrut!
benimsin...
benim beirutlarım bu kadar, bunun dışında kaynakları okurken iki önemli filme rastladım ve izlemem gereken filmler listesine ekledim... onları da yazayım size, ilki tarantino'nun kamera asistanlığını ziad doueri'nin yönetmenliğini yaptığı lübnan' da iç savaşı konu alan 1997 lübnan-almanya ortak yapımı batı beyrut (west beyrouth) isimli film... ikinci filmse sevindirici doğrusu çünkü türkiye' den bir yönetmenin didem şahin' in hazırladığı bir belgesel film bu ve ismi de “beyrut'a gittiğimi anneme söylemeyin” ve bu belgeselin gerçekten çok güzel bir çekilme hikayesi var ama yazımızın asıl konusu dağılmasın diye anlatmayacağım bu hikayeyi hayır ama bence bu filmler izlenmeli mutlaka bu kadarını söyleyeyim : )
rakamlara vuralım konuyu biraz, düşünün milyarlarca insan, dünyanın her köşesinden milyarlarca insan aynı anda ellerindeki beyaz güvercinleri gökyüzüne bıraksın, hayal edin nasıl bir beyazlık saracak göğü, nasıl beyaz bir barış kanadı ki çırpınacak içinizde, bütün o kapkara savaş kanatlarını silip götürecek; yüzyıllardır süregelen savaşların ve tüm o dinmeyen acıların toprağından fışkıran ana sütü gibi... unutmadan, unutamadan geçmiş acıları, geleceğe hayat vermek... insanlar gelecekte aynı kara sütle beslenmesin diye aynı anda göğe doğru uçurmak tüm beyaz güvercinlerini yüreklerimizin... bir gün olur mu böyle inanılmaz bir zaman hala bilmiyorum ama bu hayal, bunun gibi hayaller bugün işte, bunca insanın bunca güzel müzikler, bunca güzel filmler, bunca güzel kitaplar üretebilmesini sağlıyorsa -buna neden oluyorsa- hala umut var demektir, hala "barış" denilebilir...
artık heyecanlanabiliriz, tuhaf bir hüzünle keyiflenebilir döne döne dönebiliriz, sanki ellerimizden tutmuş bir büyük annemiz, bir büyük babamız, bir büyük sevgilimiz bir büyük sevdiğimiz, bir büyük sevenimiz, bir büyük oyun arkadaşımız; döne döne dönerken, etrafımızdaki dünyanın nasıl başka türlü göründüğüne şaşırabiliriz, en mutluyken, en güzel duyguluyken birdenbire gözyaşlarına boğulabilir, sevinçten ağlayabiliriz... o mutluluğu elde edene dek çekilen acılar yorgun gözlerimizden, gülümseyen dudaklarımıza düşer şimdi, beirut'u dinlemek döne döne dönmek gibi, dünyanın merkezinde dönerken döne döne seyretmek gibi tüm dünyayı ve bilgiden kaynaklı bir baş dönmesi sezilirse bu yazıda yahut olur ya sizin başınız dönerse duyduklarınızdan, bilinsin ki bu beirut 'un şarkılarının kabahati...
şimdi ben bu yazıya başlamadan önce birkaç günümü yoğun olarak beirut dinleyerek ve beirut hakkında yazılan yazıları okuyarak geçirdim ve bu kadar yoğunlaşınca, şarkılarla aranızda çeşitli diyaloglar oluşabiliyor : ) grubumuz bana durmadan "hadi dışarı çık" dediği için ben de şarkılarının sözünü dinledim ve dışarı çıktım ve dolaştım sokaklarda günlerce, bu yüzden bu yazı tahmin ettiğim zamanda yazılamadı ama şu anda yazılması da daha anlamlı olacak diye düşünüyorum... hani beş altı yaşlarında tombul yanaklarıyla bir çocuk yaşından büyük ve sizi hayrete düşüren cümleler kurar ya da yaşça büyük bir insan, beklemediğiniz çocuklukta bir ifade geliştirir de yanaklarını koparasınız gelir, içinize öyle değişik bir sıcaklık yayılmasına neden olur bu erken bilmişlik ya da bu geç sevinmiş içtenlik... beirut şarkıları böyle bir his bırakıyor insanda ve bu şirret şirin ve bu insanı kendi evinden neşeyle kovan güzelim şarkılar henüz yirmili yaşlarını süren grubumuzun kalp solisti zach condon' un marifeti...

dedesi bir caz müzisyeni olan ve çocukluğundan beri emir custurica filmleri ( ve tabi goran bregoviç müzikleri ) hayranı olan zach condon 1986'da new mexico'nun santa fe'sinde doğuyor... müzikle uğraşmaya çok küçük yaşlarda, rufus wainwright, tom waits, magnetic fields gibi sevdiği isimlerin şarkılarını çalarak başlıyor ( ki yaşça hala küçük : ) ve hatta 15 yaşına geldiğinde real people isminde bir grupla -hakkında çok fazla şey bilinmeyen- bir albüm çıkarıyor. 16 yaşında okuldan atılıyor ve avrupa seyahatine çıkıyor... amsterdam' da kaldığı apartmandaki sırbistan göçmeni üst komşusu aracılığıyla balkan müzikleriyle tanışıyor ve dinlediklerinden çok etkileniyor... avrupa' ya yaptığı bu seyahat boyunca vaktini daha çok fransa' da özellikle de paris' te geçiren zach condon, zannedildiğinin aksine hiç bir balkan ülkesinde bulunmamış ama kendisi gibi farklı kültürleri merak eden öğrencilerle ve doğu avrupalı göçmenlerle tanışmış ve evine ukelele, akerdeon gibi daha önce kullanmadığı müzik aletleri eşliğinde dönmüş... müzik zevki değişen-gelişen zach, evine döndükten sonra gulag orkestar'ı hazırlamaya karar veriyor ve yazılanlara bakılırsa, bu albümdeki enstrümanların tamamını zach cordon’ un kendisi çalıyor... kemanlar, çellolar, ukuleleler, piyanolar, mandolinler, davullar, kongolar, klarnetler, akordiyonlar... ve yine yazılanlara bakılırsa, albümün kayıtlarının tamamı zach cordon tarafından kendi evinde yapılıyor... albümünü dört ay gibi bir zamanda tamamlıyor ama albüm 2006'ya kadar yayınlanmıyor... grubun ilk kaydı jeremy barnes ( neutral milk hotel ) ve heather trost ( a hack and a hacksaw )' un katılımıyla gerçekleşiyor... ve böylece beirutumuz doğmuş bulunuyor... grubumuzda -bandomuzda- kim hangi müzik aletini çalıyormuş, burada bunları da verelim ki iyice bilinsin beirutumuz :

• zach condon - vocals, ukulele, french horn, trumpet, flugelhorn
• owen pallett - violin, organ, backup vocals
• jon natchez - clarinet, flute, melodica
• kendrick strauch - piano
• perrin cloutier - accordion, upright bass, backup vocals
• nick petree - percussion, backup vocals
• kristin ferebee - backup vocals
• jason poranski - guitar, mandolin
• paul collins - bouzouki

beirut' un yaptığı müzikleri tanımlamak için de diğer çok çalışkan müzisyenlerde ve müzik gruplarında olduğu gibi birden fazla tanım kullanılmış, grup için kimileri, organik balkan soundunu destekleyen armonik bir grup demiş... kimileri grubun folk, indie(bağımsız) rock ve daha bir sürü müzik türünü balkan ya da latin amerika ezgileriyle harmandıklarını söylemiş, biz zach cordon' a sorarsak o kendi müziğini 'göçebe yahudiler' olarak adlandırıyor... zach condon' un ana enstrümanları trompet ve ukulele imiş ve gitarsız kurulan grup, mandolin, ukulele, saxophone, keman ve glockenspiel gibi enstrümanlardan oluşan bir orkestrayla müziğini şekillendiriyor imiş : ) zach condon'un kendi müziği ve grubuyla ilgili yorumu ise şöyle imiş:

"paris' den bir trompet, bir farfisa org ( bir çeşit elektronik org ), akordeon, piano, ukelele ( gitarın daha küçük ve 4 telli versiyonu ), mandolin, glockenspiel ( küçük zil sesi veren kanun şeklinde vurmalı bir alet ), keman, çello, tef, 12. sokakta aldığım bir hava-kaynaklı org, komşularım tarafından hediye edilen bir kongo davulu... new mexico üniversitesi'nden çaldığım bir bozuk mikrofon..."
ve gelelim grubumuzun albümlerine... önce albümlerin adını vereyim sonra da bu inanılmaz albümlerden ve şarkılardan biraz daha ayrıntılı söz edelim diyorum...

gulag orkestar ( 2006 )
the flying club cup ( 2007 )
ep'ler:
lon gisland ( 2007 )
pompeii ep ( 2007 )
elephant gun ep ( 2007 )
march of the zapotec ( 2009 )

beirut' un ilk albümünün adı gulag orkestar, ben burda gulag kelimesi üzerine de birkaç şey söyleyeyim, gulag sovyetler birliği' nin stalin döneminde oluşturulan çalışma kamplarına verilmiş bir isimmiş... burdan şöyle bir sonuç çıkarıyorum, zach condon şarkılarını bir yol şarkısı olarak düşünürsek, o yürüyor, gördüklerini topluyor ve yolun sonunda da tüm görüp yaşadıklarını birleştirerek bütünsel bir yol günlüğü oluşturuyor... ve yolları yürürken sokaklarında dolaştığı ülkelerin, kentlerin, eyaletlerin önemli tarihi olaylarını, yurt özlemlerini, aşklarını, mutluluklarını, hayallerini, kederlerini yani insana ait ne varsa işte hepsini, her şeyi topluyor ve bunu yaparken yalnızca bugünü değil geçmişi de seyrederek yürüyor ve yaşına göre oldukça ağır sayılabilecek büyüklükte evrensel duygu ve düşüncelerin sahipleniciliğini üstleniyor... gulag orkester albümündeki şarkıların adlarına dikkat edecek olursanız çoğu, almanya'ya ait eyaletlerin, kentlerin isimlerini taşıyor, ki bu tür isimler taşımayan öteki şarkıları bile derin bir hüzün ve derin bir hayalkırıklığının izlerini taşıyor... güzel olan şu ki bu bir ordu içerisindeki bir askerin disiplinli yürüyüşü değil henüz yirmili yaşlarında, ellerini kollarını neşeyle sallayarak dünyayı dolaşan bir gencin ve onun yol arkadaşlarının müziği... ve zach cordon kendisi hiç istemese de kendisine asla izin verilmese de hayaller kuracağı ve yine kendisi hiç istemese de kendisine asla izin verilmese de umutlu olacağı kadar çok genç ki duyguları, düşünceleri, içinden geçtiği onca acılı tarihin içinden kara bir neşeli ışıkla sızıyor her şarkısından dışarı... ve bu arada beirut gulag orkestar albümü çıktıktan sonra bir turneye de çıkmış ve hatta 2007 yılında türkiye' ye de gelmiş, radar live festivalinde de sahne almış, haberimiz olmamış : )

beirut' a amatör bir grup diyebiliriz sanırım, çünkü oldukça neşeliler : ) oldukça alçakgönüllüler ve samimiler... izlediğim çoğu videosu da sokakta amatör kayıtlarla çekilmiş videolar... elephant gun adlı şarkının zach' un şirin bir bıyık taktığı hoş bir klibi var, sanırım ep'lerinden birinin daha bir klibi varmış başka da profesyonel olarak çekilen videoları var mı bilemiyorum... bir bakıma etnik müzik yaptıklarını söyleyebiliriz ama etnik dersek hangi etnik diye sormak gerekecek, müziklerinde yoğun olarak balkanların etkisi görülse de daha daha bir etnik beirut' un müziği, o yüzden bence "dünya" müziği yapıyorlar demek daha doğru olur, çünkü zuch condan somut olarak da yollara düşmeye ve dünyayı gezmeye devam ediyor, yaşını da göz önüne alırsak dünyanın her yerini dolaşmasına yetecek kadar zamanı da var, gittiği her yerden o yerlerin müzik aletleri ve müzik kültürüyle döndüğünü de düşünecek olursak yani işte biz beirut için "dünya müziği" yapıyor diyelim, öyle olsun... bu albümdeki şarkıların her biri birbirinden güzel, zaten gulag orkestar bir ilk albüm olmasına rağmen çoğu ülkede oldukça hayranlıkla karşılanan bir albüm olmuş, benim özellikle sevdiğim şarkılar var ama herkesin özellikle sevdiği şarkılar kendisine diyelim (diyemedim rhineland (heartland) ) the gulag orkestar ve postcards from italy' inin de çok sevildiğini biliyorum ki bilmeseydim de okuduklarım bildirirdiler : ) o yüzden onları sevdiğimi ayrıca belirtmiyorum ve hiç yazı uzayacak filan diye düşünmeden albümlerindeki şarkıların isimlerini de tek tek vermek istiyorum, hepsi tek tek öğrenilesi, dinlenilesi şarkılar çünkü:

