emanet gölgelerden
payıma düşen kabalığı emiyorum
sen,sayıları gezdiriyorsun
parmaklarımda
aynadan silerken gölgeni.
peşimden geliyorsun,yorarak beni
yorumlayarak,
rüyamdan aynaya sıçrayanları.
yokuşa sürülenleri izliyorum aynalardan
kağıtlara tuhaf şekiller verip
denize dökenleri,
çingene nefesleriyle tükenen
evlerden eksik yanlarını toplayan
dağınık adamları,kadınları
sen dolaplar yapıyorsun aynalı
üçgen,altıgen
aklından nasıl geçerse insanlar
ona göre yapıyorsun dolapların aynalarını
su birikintileriyle elbiseleri ıslanan
ve hala gemi sürükleyen kaptanı,
kışı ezen çizmeleriyle bekçiyi.
istemeden tükenmeyi,
bir şeyleri özlemekten,
gemileri onarmaktan
bekçileri çağırmaktan tükeniyor insanlar.
çocuklarsa her zaman aynı;
aynalara işaret koyarak
belli etmiyorlar yerlerini
saklambaç oynayarak körebeden kaçarken
belli olmuyor çocuklar.
yokuşu görüyorum ve
yokuştan kaçanları
topraktan bir şeyler alıp
toprağa satanları,
hayat şekillerini gölgelendiren
saklayarak izleyen oyuncakları
hafızalarını aynalarda unutup
karıncalardan yol soranları...........
Emine Yalçın
Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya
vefa
çaya indir yanaklarını
dağınıklığını sarmalasın
ipek taşlar dik dursun
devrilmesin son uykun
ayinlere zırh takma
kanıtla ayarlandığını
cuma'nın sarasına tutul
sanığı ol duaların
gülümse iradesiz sakinliğine
süngüyü tefsir eden
o güne.
Emine Yalçın
dağınıklığını sarmalasın
ipek taşlar dik dursun
devrilmesin son uykun
ayinlere zırh takma
kanıtla ayarlandığını
cuma'nın sarasına tutul
sanığı ol duaların
gülümse iradesiz sakinliğine
süngüyü tefsir eden
o güne.
Emine Yalçın
Duvar
Gülüşünü bırakıyor;duvar
masanın eteklerine.
duvarı çiziyor yapraklar
sallanıyor ;
taş ayakkabıları
ağaçların
sarıldıkları yeşillerden
Kadınlarını kuşatarak endülüs’ün
Gülüşünü bırakıyor ;kızlar
sandalyeden çalıp dudaklarını.
kızarıyor duvar
bir günahı öper gibi
kızlarını ağırlarken gecenin.
gülüşünü bırakıyor;aşk
tuğlanın rengine,gerdanın serinliğine
serçeyle havalanıyor duvar..
duvar değil bu taşla
işlenmiş zar
sevabı yırtılmış dilsiz karar…
Emine Yalçın
masanın eteklerine.
duvarı çiziyor yapraklar
sallanıyor ;
taş ayakkabıları
ağaçların
sarıldıkları yeşillerden
Kadınlarını kuşatarak endülüs’ün
Gülüşünü bırakıyor ;kızlar
sandalyeden çalıp dudaklarını.
kızarıyor duvar
bir günahı öper gibi
kızlarını ağırlarken gecenin.
gülüşünü bırakıyor;aşk
tuğlanın rengine,gerdanın serinliğine
serçeyle havalanıyor duvar..
duvar değil bu taşla
işlenmiş zar
sevabı yırtılmış dilsiz karar…
Emine Yalçın
Balıkçı
yorgun bir öfke lavlanır ayalarından,
yudumlarken tınısını kumların.
sürtünürsün sandalına,
ezbere yürüyen nilüfer ağızlarına
şarkıya başlar;kürek sesleri,
kepenkleri çürük su yürüyüşleri.
omuzlarından dağılır güneş
eflatun çemberli planktonlara
bir gülüş bırak
içinde dolaşan renklerden.
bir gülüş ve
su tuzuna saklanan ellerin.
kışkırtır doklarını limanların
denize sıçrayan bileklerin
hıçkırır; oltanın genleri
denizi tamamlayan gözlerin,
pazarlara gerdan
dilsiz pullara.
