Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

çok fazla



üst insan,
       hayvansı insan...

duyularını hatırla;
              onları kullan.
hayalini geliştir,
              üst yaşa.

tanrı sana çok fazla!..




izlek



gözlerimden anlam çıkartmaya çalışma; manasızdır bakışlarım.
izlediğim, doğanın diyalektiği. onu görmedikçe beni kavrayamayacaksın;
onunla aynı vücuttanım.



The Savages






KÖKLER VE BAĞLAR


 Köklerimiz ve bağlarımız arasında ince bir çizgi var ve o incelik ne yaşarken ne de ölürken peşinizi asla bırakmayacak. Düz çizgiler üzerinden hiç sapmadan yürüyüp bitirdiğiniz bir hayat yaşadıysanız,  bu fark er ya da geç kusursuz hayatınızı bir çıkmaza sokacaktır. Yönünü el yordamıyla çizen ve iki doğru arasındaki en kısa mesafeyi bitmez bir çile olarak görenleriniz de, bu gerçeğin farkına çoktan vardığı için kendini şanslı sayamayacak, çünkü bu mesele önce aklınızı kurcalar, sonra da kalbinizi incitir. (Evet, o incinmiş kalbin yüz yıl süren ağrısından bahsediyorum.)

Nicedir unuttuğum bu ayrımın, nicedir unuttuğum kalp ağrımla birlikte tekrar nüksetmesini sağlayan, bir film oldu: The Savages.  Çok tanıdık gelen bir hikâyeyi öyle bir kompozisyon ve karakter oturtma yeteneğiyle kotarmış ki sevgili yönetmen, izledikten günler sonra bile içinizin nasıl burkulduğunu unutamıyorsunuz. Çünkü yolları çoktan ayrılmış iki kardeşin ölmek üzere olan ve bakıma muhtaç babaları için tekrar bir araya gelmelerini, bir araya geldiklerinde de aslında ne kadar dağılmış olduklarını ve hayatın onları geri dönülmez bir şekilde parçalara ayırdığını görmeniz, aslında sizi kendi içler acısı hikâyenizle baş başa bırakıyor.

O hikâyeler her biriniz için belki yazıldı, belki yazılmak üzere, belki de şimdilik çok uzak. Ama nihayetinde o anlar gelecek. Kim olduğunuzu unuttuğunuz anlarınızda, bir vakitler bağlı olduklarınızı hatırlayacak ve onlarsız geçen zamanın, ilişkilerinizi artık iyileşmesi mümkün olmayan yaralara dönüştürdüğünü fark edeceksiniz.

Yaşarken bağlarınızdan kurtulmaya çalışmış olabilirsiniz, ya da o bağları diri tutmak için kimsenin kimseye göstermediği bir özveri ve çaba sarf etmişsinizdir. Bir başka ihtimal, zaten öyle kuvvetlidir ki onlar, ailenizle, dostunuzla, sevdiğinizle,  sevmediğinizle sizi hep bir arada, hep yakın, uzak da olsa yakın tutmayı becermiştir.

Ama en sonunda ipler gevşer, yakınlıklar sınıra, sınırlar sırra, sırlar azalan kelimelere, yokluğa ve uzaklığa dönüşür.  Sizi hayata tutunduran insanlarla aranıza örülen duvar zamandır ve bu duvarı yıkmaya gücü yeten bir Âdemoğlu henüz dünyaya gelmemiştir. O bağlar  başımızdan geçenler bizi akşam vakti boşalan bir sahil gibi hüzünlü kılmışken, keşke yanımda olsaydı diyeceğimiz kimsenin suretidir. Bir gün o insanların yanına tekrar dönsek bile, bu karşılaşma bize sadece geçen zamanın bize ne denli kötü davrandığını, nasıl eskidiğimizi anlatır ve artık bir başkası olduğumuz gerçeğiyle yüzleştirir. Bu sert duvara çarpmak, herkesin taşıyacağı bir yük değildir elbet.