the gulag orkestar – 4:38
prenzlauerberg – 3:46
brandenburg – 3:38
postcards from Italy – 4:17
mount wroclai ( idle days ) – 3:15
rhineland ( heartland ) – 3:58
scenic world – 2:08
bratislava – 3:17
the bunker – 3:13
the canals of our city – 2:21
after the curtain – 2:54

ikinci albümleri the flying club cup. albümün adına bakar mısınız ne denir ki bunun üzerine daha : ) insanın içinden ıslık çalıp elleri ceplerinde sokak sokak dolaşmak geliyor. sanki o koca dünya bir oyuncak yuvarlağa dönüşmüş, her adımda bir ülkeye varıyorsunuz o kadar küçülmüş dünya şarkıların arasında bir düşünün... bu güzel albümümüzde de benim her keyifsizliğimde açıp dinlediğim bir cliquotim var yine benim de çok sevenlerine dahil olduğum nantes' li bir nostaljimiz; büyük büyük atalarımızdan kalmış sapsarı güzpgüzel aile fotoğraflarımız, mutlu anılar anımsayışları hüzünlerimiz var... hani bilirsiniz anımsamak mutlu da olsa hüzünlüdür çünkü o günleri tekrar yaşama olanağınız ya da olasılığınız yoktur. yalnızca fotoğraflarda ya da videolarda ya da en önemlisi hafızanızın bir köşesinde kalmıştır o anlar ve yalnızca hatırlama biletiniz vardır elinizde... bundan başka albümümüzde tatil günlerini deniz kenarında geçiren bir sunday smile' ımız var... kumsalda oynayan çoçuklarımız bir beirut kalesi yapıyor bu kez o küçük kovalarıyla... ondan başka bir nefis in the mausoleumiz var ama böyle şarkıları tek tek saydığıma bakmayın yine her biri birbirinden harika, inanılmaz şarkılar, dinlediyseniz siz de bilirsiniz ya da dinleyince ne demek istediğimi anlayacağınızı sanıyorum... bir de albümün genelinde bir fransız etkisinin hissedildiği yazılmış bir yerlerde, albümde kullanılan müzik aletlerinde, albümdeki şarkı isimlerinde de bu etki görülüyor ve yine şarkıların içinde de fransızca konuşmalar yer alıyor ve zaten zach cordon bu albümleri için “1900lerde, 1920lerde paris’te bir uçan balon festivali’ ndeymiş gibi bir benzetme de yapmış... dinledikçe bıkmıyorsunuz beirut' tan, dinledikçe hayran kalıyorsunuz dinlediklerinize ve dinledikçe daha bir anlıyorsunuz zach cordon' un büyüklüğünü... kumsalda kayalıklar arasında oturmuş denize karşı elinde kendi boyundan büyük devasa bir zebercet taşı vuruyor bir başka değerli taşa onu sesler yayıyor evrene ve çok sürmüyor bando arkadaşları da katılıyor ona ve yolların boynunda böyle değerli böyle ışıl ışıl bir dünya kolyesine dönüşüyor zebercet bandomuz... müzik böyle yapılır solist böyle olunur bando dediğin budur diyor ve onların bu hüzünlü neşeli yürüyüşüne katılmaya çağırıyorum sizleri de... ve niye, sokaklar keyiflesin dünya biraz daha güzelleşsin diye...

a call to arms - 0:18
nantes - 3:50
a sunday smile - 3:35
guyamas sonora - 3:31
la banlieue - 1:57
cliquot ( zach condon, owen pallett ) - 3:51
the penalty - 2:22
forks and knives (la fête) - 3:33
in the mausoleum - 3:10
un dernier verre (pour la route) (zach condon, kendrick strauch) - 2:51
cherbourg - 3:33
st. apollonia - 2:58
the flying club cup - 3:05


heyecanlanamıyorsanız blonde redhead tehlikesi kırmızısı baştan sarışın



hani biliyoruz, çocuklar doğarken, ebeveynler neler hissediyor, aile nasıl bir kurumdur ve her anne baba kendi çocuğunu nasıl “özel” görür... peki her anne baba böyle görüyor da hani kendi çocuğunu öte yanda şöyle atasözlerimiz de var “kargaya ya da kuzguna yavrusu şahan ya da şahin görünürmüş” ya da ne bileyim “kirpi yavrusunu pamuğum diye severmiş”

şimdi bu konuyu biraz daha açalım sonra da hemen sözü çok uzatmadan blondered head hakkında söyleyeceklerimize geçebiliriz... şimdi karga ya da kuzgun niye böyle görünüyor ve görünen doğru mu onu biraz karıştıralım... böyle görünüyor çünkü insan insanın parçasıdır, yakınınızda olanlar daha hayati parçalarınızdır o yüzden yakınlar daha güzel gelir ama hala aslında uzaklar da güzeldir siz bakmasanız ya da bakmayı unutsanız da orası da güzel ve her ebeveyn için kendi çocuğu “özel” dir dedik ya hani, çünkü gerçekten doğan her çocuk “özel” dir...
bunu niye söyledim çünkü sanat biraz budur, tüketime karşı üretilen her türlü üretim özel ve güzel ve değerlidir... birileri bir yerlerde yaşamı tüketirken durmadan, siz biraz müzisyen, biraz yazan, biraz okuyan, biraz sorgulayansanız (ki çoğaltılabilir bu böyle gidebilir) ; bu hayata bir şey doğuransanız, gerçekten de özel ve güzelsiniz demektir... bütün çekirdekler ayçiçeği olma niteliğini taşır ama çocukların içinde yetiştiği koşullara göre o çekirdek ayçiçeği değil de karbuz olabilir ya da patates olabilir ya da kabak olabilir ya da biber ya da ne bileyim olması umulandan başka bir evlat yetişiverir bazen... bakmışsınız yirmi yaşına gelmiş mesela diyelim ki... sizin onu doğurduğunuzda onu sandığınızdan ya da ondan umduğunuzdan bambaşka bir ürün olmuş çocuk, siz de şoka girmişsiniz mesela, niye ama hayretler içinde kalıyorsunuz ki, olabilir evet, çekirdeği siz dışarınıza yetiştirdiniz ama o da bi kendisi çekirdekti kendi çekirdeğiydi sizin çekirdeğiniz olmasının yanında...

sanırım anlatabildim demek istediğimi, her doğan insan yavrusu aslında ne bileyim bir kahraman tohumudur ve gerçekten çok özeldir ama özel tohumlar özel koşullarda güzel yetiştirilemiyorsa ya da yetiştirilmesine izin verilmiyorsa, tarla ayçiçeği yetiştireceği yerde çalıdikeniyle ya da yabani otlarla doladabilir... tarlamıza bakmazsak o otları ayıklamazsak, seçmezsek, güneşi ne kadar, suyu ne kadar, ne bileyim toprağımız nefes alacak ne kadar, her şey olabilir, her şeyin olmasını değil de bir şeyin olmasını istiyorsak bu bizim elimizde, şarkılarımız kaç yıllık olursa olsun hala o tarla duruyor her şey aynı yerinde duruyor hiç bir şey bir yere kaybolmuş filan değil baktığınız anda her şeyi bulabiliriz...
bütün bunların bir müzik yazısında ne işi olabilir şaşkınlığı için hemen açıklamamı da yapayım, grubumuz ebeveynlerini dehşete düşürebilecek dehşet güzelliğinde melankoli ve acı tohumu serpen bir grup ve onları dinlerken kalbinizi sökebileceklerini unutmayın... eğer kalp sandığınız organın yerinde bir ayrık otu varsa mesela ya da tarlanızdaki ürünlerinize dadanan herhangi bir böcek ya da yararsız bir ot varsa işte duyan yanlarınızda, blonde redhead’ın şarkıları onların hepsini sizin yerinize sökecek ve onlar şarkılarıyla kalbinize ya da kulaklarınıza bu işlemi yaparken, duyularınızı yerlerinden tamamen çekip almalarını istemiyorsanız, şarkıları dinlemeye başlamadan önce kendinize biraz gelmeniz gerektini, kendimize biraz gelmemiz gerektiğini hatırlatmak istedim...
grubumuz 70’ li yılların sonlarına doğru ilk olarak dört kişi tarafından kurulmuş ve ilk albümleri de bu dört kişi tarafından hazırlanmış, ama grubun solistlerinden biri (maki takahashi) daha sonra grubumuzdan ayrılmış, grubumuzun daha sonraki halini oluşturan üç kişimiz kimdir diyecek olursak grubun bayan solisti (grubun yarısı) japonya’ dan kazu makino ve italyan ikiz kardeşler simone pace ve amedeo pace
listeme blonde redhead’ den altı şarkı atıyorum öncelikle... sonra başka şarkılarını da dinleyeceğim ama en çok bu altı şarkı üzerinde durayım şimdilik, bir de bu şarkılar da yetmez, blonde redhead’ı anlatsan anlatsan bitemez... ben burda azıcık değineyim biraz; siz de ben de yazıdan sonra da grubumuzu dinlemeye devam edelim sonra nasılsa...

ilk olarak “sw” şarkısıyla tanıştığım grubumuz, yüksek duygular için geliştirilmiş bir grup gibi, yani hani yükseldiğinizde, sizinle aynı yükseklikte bir şarkı dinlerseniz bu size ne kadar nerede olduğunuzu hatırlatıyor, bilinciniz yerine geliyor... insan da böylece “hımm ben çok yükselmişim tamam biraz aşağıya, hadi birazcık” filan diyebilmiş oluyor yani denge sağlayıcı şarkılar yapıyor blonde redhead, harika şarkılar yapıyor : )
ikinci şarkımız “falling man” ben bu şarkıya aşığım, ki dinlerseniz belki siz de olursunuz : ) ne bileyim sahiden çok güzel söylemiş solist... çok güzel başka ne diyeyim çok güzel olunca insan aşk duyuyor yani öyle oluyor şarkıya karşı... “bana aşık olabilirsin” şarkısı gibi “ben düşüyor görünürüm ama seni düşürürüm ateşe” diyor sanki hınzırlık var gibi
“misery is a butterfly” misery ne demekti bakıyoruz hemen, sefil demekmiş hay allah, neyse işte, missery is a butterfly yani ne diyor bize bu şarkıda harika sesli solistimiz (sahi kazu’nun sesi ayrı bir güzel en güzel onun sesi grupta bence; acımsı bir tonu var ama acayip hülyalı bir ses aynı zamanda) sefil bir kelebek ne derse bu şarkı da onu söylüyordur sanırım ama dediğim gibi kelebeğin kendisine sefil diyebilmesi gerçekçiliği var ortada bu da ne demek şu demek ki gerçek daima güzeldir, ne kadar kötü bir hali varsa olsun gerçek güzeldir.
“bipolar” isimli şarkıları adını bir duygudurumdan alıyor, bipolar latincede çift kutuplu anlamına gelen bir kelime yine bu kelimenin hastalık diye anılan bir de bipolar bozukluğu var insanları bozmuşlar yine doktorlarımız, neyse işte, bipolar da blonde redhead’ ın diğer parçalarında olduğu gibi heyecan oranı yüksek bir şarkı, koparıyor, tutuyor, sıkıyor, derbeder ediyor... güzel güzel sesleriyle bir güzel olduğumuz halleri bizlere belli edip; bölünmüşlüklerimizi anlamamızı sağlayarak kendi gerçeklerimize ve bütünlüklerimize doğru uğurluyor bizi bu güçlü şarkımız da...
hımm geçiyoruz nefret duygumuza da bir adet şarkı yapmışlar blonde redhead lar... neydi bu şarkımızın uzun adı “hated because of great qualities”, “öfkelisin ama şu şu yüzden sen böyle böylesin” şarkısı sanırım bu şarkı ve grubumuzun çok sevdiğim şarkılarından bu şarkı da ve elbette yine solistimizin o muhteşem sesi ne diyor mutlaka dinleyelim

altıncı şarkımı boş bırakmıştım şimdi de onu seçelim dinlediğimiz diğer şarkılardan... hım şöyle yapıyorum altıncı parçamı elimde kalan blonde redhead parçalarının tümü olarak kabul edip bu şarkıların adlarını sayıyorum ve yazıyorum buraya: 23-- astroboy -- for the demaged -- melody -- pink love-- maddening cloud--elephant women -- dr. strangeluv -- a cure -- doll is mine
yaptıkları müziğin portishead’ i anımsattığını söyleyenler olmuş ki bu doğrudur, ayrıca ben şarkılarını dinlemek için listeye attığımda blonde redhead’e artı olarak radiohead’ in “let down” şarkısını da hediye ettim kendime ve dikkat ettiyseniz bu üç grubun da bir başı var yani kafasız değiller... web siteleri de gerçekten çok güzel ve değişik reklamını da yapmış olayım www. http://www.blonde-redhead.com/ bu arada yazıları hazırlarken halkın sözlüğü sandığımız ekşi sözlüğü kullanıyoruz, oradan birileri okur belki bu yazıyı artık reklam almasanız ne kadar güzel olur diye düşünüyorum, hani zaten onca güzel sözlük yazarınızla zaten ne kadar zenginsiniz, para da kazanmayıverseniz olmaz mı yani reklam filan içimiz soğudu... neyse bir de burada grubumuzun albüm adlarını da verelim,