Emine Yalçın
yudumlarken tınısını kumların.
sürtünürsün sandalına,
ezbere yürüyen nilüfer ağızlarına
şarkıya başlar;kürek sesleri,
kepenkleri çürük su yürüyüşleri.
omuzlarından dağılır güneş
eflatun çemberli planktonlara
bir gülüş bırak
içinde dolaşan renklerden.
bir gülüş ve
su tuzuna saklanan ellerin.
kışkırtır doklarını limanların
denize sıçrayan bileklerin
hıçkırır; oltanın genleri
denizi tamamlayan gözlerin,
pazarlara gerdan
dilsiz pullara.
Emine Yalçın
çığ__lık
Büyük ve sonsuz bir acının içinde yüzüyorum.
Sen sıfatlarla boyanıp,anarşist gemilerin içinde salınıyorsun.Hayattan çekilip,çekilmezliği deniyorsun.denemediğin tek şey hayat.
İsminden önce yazılan tüm siyahları yıkamalıyım.
Ben yazarak büyümek,içimdekilerden kurtulmak istiyorum.Limiti aştım galiba,her şey hata veriyor.Ne kadar çekilebilir bilmiyorum.Bu odada her kes baş aşağı duruyor.Bunlar benim hatalarım mı?
Uçurumun kenarında bir Narkissos efsanesi gibi duruyorum,kurtulmak istiyorum.Kararmak değil,yok olmak hiç değil.Narsist değilim o yüzden aklanmak istiyorum.
Uçuruma mı yönelmeliyim?Su da ki aksimi çubuklarla oynayıp delmeli miyim?
Sıçrayan benliğim hangisine daha yakın acaba?Kestiremiyorum.Hiç bir şeyi kestirip atamıyorum..Sular kesiliyor mavi elbiselerinden,uçurum çok kesif bir davetkãr.
Sen nihilist çığlık..Boğazıma yapışamayacak kadar uzak boşluk,yaşayamadıklarınla ne kadar beyaz ve yorgun duruyorsun..
Bu bir savaş değil,acının uyuşuk damarları.Hücrelerimde salınan sayısız intihar vakası..
Allah’ım ellerimi bırakma..
21.04.2008
Emine Yalçın
Sen sıfatlarla boyanıp,anarşist gemilerin içinde salınıyorsun.Hayattan çekilip,çekilmezliği deniyorsun.denemediğin tek şey hayat.
İsminden önce yazılan tüm siyahları yıkamalıyım.
Ben yazarak büyümek,içimdekilerden kurtulmak istiyorum.Limiti aştım galiba,her şey hata veriyor.Ne kadar çekilebilir bilmiyorum.Bu odada her kes baş aşağı duruyor.Bunlar benim hatalarım mı?
Uçurumun kenarında bir Narkissos efsanesi gibi duruyorum,kurtulmak istiyorum.Kararmak değil,yok olmak hiç değil.Narsist değilim o yüzden aklanmak istiyorum.
Uçuruma mı yönelmeliyim?Su da ki aksimi çubuklarla oynayıp delmeli miyim?
Sıçrayan benliğim hangisine daha yakın acaba?Kestiremiyorum.Hiç bir şeyi kestirip atamıyorum..Sular kesiliyor mavi elbiselerinden,uçurum çok kesif bir davetkãr.
Sen nihilist çığlık..Boğazıma yapışamayacak kadar uzak boşluk,yaşayamadıklarınla ne kadar beyaz ve yorgun duruyorsun..
Bu bir savaş değil,acının uyuşuk damarları.Hücrelerimde salınan sayısız intihar vakası..
Allah’ım ellerimi bırakma..
21.04.2008
Emine Yalçın
İlya’nın Çocukları
“Gelin savaş babaları
Sizler,silah üretenler
Sizler,savaş uçaklarını yapanlar
Sizler,dev bombaları yapanlar
Sizler,duvarların ardına gizlenenler
Sizler,masalların ardına gizlenenler
İsterim ki bilin,maskelerinizin ardını gördüğümü"
Bob Dylan’ın "Masters of War" şarkısından
Bu onların savaşı değil
Çıkmak için başlarını oynattıkları koridorlar
Paltosunu yırtıyor şehrin,tüm evler çıplak ve ayaksız
Ne kadar eğiliyorlar,ne kadar yorgunluk ve keder çatlağı duvarlar
Köşe başlarına tutulmuş ne çok çocuk var
Yeşil gözleri esmer tenleriyle göğü ayıklayan ne çok kadın
Bu savaş onların değil
Kutsal kelimelerle doluyken
Sokaklarının avazı çalan renkleri
Ziyanla doldurmuş boynunu,sultanın çocukları
Başları mı ağırdır ziyanları mı?