Tıpkı filmdeki iki kardeşin karşılaşması gibi… Artık kendilerine bile akıl sır erdiremeyen, talihsiz hayatlarının patlayan freniyle karşımıza çıkan bu iki kardeş, filmde son bir çabayla hayata tutunma gayretine duydukları özlemi en yalın, en sert, en mizah dolu halleriyle anlatıyor bize. Öyle ki, artık akli ve fizksel melekelerini günden güne kaybeden babaları bile hayatın karşısında çok daha sağlam ve fütursuz durmakta. Filmin en can alıcı sahnesinde, kulakları ağır işiten baba, otomobilde kavgaya tutuşan oğlu ve kızının seslerini duymamak için işitme cihazının sesini kısar, yaşlı ve yorgun gözlerini akıp giden yola diker ve kavga sesleri geri plana kayarken sakin bir müzik duyulur. İşte o sahne, var olduğumuzu kanıtlamak için kendimizi paramparça ettiğimiz şu hayatın asıl müziğidir. Filmi izlerken ölümün ayak izlerini yaşlı Savages’in ayak parmaklarında görüyor, çocuklarının hiçbir yere varmayan trajik hayatları için çektikleri yürek ağrısına eşlik ediyor, kızı Wendy’nin babasının bakımevindeki odasını renklendirmek için kullandığı aksesuvarların yaydığı hüzünlü renklere kapılıyorsunuz ve günden güne eksilen yanlarınız için kalbinize uzun süredir unuttuğunuz bir ağrı saplanıyor.

Wendy, o küçük bakımevi odasını renklendirmeye çalışırken, aslında iletişimi kaybettiği ailesini, evli sevgilisinin ona sunduğu yavan ve şefkatsiz ilişkiyi, yalnızlığı, gerçekleştirmediği hayallerini, yaşama umudunu kaybetmiş ağabeyinin hüznünü, babasının gidişini kabullenmek istemediği son günlerini ve aslında en çok kendini renklendirmeye, yıkılmış hayatını yeniden ayağa kaldırmaya çalışıyor. Ağabeyi Jon ise tüm kayıtsızlığı, bitirmediği kitabı, hayatını birleştirmeyi göze alamadığı sevgilisi, hep yarım bıraktığı sevinci, ailesiyle bir yakınlık ve mutlu son yaşamaktan kaçınan hallerine rağmen, aslında onları hiç yalnız bırakmayarak bu kaderi değiştirmek için çabalıyor.

Karakterlerin bütün bu duyguları yansıtmasındaki başarısının aşikâr olduğu film bize, yaşam beceriksizi bir ailenin dramından öte, seçtiklerimiz ve seçeneksizliklerimiz arasında yiten hayatın bizi en çok yalnızlaştırdığı noktayı göstererek hafızamızda hep yer edecek filmler arasına girmeyi başarıyor.

Ve film bitse de içimde hâlâ bitmeyen şu kalp ağrısıyla kendi kendime soruyorum: Köklerimiz bize neyi hatırlatır? Dahası bunun için mi yanlış da olsa bir toprağa, bir kalbe, bir anıya kök salarız? Sırası geldiğinde yaşamın elimize tutuşturduğu kötücüllüğümüzü bir balta gibi üzerlerine savursak da kurtulamayışımız, dahası bunu yapmayalım diye bize engel olan o kudret, yaşarken nereye uçar? Köklerimiz doğuştandır ve reddedebiliriz, peki ya bağlarımız? Aklımızı, kalbimizi, biz olanı bahşettiğimiz o bağlar, bize kalan en acımasız mirastır ve ondan kurtulmak bir ömür boyu sürecek bir savaş demektir.

Filmdeki Jon ve Wendy gibi omuzlarımızı ezen hayatın kaldıramadığımız yüküyle yoldayız; bağlarımız bize hem çok yakın, hem çok uzak. Yine de avuçlarımız bu film gibi, hâlâ sıcak.




birkaç büyük adam (#kendileriyle iddialaşanlar ; "ecce homo")


yarattıkları ışığı görmek için bekledikleri,
yalnızca güneşin aydınlatacağı,
                            "şimdi"...

sadece birinin
         beklemeden gittiği;

"gerek beygire sarıldı
gerek ağladı ve de bağırdı.
sekiz sene hasta yattı,
yüzyıl sonraya umut etti ve gitti."

bekledikleri, kendileriydi
ve gebeliğe girdi şimdi,
aydınlatacak olan güneşi;

"hiç beklenmemişti".



                       

gölgesi kanayan adam


damarlarında gölgesi kanıyordu,
her çizikten, karanlık akıyordu.
karşılaştı bir gün rüyasında;
ucuzlamıştı usandığı.

zaten pek konuşmazdı,
aktı yolların üzerinde,
sessiz; kanadı.
hayır, ağladığı yok bir şey uğruna,
hürlüğüydü belki özlediği,
yırttı aldanan kabullenişleri...

sarıldı gölgesine,
sevişti kabusuyla,
duvarlar karardı.