1993 blonde redhead
1995 la mia vita violenta
1997 fake can be just as good
1998 in an expression of the inexpressible
2000 melody of certain damaged lemons
2000 melodie citronique (ep)
2002 fake can be just as good (japonya bonus parçaları)
2004 elephant woman (single)
2004 misery is a butterfly
2004 equus (single)
2005 the secret society of butterflies (ep)
2007 23

şimdilik bu kadar olsun, bir de belirteyim şarkılarda sevgi sıralaması yapmadım, zaten dinleyenler grubumuzun işte tüm şarkılarının ne kadar birbirinden heyecanlı ve güzel olduklarını biliyordur, grubu henüz bilmeyenler ve ilk kez dinleyecek olanlar için de ben şunu da söylemiş olayım, yüksek sesle dinlerseniz bazen kalbinizin sıkışması filan mümkün onun için hani birden baktınız ki çok daraldınız şarkıyı pat diye kapatın birden, bir uyarı olarak bu da burda dursun... karşımızda gerçekten çok sağlam yalan söyleyen bir grup var... şarkı adları neyse o adın genetiğini bozuyor grubumuz, zaten grup, adını d.n.a isimli bir başka müzik grubunun bir şarkısından almış... mesela “pink love” şarkısı diyelim ki böyle “oo pembe aşk ne kadar hoş” filan diyor ya dinleyince o pembe aşk nasıl bir pembe kız aşkı anlıyorsunuz, dinlersek anlayabiliriz evet : )


kanat kuşları




“kuşlarım kanatlarım” dedin
ben bir teller ormanında dizüstü çökmüş
ateş yakıyordum, yakmaya çalışıyordum

"kuşlarım geceleri de uçacaklar” dedin
“görebilecek misin,," ateşi yakmalıydım
sonra karanlığa çekilecektim

pürler topladım uzaklığından gecenin
ormanı yanlışlıkla tutuşturmamak için
taşlar dizdim ateşin etrafına

sen bir gök kırığından bana bakıyordun
gülümsüyordun kalbimin şaşkın işçiliğine
ateşi yakıp uzandım sadelenmenin otlarına
o sonsuz sevgili karanlığına baktım
o sonsuz sevgili gecelerin

bir yıldız kanatlarına tünedi senin
kuşların, benim güzelliğim

matt elliott ya da kuş dili ya da özgün müzik ya da yalnız adam ya da lacivert perdeler




hani çocukluğumuzda çoğumuzun konuşmaya çalıştığı bir dil vardı, kuş dili derdik ona ve kişiden kişiye farklı türevleri de vardı bu dilin yani dile getireceğimiz kelimelerin içine kendi seçtiğimiz bir harfi eklerdik ve anlaşılamayacağımızı sanırdık : ) başkaları tarafından... ve eklenen bu harf değişiyordu kişiden kişiye göre ama kurulan dillerin mantığı aynıydı, kelimelerin arasına eklenen gizli -sanılan- özel bir harf... bu yazıda matt elliott' la tanışacağız ve yine kişisel bir müzik yazısı olduğu için teknik bilgilerden ziyade onun müziğinin bize yaşattığı hislerden söz edeceğim sıkça ve evet, matt elliott gizli -sandığı- notalarıyla yaramaz bir çocuk gibi en özgün kuş diliyle konuşacak bizimle... ve onun yarattığı bir başka dünya var, o yüzden müzik listesine onun şarkılarını eklediğimizde, dışarıda yağan yağmuru, dışarıda esen rüzgarı, kargaşayı, kavgaları, bütün iyi ve kötü ve bütün var olma halleriyle bütün o dışarısıyı dışarıda bırakacağız; çünkü matt elliott kendi yağmurlarını, kendi rüzgarlarını hazırlamış bize ve onun dünyasında gezinebilmek için onun dünyasına yoğunlaşmamız gerekiyor, ama gerçekten yoğunlaşmamız gerekiyor... ve tüm pencereleri kapattım bu yüzden internet dünyasının o soyut pencerelerini öncelikle ve odamın somut pencerelerini sonra... ve ne zor bir yazı oldu bu, bilseniz... bizim için özel anlamlar taşıyan kişilerden, müziklerden, filmlerden, kitaplardan ve işte diğer konulardan söz ederken daha mı çok zorlanıyoruz, ne söylesek eksik kalacak sanki ve bu bilinçle yazmak ürpertiyor insanın içini ama yine de işte yollar çağırdıkça durulmuyor, susulamıyor ve zor da olsa çıkıyoruz o özel ve güzel yollara...

yazıya başlamadan önce, internette onun hakkında araştırma yapacaktım ama tahmin ediyordum matt elliott hakkında çok şey bulamayacağımı çünkü yerinin bulunmasını çok da istemeyen bir adam ve bir müzik bu... tıpkı o kuş dilindeki kelimelerin arasına eklenen gizli -sanılan- o özel harf gibi ve beni matt elliott' la tanıştıran the kübler ross model' i ilk dinlediğimde o kadar heyecanlanmıştım ki, duyabileceğini düşündüğüm insanlara hemen yollamak istemiştim o şarkıyı, aşk gibi demiştim heyecanla, aşk gibi... sonra "o kadar mı yani, sen abartıyor olmayasın" gibi tepkiler dahi aldım ve o yüzden ataol behramoğlu' nun şiirini hatırlattım kendime ve hatırlattım böyle diyenlere : ) de:

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

insan saatlerce bakabilir gökyüzüne
denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
kopmaz kökler salmaktır oraya

kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

insan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
insan balıklama dalmalı içine hayatın
bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana


ve şarkıyı dağıtımımdan bir gün sonra dedim ki kendi kendime -belki de duyduğum sözün kırılmışlığıyla işte- ben paylaşmak istemiyorum bu şarkıyı kimseyle, ben dinleyeyim onu sadece, kimse bilmesin bu şarkıyı ve ancak çok çok çok önemli durumlarda bilinsin bu şarkılar, işte böyle bencilce hislere neden olduğu için internette araştırma yaptığımda matt elliott' un hakkında çok bilgiye ulaşamayacağımı da biliyordum... ama aradığım bilgi kulaklarımda ışıldıyordu zaten bir acayip küpe gibi kulaklarımdan büyük... bu bilgi, müziklerinde matt elliott' un ve onun hakkında çok daha fazlasını bilmenin çok da gereği de yok aslında ama ben size yine de onu az da olsa tanıtmak için birkaç teknik bilgi vereceğim... ve ama ve elbette hayır, bencillik yapamıyoruz, yayılsın istiyoruz o güzel ne bulmuşsak, bulabilmişsek en fazla bir gün sürebiliyor bencilliklerimiz... ve dönüyor gülümsemelerimiz duygularımıza...

bir şarkıyı dinlerken, bir şiiri okurken daha kısacası sanatsal ürünlerle ilişki içindeyken nasılız, ya da yaşarken işte, nasılız... gerçekten yoğunlaşarak mı yapıyoruz yaptığımız şeyleri yoksa yaptığımız her şey baştan savma mı aslında... ruhumuzu, bedenimizi tamamen vererek yaptığımız hangi işten alnımızın akıyla çıkamadık şimdiye kadar, bir düşünelim... bu noktada, biraz sanatsal üretimlerde bulunanlar ve ortaya çıkan sanat ürünleri üzerine konuşalım mesela... sanatçıyı bir gören ve görülen; bir soyan ve soyulan; bir izleyen ve izlenilen; bir rahatsız eden ve rahatsız eden olarak düşünecek olursak bu noktada; ihtirasla açılmış ağızlar ve tacizkar coşkular içindeki bakışların önünde şımarık bir kendini beğenmişlik ve bilmişlikle her yanını her zaman her ağıza ve bakışa sunan bir soyunma meraklısıyla; yeri geldikçe, gönlü istedikçe soyunan, canı isterse şuh notalar, canı isterse keskin lavlar, canı isterse de seyirci yuvalarına sessiz yumurtalar ya da huzursuz edici ruhlar bırakan bir sanatçının arasında önemli bir fark yok mudur... matt elliott' un fotoğraflarına bakın, videolarını izleyin, o kadar kendi halindeki o; ne coşkulu bir sevgiyle ne de kötücül bakışlarla taciz edebilirsiniz onun müziğini... o sadece çalıyor, o sadece söylüyor ve çalarken ve söylerken sizle değil zaten o ve sizden hiçbir karşılık almasa da alamasa da ya da siz hiç orda olmasanız da aslında o çalmaya ve söylemeye devam ediyor...

matt elliott, ingiltere'nin bristol' ünden bir müzisyen olarak geçiyor kaynakta... ve "karanlık folk" ya da "melankolik folk" müzik yapan bir gitarist : ) olarak tanımlanmış... yazının en zor kısmı bu oldu çünkü ingilizcem yeterli değil ve bu yüzden ingilizce bilen arkadaşlarıma danıştım ama yine de yabancı dilde çok fazla kaynağa ulaşmadım... ve yine bu yüzden size aktaracağım bilginin kendinden emin olabilmesi açısından sadece net olan konulardan bahsetmeye çalışacağım ve ben de matt elliott' u dinlemeye ve öğrenmeye devam edeceğim elbette ki onun için yabancı dil öğrenmek problem değil ama on güne her şey birden sığmıyor ne yazık ki... facebookta matt elliot / the third eye foundation (üçüncü göz vakfı) isminde hayran sayısının -belki de doğal olarak- az olduğu bir grubumuz var... benim anladığım kadarıyla -ki yanlış anladığımı öğrenirsem ileride düzeltmesini mutlaka yaparım- matt elliott 2003 yılına kadar, the third eye foundation adıyla oluşturduğu bir grupla ya da oluşumla diyelim başka müzisyen ve müzik gruplarının müziklerinin remixlerini (hem yayın hem de kayıt işlerini) yapıyor, bu gruplar ve müzisyenler kimlerdir diye sorduğumuzda da yann tiersen, mogwai, ulver, tarwater, the pastels, navigator, urchin, suncoil sect, remote viewer, thurston moore gibi tanıdığımız isimlerle karşılaşıyoruz... 2001 yılında kendi remixlerinden oluşan "i poo poo on your juju" adıyla derleme bir albüm hazırlıyor... bu albüm de yine hood, yann tiersen, tarwater, urchin, the remote viewer, chris morris, blonde redhead, faultline ve glanta gibi kimilerini tanıdığımız kimileriyle ise henüz tanışmadığımız müziklerin remixlerinden oluşmuş... anladığım kadarıyla vaktiyle massive attack ve daha sonradan yine massive attack' e katılacak olan tricky ile de çalışmış... kısacası, matt elliott 2003 yılına kadar oldukça bilinen isimlerle ortak çalışmalar yapmış ve 2003 yılında çıkardığı "the mess we made" isimli albümüyle ilk kez kendi kendisiyle çalışmaya başlamış : ) ve sonrasında da albümleri yine kendi çalışmalarıyla devam etmiş... burada matt elliott'un albüm isimlerini ve albümlerdeki şarkı isimlerini tek tek vermek istiyorum, albümlerin ve şarkıların adları benim size onun hakkında söyleyebileceklerimden çok daha fazlasını söyleyecektir sanırım... bu bilgileri uzun uzun ve hiç sıkılmadan veriyorum ki matt elliott keşfedilsin, bilinsin, gerçekten hak ettiği şekilde çok daha fazla kişi tarafından dinlenilsin...

semtex (1996)
1. sleep
2. still life
3. dreams on his fingers
4. once when i was an indian
5. next of kin
6. rain

ghost (1997)
1. what to do but cry
2. corpses as bedmates
3. the star's gone out
4. the out sound from way in
5. i' ve seen the light and it's dark
6. ghosts...
7. donald crowhurst

you guys kill me (1998)