gecenin kaşlarını cımbızlayan babalara sormalı
Ve dinlemeli annelerin nefeslerini
Yaşmaklarını kafeslere dolayarak
Gizlemeye çalışıyorlar yılan seslerini,
sesleri olmadan yılanlar dolayabilir mi dilini
salyasını dökebilir mi buğulu camlara?
Odalarını terk etmeden nasıl yaşayabilirler,
Nasıl yaşlanabilirler füzelere güdümlü ilya’nın eteklerinde
Kim donatır sinilerin açıkta kalan başlarını
Kim avuçlar ilya’nın taşlarını bu kadar
Kime pay olur akşam dualarını okuyan peygamber yatağı
çelik perdelerle gerilmişken göğün eğe kemikleri
hepsinin gözü var,hepsi aç-gözlü
sultanın çocukları”ötekiler”in savaşında
Sürme oluyor toprağın kambur dudaklarına.
Emine Yalçın
Sizler,silah üretenler
Sizler,savaş uçaklarını yapanlar
Sizler,dev bombaları yapanlar
Sizler,duvarların ardına gizlenenler
Sizler,masalların ardına gizlenenler
İsterim ki bilin,maskelerinizin ardını gördüğümü"
Bob Dylan’ın "Masters of War" şarkısından
Bu onların savaşı değil
Çıkmak için başlarını oynattıkları koridorlar
Paltosunu yırtıyor şehrin,tüm evler çıplak ve ayaksız
Ne kadar eğiliyorlar,ne kadar yorgunluk ve keder çatlağı duvarlar
Köşe başlarına tutulmuş ne çok çocuk var
Yeşil gözleri esmer tenleriyle göğü ayıklayan ne çok kadın
Bu savaş onların değil
Kutsal kelimelerle doluyken
Sokaklarının avazı çalan renkleri
Ziyanla doldurmuş boynunu,sultanın çocukları
Başları mı ağırdır ziyanları mı?
gecenin kaşlarını cımbızlayan babalara sormalı
Ve dinlemeli annelerin nefeslerini
Yaşmaklarını kafeslere dolayarak
Gizlemeye çalışıyorlar yılan seslerini,
sesleri olmadan yılanlar dolayabilir mi dilini
salyasını dökebilir mi buğulu camlara?
Odalarını terk etmeden nasıl yaşayabilirler,
Nasıl yaşlanabilirler füzelere güdümlü ilya’nın eteklerinde
Kim donatır sinilerin açıkta kalan başlarını
Kim avuçlar ilya’nın taşlarını bu kadar
Kime pay olur akşam dualarını okuyan peygamber yatağı
çelik perdelerle gerilmişken göğün eğe kemikleri
hepsinin gözü var,hepsi aç-gözlü
sultanın çocukları”ötekiler”in savaşında
Sürme oluyor toprağın kambur dudaklarına.
Emine Yalçın
Candy
senin resmin bunlar;
yapıştığın ikilem
kelimelerini azdırıp
yumruklarını sıktığın annen.
içinde erimeye başladın
notaları kirli bir müziğin
her şeyi sonsuz
yaşadın çünkü..
kendine sığamıyordun
çoğalacak
kalabalıklaşacaktın
zakkumlar eriyordu içinde
kızgın,kırmızı ..
dört gün titredin
bu müziğin yatağında
çoğalmak sana göre
değildi..
kan taştı..
öldü bebek..
yenildiğin müzik
çağırdıkça kollarını
yanaştın çırpınmadan
tüm kalemleri
kendinle yoğurmuştun
duvarlardan aktı rengin,
boyaların,
balmumları taştı
kavanozlardan
bütün yalanları denedin çünkü..
Emine Yalçın
yapıştığın ikilem
kelimelerini azdırıp
yumruklarını sıktığın annen.
içinde erimeye başladın
notaları kirli bir müziğin
her şeyi sonsuz
yaşadın çünkü..
kendine sığamıyordun
çoğalacak
kalabalıklaşacaktın
zakkumlar eriyordu içinde
kızgın,kırmızı ..
dört gün titredin
bu müziğin yatağında
çoğalmak sana göre
değildi..
kan taştı..