çizdi gölgeyi bir kedi,
ağlamadan yine kanadı.
aktı gölgeye, yollarca aktı,
ışığa kabus kanadı.

                           yedekçingene




gülme; ölürüm!..


gülme; ölürüm!..

dıştalama heyecanımı; bölünürüm.
yakarım rüyaları; pişmanlığa gömülürüm.
küçümsersin sevdamı; gölgemle sürünürüm.
gülme; ölürüm!..

dökerim kucağımdaki pişmanlıkları,
ezerim onları, öldürürüm.
gölgemden büyüktür hayalim,
gölgesizleşir, büyürüm.

karanlık ellerle boğarım gölgeleri;
yakarım özlemleri, öldürürüm!
aydınlatamaz güneş, bir kez daha kendini;        
soyunurum gölgeleri, süründürürüm.
gülme; ölürüm!..


unutulanlar boğazında,
intihar olursun boğazımda.
sarılırım gölgeme, hayallerimle çürürüm;
gülerim gölgeme, ölürüm!..

gülme; ölürüm!..
topla mum dibinden gölgelerini,
al cebimden ateşini.
ancak o kadarsın bende.
çek git bir an önce!
unutma şapkanı, dönme geriye!..

gülme; ölürüm!..

                               yedekçingene



YAĞMUR

                                                           
   Yağmuru anlamaya çalışıyorum. Koca yaz geçti. Anlatacak o kadar çok konu biriktirmiş ki dikkatimi hangisine vereceğimi bilemiyorum. Beklemekten bahsediyor bu gece… Beklemenin insan hayatında oluşturduğu yara berelerinden söz ediyor. Yanağını gösteriyor…  “ Bende de izi var. Herkes beklemiştir,” diyerek geçiştiriyorum. Belkide beklemeyi artık sevmiyorum da ondan.
    
Üzerime türlü konularıyla iğne gibi damlamaya, yaralamaya devam ediyor. Ezile büzüle yürüyerek yol alıyorum. Anlaşılmadık bir akşam saatinde yokuştan salınarak eve gidiyorum. Yoldayım… Bir şişe köpek öldüren şarap ve içinden bir tanesi içilmiş sigara paketim olduğundan dünya benim.
   
Şemsiyem yok. Oldum olası sevmedim şemsiyeleri. Sadece yağmuru dinliyorum. Başımıza doğal bir felaket gelecekse, gelsin de kurtulalım diyorum. Hem şemsiyesi olmayanlar ıslanırken, benim korunmam da olacak iş değil. Çünkü biz öyle yetiştirildik…
   
Peynir ekmeğimizin yarısını paylaşarak başladı çocukluk oyunlarımız. Oyun kafeslerimiz bir traktörün römorkuydu. Hazır şemsiye demişken, şiir yazan bir arkadaşım geliyor aklıma;  “Şemsiye” şiirini bilen üç beş kişiden biri olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Umarım bir gün herkes o şiiri okuyacak.
   
Kahvenin önünden geçiyorum, buğulu camdan içeri kayıyor gözüm; mahalle ve lise arkadaşlarım taş çeviriyorlar. Ben bir an önce eve girmek, yağmurun söylencelerine dikkat kesilebileceğim kuzinenin yanına oturmak; o eski kırçıl kedileri tahayyül etmek, sırtını sıvazlayarak minderimde kıvrılmak istiyorum.
   
Fakat başaramıyorum. Kahvede taş çeviren arkadaşlarımın oyununu izleyerek yancılık yapan Özkan, geçtiğimi görüyor kahvenin kapısını açıyor:

 -  “Heyt nereye be! “ diyor.

Gelişine seviniyorum.  Üzerindeki lise üniforması, bir zamanlar birlikte okuduğumuz okul kantininde iş yeri kıyafetleri olmuş. Sarılıyoruz. Yağmuru, onu bunu unutup masaya gidiyorum. Boş tahta bir sandalye çekip oturuyorum. Çay teklifine hayır diyemiyorum. Elimdeki mantarı açılmış, hazır içilmeyi bekleyen şarabı görüyorlar. Son el bitiyor… Hesabı paylaşıyorlar. Az para verenler taşları topluyor. Sigara yakıyoruz. Garson gelip her zaman olduğu gibi uyarıyor. Dışarı çıkıyoruz... Beni bırakmak istemiyorlar, hepsi sanki benim için karar almış, “Boş ver yağmuru!” diyorlar. İçelim...
   