1. a galaxy of scars
2. for all the brothers & sisters
3. there' s a fight at the end of the tunnel
4. an even harder shade of dark
5. lions writing the bible
6. no dove no covenant
7. i'm sick & tired of being sick & tired
8. that would be exhibiting the same weak traits
9. in bristol with a pistol

little lost soul (2000)
1. i' ve lost that loving feline
2. what is it with you
3. stone cold said so
4. half a tiger
5. lost
6. are you still a cliché?
7. goddammit you' ve got to be kind


the mess we made (2003)
1. let us break
2. also ran
3. the dog beneath the skin
4. the mess we made
5. cotard's syndrome
6. the sinking ship song
7. end
8. forty days

drinking songs (2005)
1. c.f. bundy
2. trying to explain
3. the guilty party
4. what' s wrong
5. the kursk
6. what the fuck am I doing on this battlefield?
7. a waste of blood
8. the maid we messed

howling songs (2008)
1. the kübler-ross model
2. something about ghosts
3. how much in blood?
4. a broken flamenco
5. berlin & bisenthal
6. i name this ship 'the tragedy' bless her & all who sail with her
7. the howling song
8. song for a failed relationship
9. bomb the stock exchange

bir yazının bu kadar mı aklı karışır, bir yazı bu kadar mı heyecanlanır, eğer sizin için gerçekten önemli olan bir müzisyenden ve onun müziğinden söz edecekseniz evet, o kadar karışıyor o akıl, yazıyı yazmaya başladığınızda elektrikler kesilebiliyor mesela, flash diski çakmak yerine kullanmaya çalışabiliyorsunuz karanlıkta, o kadar çekiyor yoğunluğuna müziğin duygusu ki alıp götürdüğü o başka yerdesiniz artık, dünyadan kopmuşsunuz o anda, elektrik mi kesilmişti oluyorsunuz, karanlıkta mıyım şu anda oluyorsunuz, bir mum bulunur böyle anlarda, yazı kaçmasın isteniyorsa akıldan, bir kağıt ve kalem bulunur filan olabiliyorsunuz eğer geri dönebilirseniz müziğin etkisinden : ) hatta bu yazının yazılma süresi o kadar uzadı ki kendi kendime gel gel yazı çok sıcak filan dedim... bu yazı başlı yazı dedim, bu yazı taşlı yazı dedim, şimdi düşünüyorum da matt elliott küstü sanki bana çünkü yazının yazılması boyunca sık sık onun müziğinin dışına çıktım ve başka güzel şarkılar dinledim... ama sonunda geri dönebildim işte ona ve onun müziğine ve sanırım beni affetti ki bu yazı şu anda yazılabiliyor artık : ) matt ellliot'un benim listemdeki şarkıları şunlar:

planting seeds
good pawn
the kübler - ross model
the failing song
c. f. bundy
the seance
the kursk
broken bones
what the fuck am i doing on this battlefield
trying to explain
something about ghosts

ben şarkı listeme bir de yann tiersen' ın "la valse d'amélie" şarkısını da ekledim fazladan, zaten matt elliott dinleyince yann tiersen' la aralarındaki akrabalığı hissedeceksiniz siz de... ve matt elliott' umuzu keyiflendirmek için böyle muziplikler yapabilirsiniz ona belki siz de benim gibi, çünkü gerçekten güzel oluyor... listemizdeki şarkıları dinlemeye başlıyoruz şimdi... şöyle mi söylenilmiş yalnızlık için ya da söylenmemiş de söylenilmiş; çay mı içiyorsun, masa örtüsüne çay mı döküldü, çay kaşıklarını çıkarıp çıkarıp çay tabağına doldurdun da kalmadı mı temiz kaşık, çok mu sigara içtin kül tablası mı doldu, çok mu karalama yaptın, canın sıkılıp sıkılıp buruşturdun da kağıtları odanın her köşesine dağıttın mı, saçların mı dağıldı taranmamışlıktan, yüzün mü unutuldu aynasızlıktan, ellerin neyi yapacağını şaşırıp soruyor mu durmadan, nerden başlasam? önce devrilen çay bardağını kaldırıyorsunuz masanın üzerinden, masanın üzerini boşaltıp alıyorsunuz masa örtüsünü ve yıkayacaksınız onu, çay bardağını ve kaşıklarını ve tabaklarını alıp hadi bakalım mutfak, günlerdir birikmiş tüm o bulaşıklar yıkanacak, kül tablası boşaltılacak ki yeni izmaritlere yer açılsın değil mi, o kağıtlar toplanacak ortalığından odanın; kimisi açılıp yeniden okunacak, kimisinden tamamen kesilmiş umut, sevilmemiş yazılanlar ya yakılacak onlar yahut çöp kutusu az ötede... bir tarak alınıp özür dilenecek saçlardan ve bir ayna belki avuç içi kadarı öncesi bir alıştırma, yavaşça alışılacak unutulmuş o yüze... peki ama bunları kim yapacak... bunları yalnızlık yapacak, kirlettiklerinizi yine siz temizleyeceksiniz, dağıttıklarınızı yine siz toplayacaksınız, kimse sizin için sabahları perdeleri açmayacak, kimse kahvaltınızı hazırlayıp size günaydın demeyecek, kimse olmayacak güne sizden önce başlayan, kimse sizin yerinize çöplerinizi toplamayacak ortalıktan...


planting seeds

yalnızlığın iki türlüsü var sanki hani biri yukarda bahsettiğim yalnızlık... içinde garip bir yakınmayla erine erine yerinden kalkan ve çoğu zaman sinir bozan bir bıkkınlıkla her şeyi ağırdan yapmanıza neden olan yalnızlık... bir de matt elliott' un getirdiği yalnızlık var, onu dinlerken tüm kapıları pencereleri sıkı sıkı kapatmak istiyorsunuz çoğu zaman... o müziği o anda sizden başka kimse duymasın, yaşamasın istiyorsunuz öyle bir bencil sevda getiriyor müziğin anlayışsızlığı, anlayışsız bir müzik çünkü, her şeyi terk et ve tamamen bana yoğunlaş diyor, her notamı iyice anla ve yaşa... işte, ikinci yalnızlığımız, kendi seçtiğimiz ve sevdiğimiz ve her anından türlü keyifler, anlamlar aldığımız yalnızlık, kimse tarafından içine bırakılmadığımız hayır, kendimizi içine tamamen mutlulukla kapattığımız yalnızlığımız... yalnız kalma isteğimizin, seçimimizin yalnız bıraktıkları; yalnız kalma isteklerinin, seçimlerinin bizi yalnız bıraktıkları... neden inciniyoruz yalnızlık denince, hani bahsi geçince onun neden inciniyoruz çoğu zaman... hepimiz bilmiyor muyuz ki yalnız da kalmak isteyeceğiz, tıpkı bir başkasının yalnız kalmayı isteyebileceği gibi... bu bir gereklilik, yalnız kalacağız ki matt elliott dinleyebilelim : ) yalnız kalacağız ki, yazma yeteneğimizi kaybetmeyelim : ) onun için kızmasın kimse kimseye, şimdi ben bu yazıyı yazıyorum diye yalnız bıraktığım ey sevdiklerim, ey benim ilgimi bekleyen zaman parçaları, ey güzel bir öteki anlamlar, bekleyin, nasılsa çıkılacak o perdesi lacivert odalardan bir gün yine, o kapı açılacak yine, günaydınlar yürüyecek koridorlarda, dönecek sabahları soğuk suları yüze çarpa çarpa yıkama iştahı, belki de yalnız kalınabildiği için dönecek hem, yalnız kalınmasa belki boğulacak birbirinde herkes olmaz mı diyorsunuz, oluyor çünkü...



broken bones ve good pawn

taşı atmak mı daha zor yoksa o taşı anlamak mı... bir kez aldınız o taşı elinize artık, belki yerlere eğilmeniz bile gerekti onu alabilmek için; küçükmüş, büyükmüş, rengi nasılmış ne önemi var şimdi, aldınız ya elinize bir kez onu, en önemlisi o... karşınızda da bir insan var diyelim ki ve ona çok kızgınsınız mesela, şöyle atşam şu taşı onun bir yanına içim nasıl ferahlar kim bilir filan öyle psikopatça hayaller kuruyorsunuz... öyle, o taş taş ama yaralayacak kadar sert ama karşınızdakinin bu psikopatça hayaldeki yeri ne o zaman; o taşı ele alan siz değil misiniz, onun ağırlığını taşıyan, hisseden siz değil misiniz aslında ve gerçekte böyle bakınca karşıdakinin o taşla ilgisi sizin onunla kurduğunuz ilgi kadar... onu elden çıkarmayı ya da birinin bir yanına fırlatmayı isteyen o vazgeçmişlik ya da kızgınlık sizin değil mi gerçekte... yapmayalım, budayalım ağaçlarımızın dallarını, bir başka ağacın nefesini daralttıkça dallarımız, birbirinden ayrı yerlere ve aralarda boşluklar bırakarak dikelim ağaç fidanlarımızı ve tohumlarımızı da aynı bilinçli anlayışla serpelim tarlalarımıza ki kimse kimsenin suyunu çalmasın isteyerek ya da istemeyerek, kimsenin dalının budağı kimsenin yemişinin gözüne batıp da mahvetmesin onu... bunu nazım' dan daha güzel anlatabilmiş kimse var mı ne demişti bize ve neye "davet" etmişti bizi işte, unuttuk mu:

dörtnala gelip uzak asya' dan
akdeniz' e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim!
bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak
bu cehennem, bu cennet bizim!
kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
bu davet bizim!
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim!


the kübler - ross model

matt elliot'un ilk dinlediğim ve aylarca etkisinden çıkamadığım şarkısı the kübler - ross model, bazı şarkıları ilk dinlediğiniz anda, onun yol alacağınız seneler boyunca bazı önemli anlarda hayatınızın fon müziği olacağınızı anlarsınız, hani o kadar etkilendim ki bu şarkıdan, videosunu da izledikten sonra keşke bu şarkıyı çalabilsem diye düşündüm, çok istedim bunu ki bilirsiniz; bilmediğiniz bir dilde söylenmiş bir şarkıya eşlik etme ya da çalamadığınız bir müzik aletini bir anda çalmak isteme heyecanı nasıldır... o dili bilmiyorsunuz ama yok inat ediyor içinizdeki heyecan; mutlaka kıpırdayacak dudaklarınız ve saçma sapan sesler de çıksa dudaklarınızdan, o şarkının güzelliğine duyduğunuz sevincin borcunu bu şekilde ödemiş olacaksınız sanki... ille katılmak isteği o duygu yoğunluğuna, ille seni anladım bak göğsüm nasıl çarpıyor heyecandan duygusu; bunu karşıdakiyle anlatabildiğimiz kadarıyla : ) paylaşabilme isteği... the kübler - ross model, yazdığım kimi şiirlerin ardında fon müziği olan bir şarkı oldu o yüzden minnetle her notasını onurlandırmam gerek sanki... bu şarkı ağaçlarla dansı yalnızlığın, köklerin hareket kazandığı; insan bedeninin, ruhunun yapraklandığı, dallanıp budaklandığı vals... kocaman bir el gökten mi uzanıyor; yoksa yeryüzü, yoksa dünya o elin kendisi mi... bir ele, kocaman bir ele dönüşüyor her şey ve soruyor size "benimle dans eder misin"... her notasında etki kelimesi, bu kelime ne kadar anlatır bu şarkıyı bilmiyorum ama her anında etkileniyorsunuz; o kadar şeffaflaşıyorsunuz ki her notası sızıyor içinize ve dokunuyor her notanıza... bu şarkı benim için bu kadar özel olunca hakkında daha fazla şey öğrenmek istedim, ve burada, öğrendiklerimi size de anlatayım kısaca... ölüm, ölmekte olan kişilerle ilişkiler, yas ve yas tutma konuları hakkında araştırmalar ve çalışmalar yapan 1926 - 2004 yılları arasında yaşamış bulunan isviçre' li yazar - pskiyatrist elisabeth kubler ross, psikayatride "kubler ross modeli" ismiyle bir model geliştiriyor... peki, kübler ross modeli nedir... insanlar büyük bir acı yaşadığında, çok değer verdikleri şeyleri yitirdiklerinde ve ölüme yaklaştıklarında ya da bir matemle karşı karşıya geldiklerinde beş aşama yaşıyor ve bu beş aşama da kübler ross modeli oluşturuyor... bu aşamalar her zaman aynı sırada yaşanmayadabiliyormuş ve adımları şunlarmış:
. inkar etme.
. kızgınlık.
. pazarlık.
. hüzünlenme.
. kabullenme . .

anladığım kadarıyla elisabeth kübler ross' un türkçeye de çevrilmiş iki kitabı var ve facing death adlı kitabı isveçli yönetmen stefan haupt tarafından filme de çekilmiş ve isveç amerikan film festivali' nde gösterime de girmiş. ben ayrıca şarkının klibini, videosunu ararken kübler ross model ismini taşıyan ve matt elliott' la hiç ilgisi olmayan : ) çok güzel bir kısa film-müzikle de karşılaşmıştım... ilgilenenler, ilgilenecek olanlar için bunları da yazmış olayım... ama şimdi sakın! diyorum, psikiyatriden ve ölümden ve matemden söz ettik diye hiç karamsarlığa ve karanlığa kapılmıyoruz... ve ölüme yalnız somut ve bedensel bir olgu olarak değil; bize, yaşadığımız olaylara ve üretimlerimize nokta koymayı da öğreten bir olgu olarak bakıyoruz ve hemen yeniden doğuşlarımızı ve tazelenişlerimizi düşünmeye başlıyoruz...