öldü bebek..
yenildiğin müzik
çağırdıkça kollarını
yanaştın çırpınmadan
tüm kalemleri
kendinle yoğurmuştun
duvarlardan aktı rengin,
boyaların,
balmumları taştı
kavanozlardan
bütün yalanları denedin çünkü..
Emine Yalçın
çelimsiz ok
saklanarak büyüdün babanın
ölümü sıvazlayan havasızlığından
masalların deviydi,ısırılmış bir elma
değmedikçe tenine takım elbise
tabut ve kağıt
anneliğini boşalttığın plastik gülüşler
den,suç doğuran kambur beyazlar
batırdıkça dudaklarını dişi sulara
çürüttü eklemlerini sarı tohumlar
kaderin mutfaktan seni mi gözlüyor?
boşalıyor ellerinden çalımın ve ok
biçimsiz adamlar yaktın,huysuz
çok kahkahalı gölgelerden
tam da bu anda uygunsuz karartılar
müzikle uğuldayan kısık ateş
ölü kelimeler sarkıyor saçlarından
kes de kan sıçramasın babasızlığından.
Emine Yalçın
ölümü sıvazlayan havasızlığından
masalların deviydi,ısırılmış bir elma
değmedikçe tenine takım elbise
tabut ve kağıt
anneliğini boşalttığın plastik gülüşler
den,suç doğuran kambur beyazlar
batırdıkça dudaklarını dişi sulara
çürüttü eklemlerini sarı tohumlar
kaderin mutfaktan seni mi gözlüyor?
boşalıyor ellerinden çalımın ve ok
biçimsiz adamlar yaktın,huysuz
çok kahkahalı gölgelerden
tam da bu anda uygunsuz karartılar
müzikle uğuldayan kısık ateş
ölü kelimeler sarkıyor saçlarından
kes de kan sıçramasın babasızlığından.
Emine Yalçın
kaos
Acıkmış yeryüzünün sessiz kadınları
Şiiri emzirdikleri doğurgan gecelere.
Hantal,kemiksiz sevgililerine
Ütopyalarının beşiğinde sallanan
Hafızasız haritalar bırakarak
Acıkmış,yerlerine sinemeyen kadınlar
Kimliklerini yıkayarak kıskanç avuçlarının
Devinimlerinde,yıkanarak
Bencilliklerinin demir levhasında
Acıkmış,sözü doğuran kadınlar
Kalın çizgili çerçevelerin bunak kokusuna
Becerileri taşarken nehirlere
İçlerinde tütsü gibi yanardı uyuşuk sular
Hasta olmayı öğrendiler,bakmayı bir de
Bakımsız hayallerinin zenginliğine
Yine de deneyerek her gün yaşamayı
Mucizelerine dil çıkarıp gittiler
İmzalı tütünlerinin, ıslak kalem uçlarından
Yaşamın sağırlığı,etek uçlarında
İki hayatı bir avuca sığdırmaya çalışarak
Emdiler arka bahçelerini sesi azaltan kelimelerin
Merhametti onlara yıldızların dağınıklığı
Acıktıkça yüzecek hepsi şiirlerinde..
Emine Yalçın
Şiiri emzirdikleri doğurgan gecelere.
Hantal,kemiksiz sevgililerine
Ütopyalarının beşiğinde sallanan
Hafızasız haritalar bırakarak
Acıkmış,yerlerine sinemeyen kadınlar
Kimliklerini yıkayarak kıskanç avuçlarının
Devinimlerinde,yıkanarak
Bencilliklerinin demir levhasında
Acıkmış,sözü doğuran kadınlar
Kalın çizgili çerçevelerin bunak kokusuna
Becerileri taşarken nehirlere
İçlerinde tütsü gibi yanardı uyuşuk sular
Hasta olmayı öğrendiler,bakmayı bir de
Bakımsız hayallerinin zenginliğine
Yine de deneyerek her gün yaşamayı
Mucizelerine dil çıkarıp gittiler
İmzalı tütünlerinin, ıslak kalem uçlarından
Yaşamın sağırlığı,etek uçlarında
İki hayatı bir avuca sığdırmaya çalışarak
Emdiler arka bahçelerini sesi azaltan kelimelerin
Merhametti onlara yıldızların dağınıklığı
Acıktıkça yüzecek hepsi şiirlerinde..