Kasabada, insanın her türlü işini dağ bayır demeden gören eski kırmızı bir Renault’un içine doluşuyoruz. Gidilecek en güzel yerin neresi olduğu değil, içilecek en sote, güzelliğiyle bizi cezbeden yerin neresi olduğu önemli oluyor. Arabanın motoru homurdanıp ısınırken, klima da çalışıyor karar veriyoruz… Yine bir dağ kenarı, mersin, yağmurun dokunduğu toprak kokan herhangi bir tarla kenarı tercihimiz oluyor. Arabanın sil geçine karşı koyan yağmur damlalarını görünce yine içime sinmiyor:
  
 -“Yağmur, diyorum.  Eve gidip yağmuru dinleyecektim…” 
    
-“ Bundan sonra çok yağar… Bu gece bizi dinle, yarın dinlersin.” diyor barış, vites kolunu sağ eliyle kavrarken. 
  
 - “Olsun, bizim zeytinlere, pamuğa iyi gelir,” diyor fatih.
     
-“ Zira yağmur ikliminde de yaşamıyoruz. Tabi her kişinin başka olur iklimleri. Ne olacak bu adamın sonu…” diyor Özkan, eliyle kafama dokunuyor, bu huyundan hiç vazgeçmiyor.
     
-“Yarın dinlersin, ne s.kim dinleyeceksen!” diyor Arif abi,“Gitmiyor muyuz?” diyor öfkelenerek; o anda herkes susuyor, motorun homurtusu tekerleklerin hareketiyle hırıltıya dönüşüyor.
   
Herkes kendinden emin. Sessizleşiyor... Şarabı elden ele dolaştırıyoruz. Belli ki tek üzüntülerini biriktiren ben değilim. Uzatmıyorum. Arkadaşlar olmadan hayat var olamaz biliyorum. Az önce beni ıslatan yağmur, şimdi arabayı döverek ses çıkartıyor. İnsan bedeni bu kadar mı ses geçirmez inanamıyorum; acıyı, tatlıyı, gizlemeye ne kadar da elverişli şaşırıyorum... Bunu ben mi söylüyorum, yoksa bir kitaptan hafızama mı kazındı hatırlamıyorum.
   
Kasaba sınırlarından ayrıldıkça toprak ciğerlerimize doluyor. İçim şenlendikçe şehirdeki dostlarımın neler kaçırdıklarını düşünüyorum. Karanlıkta da doğa ne güzel…  Onlar da olsa ne güzel olurdu diye düşünüyorum.
  
Yolda bir şişe şarabın kimseye yetmeyeceğini bildiğimizden ilave şişeler ekliyoruz… Tarlanın kenarına geldiğimizde kalender toprak kokusu, arkadaşların varlığı, dünyamı güzelleştiriyor. Yağmur, sanki sohbetin seyrini duyuyor da ta içime doğru çiseliyor.
   
Kimse kimseyi anlamasa da, dili sürtüşüp dursa da herkes konuşacak bir konu buluyor. Kimi ektiği pamuktan, zeytinden, kimi en son okuduğu kitaptan, kahve de olup bitenlerden, memleketin içinde bulunduğu durumdan tartışmalara sürükleniyor. Sadece dinliyorum…
  
Özkan, bir anda oluşan sessizliği aklından geçenlerle iteleyip elini omzuma atıyor:
  
-“Yağmur bir yana da sen ne zaman evleniyorsun? Bak benim kızlar okula başlıyor,” diyor.
      
O vakit yine eve gitmek; tuğladan, betondan kabuğuma çekilmek istiyorum. Söyleyemiyorum. Anlaşılamamanın akıbetini diyemiyorum. Ah kadınlar! Boğazım düğümleniyor. Öylece duruyorum. Konuşmaya başlıyorum. Konudan konuya atlıyorum. Ne söylediğimi bilmiyorum…
    
Yağmur yeniden hızlanmaya başladığında beni eve bırakıyorlar. Gün bu defa arkadaşlarla aydınlanmayı beceremiyor. Karanlık. Sokak köpekleri havlıyor. Başım dönüyor. Eve giriyorum. Işığı yakmıyorum.  Kuzinenin yanına yaklaşıyorum. Ateşin tavandaki gölgesi yerini kuzinenin biçimine bırakmış. Üzerindeki deliği tırnak ucumla itip içine bakıyorum; kömür, odun, önce kor ateş sonra yine kül olmuş her halinden görüyorum. İçim burkuluyor. Yeniden yakmayı üşeniyorum. Pantolonumu çıkarıp altımdaki yün içliğimle yatağıma uzanıyorum. Yağmura:

- “ Ne derdin varsa anlat, seni anlayacağım ve uyuyacağım” diyorum.
       