the failing song

ve hiç vakit kaybetmeden bizi yaşamla dans etmeye çağıran ve benim çok sevdiğim bir başka şarkımıza 'the failing song' umuza geçiyoruz... sanki bir dans salonundasınız ve hep bir ağızdan dans ediyorsunuz, herkes aynı anda anlaşabilir, heyecanlanabilir ya da neşelenebilir mi, bu şarkıda oluyor işte, öyle delicesine değil huzurlucusuna heyecanlı ve neşeli, dans edelim mi ama değişik bir dans olsun mu bu, ellerin birleşmesi yetsin o dansı dans edebilmek için mesela ya da sadece birbirimize doğru yürüyor olmamız yetsin dans etmeye başlayabilmemiz için ya da hiçbir kıpırtı ya da hareket olmasın da yalnızca bir defalığına buluşsun insan gözlerimiz ve başlasın hissettiklerimizin o sıcak yakınlığı...


c. f. bundy

bazı yörelerde, köylerde isli tencerelerin ve kazanların ve bilimum metal bulaşıkların tabanı çamurla yıkanır, yıkamak için kullanılan şey çamurdur ama, tencerelerin maddesi o yıkamadan sonra ışıl ışıl olur, bunun gibi işte bize bazen isli gelen; bize bazen kapkara gelen; bize bazen of ne kadar pis gelen bulaşık etkenlerinin geçirisi, bizde "çamur at izi kalsın" ya da "çamura yatmak" deyimlerine neden olmuş o çamurla temizlenir yine ve ışıl ışıl olur bulaşıkların madeni ya da maddesi... bazı ışıltılar böyle doğar, üstelik karışımda da bir güzellik var aslında, toprak ve su, gökyüzü ve yeryüzü gibi, ay ve yıldızlar gibi gibi gibi gibi...

the seance

peki, diyorum neşeliydim ama hüzünlendim senin için böyle diyorum matt elliott' a, the seance çalıyor çünkü... orman var önünüzde uzanıyor... karanlıkta da var o aydınlıkta da; karanlıkta anlamı başka, aydınlıkta başka... üzerinizde rengi atmış siyah bir kazak; belki onun üzerinde de koyu griye varmış bir hırka, bir kadın gibi -ersiniz belki ama yine de bir kadın inceliği, iki yanından kavrayıp birleştiriyor hırkanın önünü siz ürperdikçe ve orman önünüzde ve yalnızsınız yine... yalnız değilseniz bile yalnızlığınızı istiyor matt elliott, bana doğru gel, ormana doğru yürü, sadece serinliğe alışma, bana doğru gel, ormana doğru yürü, karanlıksa daha çok büyüyecek üşümen, ürperişin, korkuyorsun biliyorum ama yürürsen bana doğru, korkmamayı öğreneceksin, aydınlıksa daha bir başka, çocukluk günlerinin o film karelerini getireceğim sana, gülümseyeceksin o zaman çocukluğuna... aydınlık da olsa karanlık da olsa, yürü bana doğru; her halükarda sana bir şey diyorum, dudaklarına bir gülümseme diyorum...

what the fuck am i doing on this battlefield

burda din yok, bana tapınacaksın diyor matt elliott... camin varsa sana kiliseleri getireceğim... what the fuck am i doing on this battlefield çalıyor çünkü şimdi... kilise çanını çalacak zangoç ama önce, daha güne başlamamış kasabasına bakıyor, o kasabanın ıssız göğüne bakıyor, o ıssız kilise yoluna bakıyor... henüz çalmadan o çanı, çanı çaldığında oluşacak görüntü geliyor gözlerinin önüne, eli varıyor çekeceği ipe; bu kez kendi göğüne, kendi yollarına bakıyor; o ıssız yollarına ve canlanıyor gözünde çanı çalmadan öncesi ve sonrası arasındaki fark fotoğrafı... aklını karıştırıyor bu görüntü ve bir çanın daha sesine kavuşmadan nasıl böyle birbirine bu kadar zıt duyguyu bir arada yaşatabileceği hayretine varıyor...çan çalıyor... ip çekiliyor... çan ileri çan geri... paslı ya da yepyeni, verdiği ses her şeyden ötesi anlam... her şeyden ötesi bir inanç ve inan....

trying to explain

parmak uçlarınızı istiyor bu şarkı sizden... el parmak uçlarınız, ayak parmak uçlarınız, akıl parmak uçlarınız, yürek parmak uçlarınız yani tüm uçlarınızı istiyor kalemiyle en güzel ritimlerinizi yazabilmek için kağıtlarına ya da siz en sınır uçlarınıza gidebilin diye size cesaret verebilmek için... önce bir güzel dağıtıyor sizi trying to explain, müziğin etkisinden ayrıldığınızda ki ayrılabilmek isteyebilirseniz eğer, dağıtırken sizi aslında nasıl da topladığını anlıyorsunuz... matt elliott' un şarkıları sizi bulmuyor, ancak ararsanız siz onu bulabiliyorsunuz...

something about ghosts

yazarken oldukça yorgunluk yaşamaya başladığım için bu hiç bitmeyebilecek olan yazının sonuna doğru yaklaşalım diyorum artık ve something about ghosts isimli şarkıyı dinlemeye başlıyorum şimdi ve dinlendiriyor bu şarkı beni ve yavaş yavaş hazırlıyor yazının başlığında bulunan o lacivert perdeleri açmaya... iki ayrıntıdan daha söz etmek istiyorum son olarak...bunlardan biri

the kursk

the kursk şarkısını dinlerken (şu an bana neden öyle geldi hala bilmiyorum ama) bu şarkının tanıdık geldiğini hissettim ve şarkının adını aradım internette ve yaşanan olayı hatırlar gibi oldum ki şimdi size de hatırlatacağım bunu... kursk bir denizaltının adı ve yaşanan olay, yazılanlarda kursk faciası olarak geçiyor... putin döneminde, kursk denizaltısı teknik bir problem yüzünden batıyor ve dile getirilenlere göre rusya bu nükleer denizaltında sırları bulunması sebebiyle diğer ülkelerden gelebilecek yardımları reddettiği için tüm mürettebat (yüz on sekiz kişi) the kursk' te can veriyor... denizden, sonradan çıkarılan, denizcilerin ölmek üzereyken ailelerine yazdıkları mektuplar, olayı dünyaya aktaran tek gerçek kaynak olmuşlar... ve bu olay hakkında hala farklı farklı rivayetler de bulunuyormuş...

bir de matt elliott' un albümlerinden birinin adı semtex hani... semtex ise kokusuz ve çok uzun ömürlü olması nedeniyle sıklıkla kullanılan çok güçlü bir plastik patlayıcısına verilen bir isimmiş....


kediyi öldüren merakmış / ben her dakka ölüyorum
ben burda can yücel' i de anmak istiyorum... hani bazı sözleri sık sık yineleriz hatırlar ve hatırlatmak isteriz ama bu tekrarlar başkaları için ya da onların üzerinde çok etkili olalım diye değil; kendi çarelerimiz ve kendi etkinliğimiz bu sözlere bağlı olduğu içindir... ya da bir başkasının belki bir yarasına kabuk olur yahut da güzel bir yanına dokunur belki diyedir.. ve burda şu da unutulmamalı hayat devam ediyor ama biz öğrendiklerimizi hala taşıyoruz ve bu devam eden hayat içinde tüm öğrendiklerimizi unutuyor olsak, bu hayat devam ediyor değil her seferinde yeniden, sıfırdan başlıyor olurdu... bu, işte öyle hatırlayışlı bir yineleme olacak ve can yücel demişti ya hani "kediyi öldüren merakmış / ben her dakka ölüyorum" diye... diyeceğim buydu, ne zaman bir yazıya başlasam bu hissi duyuyorum ben... siz de görüyorsunuz ki, her sır içine başka bir sırrın ip ucunu, ip izini bırakıyor sizde ve kendinizi o iplerin uçlarına ya da izlerine kaptırsanız o heyecanla, gerçekten de anlıyorsunuz ki belki de yetmeyecek ömrünüz merak ettiğiniz her şeyi öğrenmeye ya da anlatmaya; o yüzden daha mı çok çalışmalı ya da bazen sadece merak etmeye ara mı vermeli zaman zaman, bilemiyorum... evet bir süre merak etmeye ara vereceğim için ve müzik yazılarına ara vereceğim için çok gecikmiş teşekkürlerimden de söz edeyim burada... bu yazılar benim tarafımdan yazıldılar ama, hayatımdaki her insandan, okuduğum her yazıdan ve yazanından ve dinlediğim her müzikten ve müzisyeninden çok çok etkilendim... ve bilerek ya da bilmeyerek bana nice hisler armağan eden herkese teşekkür ediyorum... ama özellikle, dinlediğim ve sizlere anlattığım müzikleri bana yollama heyecanıyla beni de bu yazılara heyecanlandıran murat' a ve onun, yazıların yazılma süreci boyunca bana gösterdiği sabrına teşekkür ediyorum ve matt elliott hakkındaki ingilizce metinlerin çevirisi konusunda yanımda olan o güzel özlemin de ellerine ve gözlerine sağlık diyorum... ve tüm şu sözlerden sonra şöyle demeli belki de tüm bu ifadeler tam da bu sebeplerden hepimizin ifadesidir aslında... ve alınır o ifade...

teşekkürlerimizden sonra, yazımızı yine matt elliott' la bitirelim diyorum; bazı şarkıları için "tersten çalma" ve "kırık orkestra" gibi çok doğru tabirler kullanılmış.... ben yine de kendi tanımımı da eklemek istiyorum... bizde bilinen "özgün müzik" tanımından bağımsız olarak matt elliott' un bana göre "özgün müzik" yaptığını söyleyebilirim, çünkü yazının başında da söylediğim gibi bu bir kuş dili ve matt elliott kendi notasını çok güzel bir şekilde saklamış müziğinin içine ve birlikte çalıştığı onca önemli müzisyenle yolculuğundan sonra özgün bir dil geliştirmiş... bütün şarkıları sadece söz olsun isteği uyandırıyor sanki; onun sesini dinlemek için şarkıların müziksiz olmasını bile isteyebiliyorsunuz bazen... o lacivert perdeli odalarda, insanı kendisine en çok yaklaştırabilen müzikleri yapıyor o ve bunu yaparken o kadar kendi halinde ki perdeleri açtığınızda, sizin için yalnız kalmış bu adamı yalnız bırakacağınız için gerçekten çok üzülebiliyorsunuz... ama anlaşıldı... dinledik ve anladık, onun bizim için yarattığı dünyada yaşadık ve şimdi kendi dünyalarımıza döneceğiz... her seferinde ona geri döneceğimizi bilerek bir gidiş bu... tıpkı gel-git gibi... her gidiş gelişimizde, nice hazineleriyle sulara batmış gemilerin o kayıp hazineleri vuracak kıyılara yeniden ve o hazineler tükense dahi bitmeyecek bu gelişlerin ve gidişlerin hüneri... batıklarında hiç bir ışıltısı kalmasa onun; bu defa da denizin kendisi, kendi koca ellerini batırıp kendi içine, nice keşfedilmemiş yakamozlar getirecek o hür ışıltıları inatla bekleyen sahillerimize...


gözlerim yarı belime kadar çıplak

Çıplak…çok çıplak…yan koltukta çıplak..elleri hafiften birleşik birbirine…ayaklarını uzatmış…ayak tırnakları çıplak…karşımda tüm tanrısallığıyla ve de yine o tanrısızlığıyla çıplak…gözleri yarı beline kadar çıplak…gözlerim yarı belime kadar çıplak … hele hele bu çıplaklık tam bir yangın yeri… serinlik değil,inan daha çok yangın yeri ... yanmalı ve de tutuşmalıyız çünkü o hep anlatılan paralel evrenler gibi oluşumuz da bundandır...anlatılanlar bir tek o otobüs duraklarındaki ilanlara da benzetilebilir ve de küçük taşra kasabalarındaki o belediye hoparlörlerinden ölüm haberleri okunabilir bize ve bizde herkes gibi kayıtsızlık örneği göstermeksizin usulcana ama sıkı bir aidiyet duygusuyla o sese yönelebiliriz … ne anlattığına inanmazlar ya hani insanlar,neyi anlattığı değil de o sesin büyüsüne kapılırlar ya insanlar onun gibidir bu da...kimse göremeyecek kadar yakınımda olsan anlardım bu serinliği çünkü üzerimize yapışan olsa olsa çiğ taneleridir derdim..üşürsün ya hani yavaştan sıcacık bir battaniye gibi ben üstünü örterdim kendimle ...çıplaklık burada ne hoş duruyor değil mi ..serinlik burada ne kadar da hoş duruyor değil mi...sevgim büyüdükçe yangın da artıyor çünkü delice seviyordum ben bu hali ve de unutulmuş ya da unuttuğumu düşündüğüm nice güzelliklere gebe olacakmış gibi yine bu çıplaklık… çok çıplak … ayak tırnakları çıplak … gözleri yarı beline kadar çıplak…gözlerim yarı belime kadar çıplak …gece doğuracaktım ben, bir de erkekler doğuramaz derler…doğurdum işte seni ! görsün tüm evren…görsün tüm insanlık…doğurdum seni ve de sen doğdukça ağlamadın...doğdukça içimden geçtin ve de o yeni evrenin ilk nefes alışçısına gülümsedin…bana gülümsedin ! ve de evren kendi içinde yeni bir paralel evren yarattı ...evren bizim için başka başka ve daha yaşanır bir evren yarattı !