Emine Yalçın
sistikfibroz
Dürüstlük dedi; kadın
Bununla yeniden yürüyelim bu ekşimiş yollarda
Kucağında bir köpek,diş izleri akciğerlerinde
Ve yaşlılar müşteri bandosuyla karşısında;
Ahh,ne güzel yaşlanmışsınız birlikte
Bu hayvanlarda yaşlanmalı sizinle,yaşamalı
Ve bir fren sesi yutmamalı tüylerini..
Arada bir kaybolurum ben dedi; kadın
Eskiden yaşadığım yerlerde biriktirdiğim
Eşyalarım ve yanlışlarım var
Biriktiğim otel odaları,yataklarına şişmanlığımı,
Rehin raksedişlerimi bıraktığım hastane sedyeleri
Arada bir tekrar etmeliyim bunları ara-da bir
Dağılırım arada bir dedi;kadın
Nereye koyacağımı bilemem düzensizliğimi
Kendimi nereden çekip çıkaracağımı
Ve saçlarımı nasıl toplayacağımı
Bir baloda olmadım asla,gözlerimi gezdirmedim
Köpekler ve kediler yaşlanmalı hem
Taramak gerekmez onların tüylerini
Ben yaşlıları iki kere severim,evet iki kere
Ütülü bir mendil gibi çürüyeceğim çünkü
Buruşmak nedir bilmeyecek ve etlerime
Sinecek damarların kabarıklığını görmeyeceğim
Manifestomuz bu sevgilim;dürüst olalım..şeyy!!!
Dürüst olamadım,beni iyileştirir misin?
emine yalçın
Bununla yeniden yürüyelim bu ekşimiş yollarda
Kucağında bir köpek,diş izleri akciğerlerinde
Ve yaşlılar müşteri bandosuyla karşısında;
Ahh,ne güzel yaşlanmışsınız birlikte
Bu hayvanlarda yaşlanmalı sizinle,yaşamalı
Ve bir fren sesi yutmamalı tüylerini..
Arada bir kaybolurum ben dedi; kadın
Eskiden yaşadığım yerlerde biriktirdiğim
Eşyalarım ve yanlışlarım var
Biriktiğim otel odaları,yataklarına şişmanlığımı,
Rehin raksedişlerimi bıraktığım hastane sedyeleri
Arada bir tekrar etmeliyim bunları ara-da bir
Dağılırım arada bir dedi;kadın
Nereye koyacağımı bilemem düzensizliğimi
Kendimi nereden çekip çıkaracağımı
Ve saçlarımı nasıl toplayacağımı
Bir baloda olmadım asla,gözlerimi gezdirmedim
Köpekler ve kediler yaşlanmalı hem
Taramak gerekmez onların tüylerini
Ben yaşlıları iki kere severim,evet iki kere
Ütülü bir mendil gibi çürüyeceğim çünkü
Buruşmak nedir bilmeyecek ve etlerime
Sinecek damarların kabarıklığını görmeyeceğim
Manifestomuz bu sevgilim;dürüst olalım..şeyy!!!
Dürüst olamadım,beni iyileştirir misin?
emine yalçın
Bir “delinin” defteri…!