Beni geri itiyor, şimşek gibi yüzüme çakıyor:
  
- “ Çok içmişsin yine, zıkkım içesice!”diyerek sırtını dönüyor.
    
Anne karnındaki, çocuk nasılsa işte öyle: Yine sokağa çıksam mı çıkmasam mı diye düşünüyorum. Bulunduğum yerde dönüp duruyorum. Çeperime yumruklar vuruyorum. Yağmurun ne zaman, nasıl yağacağını bir türlü bilemiyorum.  Anlatacaklarını da…





07,12,2bin12
Onur Akbudak

                                                                                                               

                                                                                                                            





                                                                                                          
   

kurşunkalem





bekler tetikte kurşunkalem;
                                    başkaldırıcı,
                                                    hırçın,
                                                           "öfke".

yakışır ona
        elde diye,
doğru tespit;
        “elde öfke”.

çıkmaz kontrolden zaman;
bilinç,
     mantık,
        diyalektik.

oldu mu ilk önce zaman?
ilk gereklilik,
        "materyalist";
İkincisi,
        diyalektik.




sarhoş muhabbeti #2




 ...
- yeterince zekaya sahip değilsen, daha yüksek mutlulukları nasıl kavrarsın?
- ...
- anlamsız mı? peki, fedakârlıklarıyla yüksek mutluluklara ulaşmış, gerisine düşünme problemleri, fikirler bırakmış düşün insanının son aldığı üst zevki sıradan insan nasıl kavrar?
- ...

                                                      

sarhoş muhabbeti #1




...
- gerçekten varolsaydı tanrı, insan hatası yüzünden kendinden utanırdı.
-...
- istifa etmiştir belki. hadi, nietzsche gibi biz de, varetmediğimizi öldürelim; "öyle onurluydu ki tanrı; utancından intihar etti."
keh keh!.. boğaz köprüsünden atlayan tanrı.


KAPISINDAN KOVULDUĞUMUZ HİKÂYELER


Kapısından kovulduğumuz hikâyeler var. Zamanın bir yerinde yaşanmış olması yeter diyor onları yazanlar. Oysa tüm bunları  tek başına yazmadılar. Gri duvarların yorgunluğuna gömüldükleri o akşamlarda, sabahlarda, ayazlarda ve yağmurlarda yanlarında birileri vardı. Ama insan reddettikçe güçlendiğini düşünüyor. Bitirdiği her şeyin derisinin altındaki katmana gömüldüğünü fark etmiyor. Tıpkı o hikâyeleri yazanlar gibi.

Kapısından kovulduğum hikâyeler var. Arkamı dönüp çaresizce giderken bir yenilgi gibi gelen, şimdi ardıma dönüp bakabildiğim anlarda acısıyla ödüllendirilmiş olduğumu düşündüğüm karışık gerçekler... Elleri yüzleri kapkara çocukların el arabalarında kitap taşıdığı sokaklarında yürüyordum şehrin ve işte o anda fark ediyorum: Yıllarımı harcadığım bu sokaklar şimdi bütün varoluşlarını bensiz öğütüyor. O çocuklar içinde ne yazdığını bilmediği kitapların üzerine yoksulluklarıyla birlikte kalbimin ağrısını koyuyorlar üstelik. Ben yanlarından geçerken gülümsüyorlar. Son model bir cip yanlarından geçtiğinde içlerinde birden beliren isteğe boyun eğip ürküyorlar. Kapısından kovulmaya bile değmeyecek hikâyeler de var üstelik. Bu çocuklar korkarım bu hikâyeler için büyüyorlar.