hikaye kahramanlarımdan araklaya araklaya kendi hayatımızı kurabilir miydik ki...bu da herhangi bir öykünün,herhangi bir yerinde geçen bir ansızlık mıydı yoksa… eğer öyle ise üzülür müydük ki buna birden...sevinir miydik yoksa yine de tüm öyküler bizi anlatıyor işte diye…yine de tüm öyküler bizden dem vuruyor diye…ama yine de sana ayçiçeklerinden çekirdek toplasam fena halde inceliriz..o öyküler buna susmaz mı…o öyküler tüm bunları anlar ve yine başlarını hafifçe öne eğerek anladıklarını göstermezler mi bize…yine o öyküler tüm kelimelerini bize bir silah gibi doğrultup öldürmek istemezler mi bizi …ve yine o öyküler tüm kıskançlıklarıyla,tüm sinir hücreleriyle,tüm akıl,tüm bilinç ve tüm çıplaklıklarıyla gelmezler mi…öldürürler bizi ilkin kırılırız yine o naiflikten...kırılırız yine o çıplaklığımızdan ….eğer bu kadar inceyse ölmek ,güzel bir doğumun ilk habercisi değil midir bizim için..eğer bu kadar inceyse doğmak ne güzel bir ölümdür bu böyle…ölmek dediğimiz sezeryanla doğacak çocukların ilk isimleri gibi bir şey ...ki onlar çokça şarkı söylerler geceye hiç duymadılar mı...deniz onları çağırır hem bakın biz buradayız..biz buradayız görün bizi çağrıları yaparken ki ilk halleri gibi değil midir bu ...ama biz bütün çiçeklerimizle ve de o şapkalarımız dolusu kelimelerimizle...ama biz bilinmezi bir gizemden ötede tutup ilk doğumla ve de ilk nefes alışıyla bu dünyanın ...ama biz kelimelerimizle..hele hele şimdi sen...arkandan gördüğüm sen ve de o çıplak sırtının can alıcılığıyla ...! kelimeler yalnızlıktan türer bilirdik sadece...meğer değilmiş hepsi bu hele hiç değilmiş…

bu yalnızlık pitikare bir örtünün inceliğinden dem vurması gibi bir şey olabilirdi sanki şimdi…bu da nereden çıktı deme bana…ellerin kendi ritmik sesleriyle birleştiğinde bunu anca pitikare bir örtünün inceliğine yorabilirim..ve yine seni o naiflikle severim sanki…belki de seninle sadece piknik havasında olmalıydık...o hava yine çıplak…ellerin yine orada öylece çıplak..hani sen o çıplak ellerinle gelirsin …tüm o sepetler bile çıplak.. gelirsin.. ve de geldikçe dokunursun…. hani böyle tene dokunmak...temaşa ruhlara verilecek temaşa tenler...gösteri sanatı ruhlara sunulacak en içten trajediler gibi sanki..dokunursun…sen dokundukça ben içinden geçerim senin,sen dokundukça içine ayak basarım senin,balıklarımı yüzdürürüm içinde… gizlice yer ederim ve ellerim senin ayak izlerine değer…şimdi o kadar büyülüyüz ki biz, yalnızlıkla-sevgi...yalnızlıkla-sevgili..yalnızlıkla-insan,eş şimdi… birbirleriyle sevişen kelimeler...biri olmadan diğerinin öleceği,kuruyacağı ,biteceği kelimeler..şimdi o kadar sırdaş ki birbirlerine bunlar ,tek birbirleriyle oynayan başka kimseyi yanlarında istemeyen çocuklar gibiler..misketleri var..bebekleri var...bir de hep şeytan uçurtmaları...
tüm zıtlıklar çıplak şimdi…tüm zıtlıklar bizimle başka bir evrende çıplak ….mutlu bir doğumla ve de o mutlu doğumla ölecek olan tüm insanlar gibi çıplak şimdi tüm zıtlıklar…sevişirler şimdi ama hiç görülmemiştir yeryüzünde bunların dansı…serinlik değil bilakis sıcaklık yayacaklar evrene…o sıcaklık yayılacak yayılacak ve şeytanı doğuracak bir gün..çünkü zıtlıklar şeytanın işi ...bunu ezberleteceğiz seninle ..çünkü ayaklarını ters gösteren bir yaratık bunu vurgular ancak …bunu öğreteceğiz insanlara...zıtlık dediğin insana olur olmazları yaptıran ama yine de inceden en büyük zevkleri tattıran...ruhlar mazoşizm kokar ...çünkü acı zevki doğurur...hayal dediğimiz bizim için bir gerçek...gerçek yok dediysek de hayallerin var olduğu ölçüde gerçekler çünkü... kendinin zıttı yine içindeki o ruh..o tabaka...o boşluk..bizi var eden ama onunla ne yapacağını bilemeyen bir şeyin yansıması... aşağılara özenip yukarıdan bakmak gibi bu halbuki...tırmanacak bir yer varsa o yine aşağılaradır...atlarsın kanla karışık gözyaşı ...kesik kesik kanar ayağının altında toprak .."gidersen kim sular fesleğenleri,kuşlar kime sığınır akşam olunca" önermesinde de olduğu gibi...hep bunun için..düşmek belki de en iysinden bir yükseliş..ama med-cezir de var halbuki..ya tüm dünya bunun üstüne kurulmuşşsa bu baya baya spesifik ve de olumlu bir bakış açısı mı diyeceğiz..güldürmeyin ulan şimdi bizi..yok zaten yokluk ,güç bela ayakta işte deriz...kimsenin sözünü kesmeden ..naifçe küfür etmeye benzer yine de...ama oldu işte,akıl bir anlık saptı çemberinden işte deriz…


çıplak….çok çıplak … ayak tırnakları çıplak … gözleri yarı beline kadar çıplak…gözlerim yarı belime kadar çıplak…çıplaklığımızda gördüğümüz o evren çıplak…ve o evrenin tüm insancıkları kendi boşluklarında çıplak…


los lunes al sol



Kendi ellerimle sıktım boğazını uykunun
Bin gecesinde sarhoştum masalımın. Sarhoştu binbirinci gecesinde
Rüyalarım.
Ben ki severken tüm o babalarını minik elli yüzü kirli çocukların
Pembe ayakkabılarını sevdiğim gibi
Bir kadının orospu tarafı yapıştı kaldı gecelerime
Ben ki severken tüm o martıları balonların
Bile esaretine katlanamayıp göğe salan kadınları sevdiğim gibi
Bir yanım tutuldu kaldı basıp titrettiğin yerde.
Sakızlı asfaltına akarken diz kapağımdaki kan sokağımızın
Ben hep karşı kaldırıma yeni yapılan binanın
Kumundan pastalarını sevdim kendi yaptığım
Yüzünü bana çevirip bakan ihtiyar balıkçıyı sevdim
Sırf ay’ı sevdiği için denize yansıyan
Tren saatlerini bilmediğim, haydarpaşaya hiç gitmediğim
Günleri sevdim en çok hayatımda
Halının motiflerinde rüyalar görürken başım eğik
Babamın tokadını sevdim ensemde,herşeye rağmen.
Toz kokan kedi kokan sarhoşluktu en masumundan ellerimde
Ama yine de bir katilin vicdanı işgalde şimdi,kalbimde.
Kocaman bir kırmızılık patlarcasına üstüne denizin,
Ve sabahın ayazında altın saklanmışken marmaranın dibine
Ben hep,o kimsenin olmadığı yorgun kaldırımları sevdim.
Ağzında sigara,çekirdek kaplarını toplayan çöpçüleri,
Ara sokakta yolun ortasında kusan kızın kolunu bırakmayan sevgilisini
Elindeki su şişesini
Ben hep,ayaktakileri sevdim
Ama yine de…en keşinden yollara bölündü
Gözlerim göremedi gördüğüm
De sen yoktun.duyduğum bir ezandı kaldırıma oturmuşken,biraz üşüyorken, son sigarayı içerken
Ben hep son sigaramı sevdim aslında.
Ama korkunç bir sevdayla.aslı olmayan.aslolmayan.
Ama yine de en yüzsüzünden bir asilikti benimkisi.

İşte budur sebebi,modada oturup küfredişimin denize.
Sebebi budur işte,sevmeyişimin belediye otobüsleri kadar
Kalabalıkken bedenim,tek başıma hissedişimi.

Ben çocukken…iyiydim.

los lunes al sol
das weisse band

Yalnız bir adamım ben



Yalnız bir adamım ben..yalnızca esrik gölgesine tutunmuş ,yaşayan..yaşamak burada hiç de kelimenin karşılığını bulmuyor belki…burada yaşamak bayağı bir gölge işte…şaşkın şaşkın yüzüme çizdiğim renkli kalemlerin dili olsa da konuşsa..kırmızıyı çok sevmişti yüzüm…keza siyahı da öyle…içime attığım nice yangın yerini de sevmişti…şimdi böylece eski bir susuşa hazırlaya hazırlaya kendimi de attım …denizler kurudu tüm bunlardan..boya kalemleri silik…boya kalemleri o boya defterlerinin içinde bir yerde kilitli kalmış da göremiyormuşuz gibi…yalnız bir adamım ben …bunun zamanla bir ilgisi yok…bunun bir kişiyle ilgisi yok..yalnızlık zamandan ve de insandan da önce vardı bende..şimdi nasıl olmasın ki…yalnızlık eski bir toz bulutu…yalnızlık boş bir küme…alt kümelerinde de küflü bir şeyler gezinir …eski bir uyanış faslını geçmeliydim…ve de kendimi yine o olmamışlığa hazırlamalıydım…ama yapa yapa sadece buna üzüldüm…biliyordum bu bir oyundu…körebe,saklambaç gibi bir şey…biliyordum aslı vardı…olmalıydı ..olacaktı …kim saklanacaktı…ve de kim gözlerimi kapatacaktı o siyah tülle…bu bile yok…yok zaten yokluk üretiyor sadece…hiçlik bir yılan gibi sokulmuş yanıma…neredeydin dememeliydim…ama dedim..ilgiliymiş gibi görünmekten nefret ettim ama sordum..buradayım dedi…biliyorum tüm bu sorular lanetlenmişlerin başına gelenlerden dedi…anımsadım..anımsardım …anımsıyorum…biliyordu tüm cevaplar,zor soruların esiri…bende hiçbir şeye bir anlam vererek kabullenişe giriştim..ilkin çok zor oldu kabul etmeliyim…yalnız bir adam olduğumu itiraf ettiğim ölçüde zordu bu da…ama yaptım…yapmanın iyisi de kötüsü de olmazmış…yaptım işte…yapmalıydım..yapacaktım..yapıyordum binbir güçlükle benden istenileni…köle olacaktım tüm o balıklarıma…köleyi oynayanı iyice ezberledim…tüm hareketlerini,tüm mimiklerini…suratına yerleştirdiği tüm şaşkınlık ifadelerini…şimdi usta biriyim,şaşkınlık nasıl olur iyi biliyorum işte…yüzüme takındığım onca yüklü sıfatla ne yapılır onu da biliyorum…övün dünya benden..övün dünya bana …biliyorum…!