13 Mayıs
Saat 17.15:
Gün boyu uğraştılar benle…günlük rutin işlere boğdular beni…bazen aslında onların tam da görmek istediği gibi davranıyorum…hoşlarına gidiyordur kanımca…mutlu bile oluyorlardır…”iyileştirdiklerine” inanıyorlardır…ama bazen en olmadık zamanda öyle şeyler yapıyorum ki akılları almıyor…tüm evreni ateşe verebilirim…bozguna uğratabilirim herkesi..içimde bir “delinin” öfkesi var…onlar buna deli gücü diyorlar..ah benim küçük insancıklarım nasıl da çaresizsiniz kendi çukurunuzda…
Saat 18.50:
Beni yine dört duvarın içine bıraktılar..ama birazdan yine o küçük kırmızı haplarla gelecekler biliyorum.rutin bir iş onların ki..rutin bir iş benimkisi de..içiyormuş gibi yapmak…dilimde dans eden küçük bir kırmızı hap..dilimde eski bir rakkase…ama onlar bunu bilmiyor…hiçbir şeyi…reel dünya ile “iyileştirmeye” çalışıyorlar beni…gerçek dünya nedir ne değildir bildiklerinden bile kuşkuluyum…ben aslında kuşkudan bile kuşkuluyum…insan nasıl doğabilir bir anda ve nasıl oluyor da ölüyor yine aynı anlıkla…tedavilerini boşa çıkarıyormuş gibi bir hissiyattayım..sanırım onların beklentilerini boşa çıkarıyorum…beyaz önlüklü adamların kariyer hedeflerine bir engel teşkil edebilirim..aslında tüm güç bende…elimde eski bir dünya ..onunla oynuyorum ve onu kendi kaosunda yalnızlaştırıyorum…evrimleştiriyorum onu…ve içinden geçiyorum..içinden geçiyor insan yığınları..düşenleri de gördüm … boşlukta kıpırtısız kalışlarını izledim…kendi penceremden bakmak gibiydi..heyecan vericiydi düştüklerini görmek…tüm güç bende ben yaratanım..tanrıyı bile ben yarattım …ve onu bir gece kendi ışığında boğdum…ama bu önlüklüler bilmiyorlar…beni delilikle suçluyorlar…tanrı benim..ve bu evren benim..küçük bir kırmızı hapla mı değiştirecekler her şeyi…ah benim küçük insancıklarım..ellerinde eski bir oyuncak tüm gün onunla oynuyorlar… türlü türlü oyuncakları var anlamaları için daha büyük bir yanılgıyı…oyun oynuyorlar kendi yarattıkları evrende…ah benim küçük insancıklarım nasıl da büyük görünürsünüz kendi küçük evreninizde…sesler geliyor..sanırım küçük kırmızı hap zamanı…hadi güzel dilim…em onların yanılgılarını da görmesinler ateşteki halimi…
Saat 21.10
Akşam terapisi başladı…beyaz önlüklülerin taktığı isim bu..akşam terapisi…toplu terapi..biz tüm “delileri” bir odaya tıkıyorlar…kıçımızda eskimiş metalden bir sandalye..ayağımızda terlikler…konuşturuyorlar bizi….biz konuşuyoruz onlar yazıyor…biz konuşuyoruz onlar notlar alıyor…sanırım bu da bizi “iyileştirme” çabalarından biri…herkes konuşuyor onlar susuyor…durun durun söz hakkı bana geldi…gömleğimin cebinde tüm sorularının yanıtları… gömleğimin cebinde gizli bir manifesto..söz hakkı bana geldiğinde usulcana çıkaracağım ve de tüm gücümle okuyacağım…anlamayacaklar ne oluyor diyecekler…suratlarında ki şaşkınlık edalarından tutacağım onların…ve tüm gücümle yere sereceğim onları…kelimeler ..kelimeler..bir delinin gizli kelimeleri…kelimeler kelimeler bir delinin dansı… konuşmalıyım..konuştukça tepelerine binmeliyim..onları ben yarattım ve onları kendi sözcüklerimde boğacağım…ve işte sıra bana geldi…sıkı durun ey insancıklarım…!
Salyangozları bilir misiniz pek sevgili doktorlarım ….salyangozları anlatacağım size bu akşam …
Bir salyangozun ilk dilinden yazılmış sözleri:
Toprağın altında usulcana örülü bekleyişlerle duruyordum…bir kıpırtı gelse hemen kendimi atacaktım ama bir türlü beklediğim an gelmiyordu..nedir bu sessizlik kimse anlamaz mı..nereye gitti herkes…kim bıraktı bana bu boşlukları….boşluklar…boşluklar sadece nefes almamı sağlıyorlar..oysaki daha fazlası içindi her şey neden göremediler…neden en olmadık zamanda bırakıldım bu delikte….biraz olsun kıpırdayabilsem benden başkaları da vardır bu toprak altında eminim..