Onlardan ne farkım var ki diye düşündüm. O kitapların birçoğunun içinde geçen sıradan bir kalp kırıklığı gibiydim aslında. Girdabın içini de dışı kadar iyi biliyordum. O kitaplardan ben de okudum, o kitapları birilerinin ellerinden diğerlerine taşıyıp durdum. Bu sokaklardan anılar biriktirecek kadar da geçtim üstelik. Her sarı yaprak bir gün mutlaka ulaşmayı hayal ettiğim ülkesiz topraklara götürecekti beni değil mi? Hiç hayal edilmemiş bir ten kokusu duyacaktım bir yerlerden. Gün gelecek, çekip gitmeleri sevmekten bıkacaktım ve erken yorulmuş gölgem benden vazgeçmiş olmayacaktı. İşte buradayım. Sonsuz bir çığlık büyüten sessizlikle uçar gibi, toz olur gibi, yüzleşmemek için arazi olur gibi, akşamüstü telaşından kaçan incecik silik bir gölge gibi, eskiden sevdiğim bir şeylerin kapısındayım. İçeri giremem, kapılar kapalı, bu sokaklardan da kovuldum.
 Yağmur biriktirir aşk acısı. İç sesinde boğulup inlemek böyle durumlarda hüznümüzü soylu bir şeymiş gibi gösteren bir klişedir. İnsanlar güzellikle acı çekenleri sever. Acısını hiç kimseye bulaştırmıyorsa üstelik bu sevgi katlanır. Ama hepsi o kadar saydam bir yalan ki... Hadi bir kez olsun sabah akşama evriliyor diye hayranı olduğumuz şu dünyanın bir parçası gibi davranıp dürüst olalım. Kaçımızın çektiği acı kaçımızın umurunda? İç sesini dışardan dinleyen birine küçümseyen bakışlar fırlatmaktan çekinmiyorsunuz. Oysa acısı ne kadar da size benziyor değil mi? Bu yüzden kaçıyorsunuz işte, bir kez olsun geri çevrilmediğiniz bir kapıyı görmek sizi nasıl da korkutuyor. Çünkü bir başkasının kalbine açılan davetkâr bir kapı görmek korkutuyor sizi. İçerisi korkutuyor. Bunu ne zaman mı gördüm?

Kapısından kovulduğum adamlar var. Artık siren sesleri gibi içimi ürpertiyor bir aşkın kırık zamanları.

Bütün kovulmuşluklarımı şehrin kanalizasyonuna bırakıp  o sokakları geçiyorum. Biliyorum geri dönmek zor olacak. Biliyorum geri döndüğümde o sokaklarda yürüyüp eski hayatımın izini süren ben olmayacağım. Zamanın eğri demiri sırtıma değdikçe değişen yenilenen sayrı bir düş gibi her yanımı iğneleyen bir başka seyir halinde çırpınacağım. O kadar çok denedim ki bunu... Değişmeyi, hiç olmayacak bir şey olmayı, uzun yolları göze almayı... Değişim bu kadar mutlakken bana gelince katılaşıyordu sanki. Nereye gitsem bir bumerang gibi aynı şehre geri geliyordum. Ne zaman valizimi toplayacak olsam, ardımda kalanlar yüzünden o bavulun fermuarı bir türlü kapanmıyordu. Tanıdık olmayan bir rüzgâr tenimi nasıl yakar bilmiyordum. Yüzüme soğuk bir dağ suyu çarptığımda bakışlarım pul pul olup ellerime dökülüyordu. Yüzüm dökülüyordu yola. Yalnızlığım dökülüyordu. Kalabalığım ve kargaşam sonra... Hepsi bir araya geldiğinde mesafeler katlanıyordu ve ben, benim dilsiz ellerim ve benim hayata bir değer biçemeyecek kadar ucuz düşlerim ayağıma çelmeler takıp duruyordu. Neden mi, kapısından kovulduğum çekip gitmelerim vardı.

Şimdi geri dönüş yolunda elinde kırmızı meşaleler tutarak yürüyen bir soytarı yolumu kesiyor. Gülüşünü yüzünden çıkarıp bana veriyor. Hesabına çalıştığı kral bu hibeden habersiz. Biz bugün bu soytarıyla hangi anahtarlar hangi kapıları açar ve hangi kapılarda insan daha önce düşürüp fark etmediği değerli bir anahtarı bulabilir, bunu arayacağız. Belki biraz fazla kirliyiz ya da masumiyet artık sıcaklarda vücuda yayılan rehavet gibi bizi rahatsız ediyor. Umurumuzda değill. Birileri gittiği yerlerden çantasında yapbozun bizden çaldığı parçasıyla dönmeye hazırlanırken ve üstelik o parça kayıp diye tamamlayamadığımız bu hayat onun hiç de umurunda değilken, masumiyet bir soytarı gülüşüdür. 

Neden mi bu kadar hırçınız? 

Cevabı basit, kapısından kovulduğumuz gülüşler var.








olmadı


ben de sevmiştim olmayan kadınları,
sevmek, zaten olmadığındandı.
bir kokulu sabundu sade, bana bıraktıkları.
söyledim ya; hiçbir şey olmadı.