Sinsice gelen yine sinsice gittiğinde birden kalakaldım..halbuki buna da alışmıyor mu insan…alışmalıydım..alışacaktım..alıştım da…ama yine de birden yokluğuyla kalakalınca insan boşluğa düşüyor..bu da bir itiraf işte…bunu da yaz dünya…kurut yalnızlığımı da anla…bunu da anla dünya….işte bu da bir itiraf…seviyordum onu ..delice…sevmek sözcüğü ne kadar büyükse benden de büyüktür o zaman diyordum bu…aşıyor beni…aşamıyorum..aşmalıydım..aşacaktım…aşamıyorum…benden de büyük işte…o yüzden sever mi insan ..büyüklüğüne hayranlık eski bir toz bulutu mu ?...seviyordum çünkü hayranlığım kat be kat artarken her gün bunu başka türlü açıklayamıyordum içimde..içim bir açıklama beklerken öyle şaşkın şaşkın duramazdım…içimde benden büyüktü..benden yüksek bir şeyler oluyordu…seziyordum..sezmeliydim…sezecektim…olanla ölene çarenin bulunmaması gibi bir şey …olan bitiyordu çünkü olmuştu..ölen de bitiyordu çünkü ölüyorlardı işte…ama sevmek ..ah sen ceketime tutun demiştim…tutunsaydın ölüler miydi hiç bütün ölüler…ceketimin cepleri sıcak bir öğleden sonrası …hay aksi şeytan ceplerimin cepleri toz bulutu..yağmur öncesi …fırtına öncesi sessizlik ceplerim..hay aksi şeytan yılan içimde kıvrılmış …kıvrıla kıvrıla tüm bunları anlatmış …ben sevmek dedikçe ceplerimi karıştırır…bana eski hüzünlü bir öyküden dem vurarak tüm bunları hatırlatır..bana o eski yalnızlığımı hatırlatır….hay aksi şeytan ben onu bekliyordum halbuki neden aklına girdin..neden ceplerimin en derinlerinde ki o yağmur öncesi hali gösterdin ona..halbuki ben ona yağmur sonu toprak kokusu saflığında ve de en naif halimle yine şiirler biriktirmek uğruna harcadığım geceleri anlatacaktım…belki de anlatmaktan korkan yanımı mı gösterdin ona…sevmek diyordum çünkü beklemek bazen delice sevmekle eşdeğer oluyordu bana…sevmek eski bir oyun,körebe gibi ,saklambaç gibi bir şey….bunu da mı görmedi…bunu da mı göstermedin…en korkulu rüyalar gibi…hani uyanır ve gerçekliğinden şüphe edersin ya …bunun gibi mi…bilmeliydim..biliyordum..bilecektim…ne olur anlat bana …anlamalıyım…tüm bedenimle ,tüm kaslarımla tüm benle anlamalı…ne olur bildiklerim ürkünç …masal canavarları gibi bir şey…sevmek dedim ,yalnızlık dedin…halbuki evet sevmek o çocuk işi oyunları işte…ne diye dil döküyorum hala ,anla beklemeliyim…

Yalnız bir adamım ben bunu taa en başında söyledim…yalnızlık ölüm girdabı gibi…yalnızlık olanla ,ölen ikileminde bir bulut..ceplerimin en derininde görmemeyi umduğum o ince sızı..yağmur öncesinin o şaşkın hali…yüzlerdeki şaşkınlık,yalnızlık…bekletilmeye gelmeyen,ilgisini hep isteyen o çocuk gibi yalnızlık…merdiven boşluğu…apartman boşluğu..çıplak ayaklar..çıplak eller…ruj kırmızısı…dudak boyası yalnızlık…tüm bunların ötesinde hala beklemeliyim inatla diyen bir ben varsa burada işte budur yalnızlık…yalnızlık beklemeyi iyi bildirir..işte asıl budur yalnızlık…

Beklemeliyim inatla çünkü bunun içindir belki de asıl yalnızlık …


Deli lan bu balıklar !

Şimdi böyle suskun ve de kendini hiçe sayan bir gölge gibi gitmişliğim de olmuştu..ve bir kızgınlık çağında kendi kendime kalışlarımı saydım…tüm toplamlar ona çıkıyordu…işte ona yokluğa..biliyordum ama istiyordum..ya da istemiyordum da yine de biliyordum..çıkacaktı..çıkmalıydı…çıkıyordu işte..ve de ben her gün sonunda bunları bir kovaya atıp balıklara dekorasyon olsuna niyetlendim..oldu da..sevindiler..turuncular bir yana ,lepistesler bir yana uçuştu..ulan kanatları bile çıktı şimdi..parlaklığından çekindim ilkin..gözlerimi kamaştıran bu ışık eski gölgem gibiydi..şırıl şırıl akan esrik bir gölgenin akılalmaz yakıcılığı..kim görürse işte yine böyle yaptı bu çocukcağız gitti dediler..biliyordum ..bilecektim..bileceklerdi..başka bir yol olmalı diyen tüm o bilginler kendi susşlarına neden bulamazken gittim çünkü…tüm o gezginler,tüm o keşişler gitmeden önce gittim..ayağımı bastığım bu toprak parçası o kadar parıldıyordu ki altımda,bunu da o balıkların işi belledim…toprağın usulacana elimde unufak oluşunu izledim…tüm izleyenlerde gizli bir telaş..gizli bir heyecan kumkuması…biliyorlardı ….herkes bu filmi en az bir kere görmüştü…biliyorlardı izlenecek nice türlü şey vardı..o yüzden telaşlarını anlayabiliyordum..anlayacaktım..anlamalıydım…anladım da…bildim tüm o balıkların işiydi bu da…kanatları çıkmış lan bu balıkların..uçuyorlar suda..suda bir şaşkınlık…suda aklın bir anlık sapması…yüksekçene bir yerden atlamak ya da yine yüksekçene bir yerden düşmek gibi bir şey…ucunda hiçbir şey görünmeyecek ve de yakılan onca ağıtlar hiçbir şeye yaramayacak…çünkü o toprak ıslaklığından muzdarip değil..övünç duyduğu nice şey var..bilirler ki onlar her zaman her şeye yine de ağıt yakarlar..yaksınlar ..hatta mumlarla ve de gece fitilleriyle gelsinler..ve de ateşlesinler…ateş edin…ateş edin…dünyaya birden çok ağıt yakıcı gelmiş işte..ve yine tüm o izleyenler bunu da bir reality şov tadında izleyecekler zaten..biliyorlar çünkü ben biliyorum…ama yine de konduramıyorum…gözleriyle hüner sergileyenler körebe oynayacaklar…gözleriyle oynayan en iyi körü seçecek..kimin gözleri balık gözüne benziyoru tartışacaklar...yine balıklarda bir şaşkınlık..su bulanacak…su kötürüm olacak…topal su şelaleye dönüşecek…belki de hayatında ilk defa iyicene bir ölecek…güzel bir ölüm için nice ölümler olacak…ama yok demeyecek..gaz pedalları bilecek..akslar,süspansiyonlar bilecek,difransiyeller bilecek…otomobili otomobil yapan her şey bilecek..tüm hızlı araçlar bunu bilecek..motorları yok sayarcasına o güce tapacaklar..tapınacaklar çünkü başka bir şey yok ellerinde..bilecekler o balıklar sadece suya aşıktı…ama o su bunu bildiğinden midir nedir ,sadece geceye aktı…”su çürüdü”..kimliksiz ve de tekinsiz bir sarhoşluk olarak açıklanabilirdi ama açıklanmadı..açıklayamadım..açıklayamazdım..açıklanamadım….o yüzden sadece yüksek kuruldaki tüm o izleyenlere bir tek söz edemedim…ellerimizi açıp kandili yaktık..ve de eller gökyüzünde..ve de eller gökyüzüne ve o balıkların kanatlarına…bir tutam kanat boşluğuna açılan o ellerin gölgelerine…kimse beğenmedi..beğenmek istemedi …çünkü inanıyorlardı hala ..inanç su gibi çürürken bile inandılar..balıklar boşa kaçtı…boşluğa kaçtı…boşluğu sevdi…tekinsiz aidiyetsizlikler çağına bir tek o balıklar yakıştı…ama yine de tüm izleyiciler bir olup deli lan bu balıklar dediler…aksini ispat edemedim..edemezdim..etmedim de..sadece gözlerine iyicene bakıp keskin ve de piç bir gülüş savurdum..birden anlar gibi oldular…ama yine de toz kondurmadılar cilalı gülüşlerine….
Şimdi böyle suskun ve de kendini hiçe sayan bir gölge gibi gitmişliğim de olmuştu..bunu hep bildiler…ve hep bildiklerinden de susu oynadılar..işlerine geldi..çünkü yapacak hep bir iş buldular kendilerine…hep bilindikdiler..biline biline bilindiler…bilinçliydiler..bilinçlene bilinçlene bilinmezi oynadılar…halbuki su biliyordu..akacaktı ve de o kızgınlıkla tüm bilinenleri takacaktı arkasına..ama bilinenin ve de görünenin arkasındaki balıkları unuttular..suda balıklar çırpınır..gökyüzünde balıklar çırpınır..ellerimde balıklar çırpınır..tüm aklı tüm varoluşu ve de tüm herşeyi önüne atıp sürükler…izleyicilerde heyecan yerine büyük bir korku…izleyicilerde keskin bir kaygı..ellerini gökyüzüne açarlar…hey ulan balıklardır yukarıdaki ne sandınız siz…yukarılara eller açılır…boşluklarını görürler..çünkü bilinenin ötesinde bir başka bilinen var ve de bunu en iyi bilen yine o balıklardır…turuncu balıklar size efendi olur…insanlar size köle…izleyiciler zaten hiç olmamıştır…tüm hikaye müfredatın sistematikliğinde ilerler..tüm hikaye onun yazanın bir anlık akıl sapmasında ilerler..yoksa her şey bilindiktir…yoksa kimse uzağı göremez…diplerde aranıp durma..diplerde aranıp durma..diplerde eski bir keşiş gibi yolunu kaybedenlere söylediğin o yitik öykülere bürünme….hiç bir şey eski alışkanlıklarından ötesine geçmiyor bak bunu görmüyor musun..sana şimdi gündüz gözüyle bakmak da vardı..hem o kurul daha toplanmamıştı ..bizim kararımız okunmamıştı ve de okul zillerinde ki o hüzün anı henüz duyulmuyordu hiçbir okulda…ama nedense inatla her sabah and içiyorduk kayıtsızca… varlığımız yine varlığımıza armağan oluyordu...havai fişeklerle karşılıyorlardı bizi..ve de rahipler tarafından kutsanıyorduk...vaftiz suyundan içiyorduk kan kana ...rahibeler vaftiz suyumuzu ayaklarımıza döküp parmak uçlarımızı yalıyorlardı...peder kalp krizi geçiriyordu bunu görünce....tüm ambulanslara çarpıyorduk ..hemşireler çılgına dönüyordu...ellerinden işlerini alıyorduk ..biz yine vaftiz suyuna çorba oluyorduk...içine kıtır ekmek...biz yine, bize gebe oluyorduk .. bizi bizden doğurup bizle yıkıyorlardı ..teneşirler paklıyordu bizi..... solucan krallığını kuruyorduk toprağın altında...solucanlarda bir telaş..solucanlarda ilk yargının keskin örgüsü...yok oluyorduk ama hiç de olmuyorduk..biliyorduk zaman gelecek..ama zamanı leblebi tozuna karıştırıp mahalle arası bakkallarında satıyorduk ..yiyen bütün çocuklar zamanı kusuyordu zamanla ve zamanı aşılıyorlardı ellerinde..leblebi tozu macuna dönüşüyordu..dedelerin sattığı şu renkli olanlarından hani...biliyorduk bir son vardı..diye...diye diye denenmeyecek oluyorduk...toz oluyorduk yine..toz..ve de bitik ülkeler çağında iki yitik ruh...oluyorduk !

Şimdi böyle delice çığlık atıp göğün en üstündeki musikiyi bozana iki çift laf etsem sanki anlayacak gibi olur…ama ses etmez yine de …tüm o balıkların turuncu rengini çalan da “o” çünkü…nasıl ses etsin ki..hem ben hem sen hem de o üçümüz fiili birer yaratık gibi sonuçsuzca balık diye tutturduk …bunu da biliyorlar o yüksek kuruldakiler…ve balıkları sadece akvaryumda görüp ondan denizleri yaratıyorlar…su zaten çürük yumurta gibi kokuyor…oysa ben fıskiyeden o su yerine çıkan turuncu Japon balıklarının akmasını istemiştim ..sen ve ben görelim diye delice hayal etmiştim…belki insanların üstlerine de akar diye tüm o balıklardan medet ummuştum …ama o tanrı belledikleri her şeyi bir gece mahvetti… çünkü mastürbasyon yapıyor ve de çaktırmıyordu da…ama o kadar insan nasıl oldu birden anlamalıydım…anlayamadım…anlamsızlaştırdım…ama çünkü “o” isterse olur hep bildiler…bize her gün bunu söylediler… tıpkı okul zillerinin anlamsız hüznü gibi…tıpkı o okullarda okutulan and gibi …mastürbasyonla evreni yaratacak kadar büyük bir tanrı o..
O yüzden kendisi en büyük günahkar…..çünkü “o”böyle istedi ve de ona inananları değil de en çok inanmayanları sevdi..piç çocukları sevdi “o”, çünkü yine en çok ona yakıştırdı kendini..ve yine o piç çocuklar onunla anlamlaştılar.. ...ve de “o” kudretini yine o piç çocuklardan aldı…

Tanrı, deli lan bu insanlar dedi,deli dedikleri tanrıyı öldürdü..
Tanrı, deli lan bu balıklar dedi,insanlar da o balıkları yedi !


kelimeler bir rakkase kıvraklığında dans ederken kimse sonunu getiremez ..çünkü herkes o rakkasenin kıvrak beline gözüne diker..kaçırdıklarına yanarlar ama bilmezler..dışarıda dünya yanar..ama o ateşli rakkase tüm gün dans eder...

DOĞUŞTAN BOZUK EZBER

Biri vardı. Herşeyi sonsuzca idealize eder ama bunun için hiçbirşey yapmazdı. En sonunda kötü düştü, bakireliğini ve ikiyüzlü ahlakını sıcak yuvasında biat ederek birine sattı, çünkü çok korkaktı.

Biri vardı. İlk başlarda sessiz,yalnız ve acı dolu gibiydi. Şimdiyse çoğu zaman geçmiş hiç yaşanmamış gibi yapıyor, işleri yolunda gidince küstahlaşıyor gitmeyince sinsice geçmişe sığınıyordu.

Biri vardı. Narsist, kibirli ve entelektüel bir zorbaydı. Sonunda küçük bir kızın boynuna doladığı yularla ve türlü oyunlarla hayatı alt üst oldu.

Biri vardı. Haddinden fazla yalan söylerdi. Otuzüç yaşında tüm yalanları patır patır döküldü, bu yalanlar dökülmeden önce çoktan mahvolmuştu.

Biri vardı. Rol istemedi. Bir ara kendini ölüme yakın hissetti. İçe açık dışa kapalı, dışa kapalı içe açık zamanları oldu. Mola sancıları, durak noktaları, oidipal kitlenmeler, suçluluklar ne denirse densin o bir rol istemezken; yaşam zamanla gerekli rolü biçti.Güzel yanıp çabuk sönmüştü, çünkü hiç denememişti. Şimdi, içindeki köprülerin üstünden kalabalık pişmanlık ordularını karşıdan karşıya geçirmekle meşgul.(ses tonu sezinlemelerim)

Her yeni gün olduğunda birilerini bir yerlerde başka birileriyle başbaşa bırakıyorum. Herkesi birbirine teslim ediyorum. Yüzümdeki duygusal keskinlik yüzünden ve biraz da kimse bilmesin diye en zayıf yönlerimi, sürekli “güven” duyuluyorum. Kimseye doğru düzgün birşey anlatmadığımdan herkesin biriktirdiklerini ben üstleniyorum.

Bekleme nedenim, geçen zamanla nelerle nelerin bağlarını kuvvetlendireceğini görmek isteyişimdi.

Herşeyi, duygusal ya da mantıksal bir çerçeveye oturtmak gibi eski çocukluk alışkanlıklarımı da bırakmıştım artık.

İçinde aramak, dışında aramak, bedenlerde aramak,doğada aramak,sözcüklerde aramak,sesi kesildiğinde sustuğunda ölüyor insan .

Bir güç istiyoruz hepimiz.

Biz yola çıktığımızda dört kişiydik ve hepimiz ayrı ayrı yerlerde yenildik. Birimiz erken öldü,ikimiz ciddi yaralı ve hala nefes alıyor, diğeriyse zaten ve “gerçekten” hiç yokmuş.

Bazı şeyler sadece rastlantısaldı!

sadece rastlantısal...

Yaşanmışlıklar

Yaşanmışlıklar

Mutlu anların toplamı



Sana göre mi

Kimseye göre mi

Böyle mi

Uzun uzun

Başka başka

Bana masal anlatma

Sen başkasın

kabuğun başka…



Bakımsız bir çatıdan

Akşam üstü

Kirle pasla

bir çiçek kurusu

Ağzımdaki bu tat

Güneş batarken

Beni de al dedim

Beni de aldı…



Nem

İZ

"orada!" dedi.
gölgelerin, dağların eteklerinde karanlığa gömdüğü yerleri işaret ediyordu eli
"oradan akan sularda yıkanırdı... ve nemli yüzüne vuran rüzgar, titretirdi dişlerini. suda, tesadüfen tenine değen balıklar bile saçlarından daha
sakin dönemezdi dip sularda. ışık, gözlerinde yansırdı, ayak bastığı kumlar sanki uzayda süzülürmüş gibi düşerken."
ve gözlerini ırmak sesinin geldiği vadiye doğru çevirdi
"güzeldi... dudaklarından suya dönerken, sudan sıçrayan damlaların güneşe kavuşan kolları ahenk içinde olurdu. sesi, akarsularda yankılanır,
doğanın bilinmeyen bahçelerinde gizlenen gözler dahi aydınlığı arardı öylece..."
ellerini açıp, olmayan birisine seslenirmiş gibi eğildi
"hep bir melodi vardı kulaklarında, mırıldanırdı onu. düşlerinin sesini anlatırdı yosunlara ve taşların altında yaşayanlara. ormanın, etrafı
böğürtlen kaplı patikalarında koşarken dalların üstünden zıplar, ağaçlarda uyuyanların huzurunu bozmazdı."
sonra yine gölgelere dönüp, göz kapaklarını yavaşça kırptı
"güzeldi... bir yıldız kayarken, gökyüzünde bıraktığı aydınlık iz kadar güzeldi."


Ahmet Özcan

Ah Sen Ceketime Tutun,Ceplerimizde CEMAL SÜREYA Yaşar

ah bu duygu ellerimi nasıl da çıplak bir alışkanlıkla sarmalıyor...kimseler görmemiş gibi sanki...ilk gidenin gözlerine bakıyorlar sürekli...ilk giden görmüş olsa anlardık diyorlar...ses etmiyorlar..sessizliklerinden anlıyorum...sessizlik ölüm gibi...ama bilmiyorlar ..bildirmiyorlar...küçük şehirlerde kurulan belediye hoparlörlerinden duyursaydım keşke sesimi...küçük şehirlere gebe kalmış olsaydım da gitmeseydin...giden gitmişti...ya da gitmek miydi...gitmek var mıydı..yoksa her şey aslında o ilk ilkel devinimsizliğindeydi de ben mi anlamıyordum ..birbirine karışıyordu...karışık bir hal içindeydim...karman çormandım sarmal geçişler gibi…
bizim ellerimiz de körpe vücutlar saklıydı...dişlerimizi geçirmiştik hatırla petra...etin dansı..gölgeleri..gölgeler salınır uzakta...gölgeler etini dişler...ah tuzlu bir yaz akşamıydı tıpkı bugünkü gibi..nasıl da göremedin...petra demiştim halbuki sana...petra vücudun ellerime kardeş…petra etin kemiğin yok senin...bir kadın bile değilsin belki..belki de bir roman kahramanı olacak kadarsın…
zihnimdeki petranın yüzü örtülü...çırılçıplak koridorda yatıyor...fazlaca seksi üstelik...kırmızı ayakkabılarını yeni çıkarmış...kırmızı ayakkabılarına uysun diye kırmızı ojeler sürdüğü ayak parmakları fazlaca güzel...ayak fetişisti olsam keşke diye geçiriyorum içimden...ah petra...dilimin kenarında çıkan küçük bir yara gibisin ..dilimle değmesem geçeceksin biliyorum ama değiyor dilim..zevk veriyor...içten içe seviyorum....petra dudağımın kenarında çıkan küçük yara...!
matruşka almak istemiştim geçenlerde sana...görsen aklın şaşar...o kadar güzel ki ..”böyle iç içe geçmiş” tutuyorum bir tanesini kocamannnnn..”ve nasıl söyleyeyim sana, incecik….porselenden daha ince, daha da ince...hiç bir maddede olmayacak kadar ince”...cebime koyuyorum onları cemal süreya şiirlerinin yanına...hatırla senle o yüksek katlı plazaların herhangi birine çıkıp insanların üstüne cemal süreya yağdıracaktık...tek istediğim buydu...bunun için bile gelmez misin petra...



GRİP

bahçede, üstüste yığılmış yüzlerce eldiven karşılıyor girenleri. pastel tonlarda ve pastil yutacak çocuğun öksürüğü tonunda eski
bir şarkı çalıyor pikapta.
köstebek yuvaları, bitkilerin arasına düşmüş yemiş kabukları, kabuk değiştiren böcekler dikkat çekmiyor. hemen yolun karşısında,
paslı kepenkleri yarı kapalı eski oyuncakçının vitrininde kırmızı yanaklı bir meksikalı adam gülümsüyor. diğerleri gibi, şapkası
bir kaç gündür kayıp.
çocuk, yatağına uzanıyor. gök masmavi gürlüyor, karnı gurulduyor çocuğun. çıplak ayaklarıyla, öksürüğüne inat mutfağa koşuyor.
boyunun yetmediği buzdolabının kapısını dedesinin bastonuyla açıyor.
ekmeğe fıstık ezmesi sürerken, dışarıya yağan rengarenk şapkaları izliyor.


Ahmet Özcan

belki de henüz hiçbir şey yazılmadı yeryüzünde



...ve bizler ...hep bizler...bize benzeyenler...bizler nasılsın sorusuna bile genel geçer bir iyiyim diyemeyen insanlar bütünüyüz...beynimiz bize gebe...biz beynimize gebe..ama bir gece alsak onu yesek nasıl hissederiz...çok mu zor gelir ki..sonra onu kussak..içimizden atsak ..o da mı zor ki...nasılsına verilebilecek bir iyiyim der çoğun insan...yap-boz..yap-bozlarda der iyiyim bütünlendim oh ne güzel diye...ah ama bizler ama bizler çok düşündük ..çokça gece ,geceyi yaktık bir sabaha...sabahlar zaten hiç bizim olmadı bunu da bildik ama yine de eski bir sekans gibi geceye yakıştık ve de gecede sevdik...kıpırtısız...sessizce sabahları karşıladık..daha ne olsun ki derler onlar..şükredin falan derler kesin...yok ama öyle değil ...değil o da değil dedik...gündüzleri o karmaşada o kadar çok ses vardı ki susabildik sadece..onlar konuştu biz sustuk onlar konuştu biz sustuk..ama gece olunca öyle bir hale geldik ve öyle bir hal alıyordu ki bu hal....herkes şaşkınlıklarından küçük dilini yutmuş bir şekilde susuyordu..gece biliyorduk ki güzel…ve onlar susuyordu biz konuşuyorduk,onlar susuyordu biz konuşuyorduk..!insan hiçbir zaman olmaz...oldum dersin ama olmaz..sonsuz kıpırtılı bu yaşam.dipsiz bir devinim..ama kimse durmaz ...kim durmuş ki..son yok ….kimse ve de hiçbir şey için yok...dönüşeceğiz bugün yok oluşa yarın kelebeğe belki de..acı var ama zor bir acı var...kozasından çıkarken kelebek kim bilir nice acılar çekiyor ama sonunda kelebeğe dönüşüyor ...o yüzden telaşlıdır bütün kelebekler…ondan böyle tüm gücüyle uçuşuyor..çiçekten çiçeğe konuyor..çünkü biliyor çokça acı çekti ve de yine biliyor çok az zamanı var...çok az zamanın var !

bilmemek iyi değil mi...bilince hiçbir şey iyi olmuyor...bilince ağırlaşıyoruz çünkü...bir başak gibi boynumuzu büküyoruz...kussak çıkar mı...ama genzimizde kalıyor..bırakmıyorlar ki adamakıllı kusalım geceye...yol gitsin bir gece..kendi yoluna git gece !...pencereme durmuş bakmaktaydım...severdim de gözlerini bir noktaya çevirip uzunca bir süre bakan insanları...şu "hızlı" dünyada bir tutam nefes gibi gelmişti bana...severim öyle insanları hüzünlüdür çoğu..hüzünden bakakalmışlardır...görsen çoğu ayrı bir resim zarafetindedir...benim odamın penceresi de benim tek nefes alış yerim gibi...dışarısını görmüyorum sadece ufaktan ışık sızıyor içeri...hangisi gerçek hangisi gerçekdışı birbirine karışıyor böyle zamanlarda...hayır sanki gerçeği bilsem seçeceğim onu...yine seçmeyeceğim...benim duyumsadıklarım rengarenk ..siyah gibi...yüzümü boyayıp dışarı çıksam bu gerçek olabilir mi diye düşünmüştüm bir gün...sanırım gülerlerdi ...ya da "deli" derlerdi...onların gerçekliği alışkanlıkları..benim değil...delilik bir aydınlamadır...!



Murat Uyanık

ikindi yalnızlıkları

..ikindi yalnızlıkları soğuk ter üşüyen eller kan sığınağı gözler gece kelimeler ah bilmez miyim kelimeler dilimde kırmızıya çalar ah bilmez miyim nedendir ...deli olsam şimdi burada ne işim var okul zilleri arasında andımızı neden okuyayım sana varlığım varlığına armağan olsun istemem deli olsam oysaki aşkı böyle bellemişler bir ritüel eşliğinde armağan edeceğin binlerce anın olmalıymış aşk böyle işlermiş saat tıkırtısı gibiymiş aşk eğer bir tek parçası çalışmaya görsün hemen bozulur gidermiş ve sen o saati yaptıracak hiçbir saatçi bulamazmışsın ...ah deli olsam şimdi gece kalkar dans ederdim gündüz şarkılarıyla kimliğimi göstermemek için kimliksizce yeni bir kimliğe bürünürdü ellerim deli olsam ah deme bana şimdi delisin benim de derin kaygılarım var ya deli değilsem diye...gece gece üstüme çöreklenme ve de bütün çöreklerini bana yapma kırıntılarını topla masa örtüsünden atılmasın yazık günahtır..siniye koy beni ve beynimi aç otur bir güzel ye beni ama öldürme bu anıları


Murat Uyanık