bize salyangoz derler…ve bizden tiksintiyle bahsederler…kendi aralarında konuşurlarken duydum…çok fenalar…bize yapmadıklarını bırakmıyorlar….nasıl yaşanır böyle…bir çıkabilsem ,bir atabilsem kabuğumla kendimi dışarı göstereceğim ben onlara…ellerine yapışacağım …yüzlerine yapışacağım..beni melek sanacaklar….kabuğumu kırmak isteyecekler..izin vermemeliyim…izin vermemeliyim ..izin veremem un ufak olmama…toprağın altında usulcana beklemenin kime ne yararı var…olsa olsa yapacaklarımı tasarlamama yardımcı olur…bana iyilik yapıyorlar ama henüz bunu bilmiyorlar…başlarına çorap öreceğim…görecek onlar sıradan bir salyangozun bile neler yapabileceğini…ben tek başıma böyleyken bir çoğumuz neler yapabilir…”onlar” için bunu düşünmek bir hayalden ibaret olabilir ama bizim için bir gerçeğin ta kendisi…ordu kurmalıyız..ordu kurmalıyız..tıpkı onların ordularına benzeyen…silahlarımız kabuklarımız…yapışkan sıvı yüzlerinde…yapışkan sıvı ruhlarında..teslim olun …kaçacak yeriniz yok…ordular..ordular…salyangoz orduları…benim salyangoz ordum…benim ben bir ideayım…ben bir salyangozdan çok daha öteyim…salyangozüstüyüm…görün beni…çıkarın beni bu toprağın altından…çıkarın da görün neler olacağını..ordularınızı mahvedeceğiz…tek bir iz bile bırakmayacağız sizden…hele bir yağmur yağsın…bir yağmur yağsın o zaman çıkaracağız kendimi….çıkaracağız kendimizi bu kokuşmuşluktan…hele bir yağmur yağsın tepenize akacağız akışkan sıvımızla…şaşıracaksınız..anlam veremeyeceksiniz….onlar sadece bir salyangoz nasıl olur…nasıl olur diyeceksiniz….anlayamayacaksınız…kirli ellerinizde izlerimiz….kabuklarımızda sizin iziniz….korkun…korku salyangoz bahçesinden…bizim bahçemiz…hür adımların ilk gölgesi…iri bir meyve gibi olmuşluğumuza üzülün şimdi…iri bir yağmur tanesi taşıyacak beni…bizi…yukarılara…göğe…oradan da sizin tepenize…yer değiştireceğiz…birazda siz tadın toprağın altındaki boşluğu..nefes almak size göre değil…salyangoz bahçem…benim yeni ülkem….tadın beni…adımı görün…bize verdiğiniz ve de tiksintiyle karşıladığınız her gün için….ellerinizde akışkan sıvımız dolaşırken yüzünüzü saklamaya uğraşacaksınız..ellerinizde bizim oraların nefes boşluğu….ordular ordular salyangoz orduları…bizim bahçemizin üstüne kurduğunuz medeniyete bir sıvı akacak…kırmızıyla karışık baştan sona….baştan sona kadar anlayacaksınız ama yüksek gururunuzdan ses edemeyeceksiniz…ordular ordular salyangoz ordusu…bir bahçede..salyangoz bahçesinde ilk yağmuru bekleyen…ilk yağmurda tepenize bineceğiz ey insanoğlu…ilk yağmurda geliyoruz sırılsıklam…hazırlanın ..kuşanın ordunuzla…karşılayın….bizleri yıllarca salyangoz olduğumuzdan hor gürdünüz..bizde ses çıkarmadık..gizli bir teslimiyet haliyle kabullendik bu halimizi..sizlere göre bizler hiç yaşamamalıydık …nefes alacaksak bile toprağın altında alacaktık…. sessizce yaşayışımızı kabul etmeniz bir lütuftu hep bildik….nasılda hünerli elleriniz…nasılda akıllı görünüyorsunuz kendi kalabalığınızda…her şeyi yapar görünüyorsunuz…bir her yağmurda biraz olsun göğü görebilmek uğruna çıktığımızda dışarı ,sadece bir salyangoz deyip bizi un ufak etmiştiniz hatırlayın…nelerimiz gitti.. …suratınızdan şu şaşırmışlık edasını çekin..bal gibi de anlıyorsunuz ne demek istediğimi….ilk yağmur yağdığında…sıkı durun ilk yağmur yağdığında tüm salyangozlar ayaklanacak...çıkıp toprağa göğü görmek kafi olmayacak artık bize….ilk yağmurda ey insanoğlu ilk yağmurda geleceğiz sırılsıklam...göğe erişeceğiz….
ordular ordular salyangoz ordusu…bir bahçede..salyangoz bahçesinde ilk yağmuru bekleyen…
uzun bir sessizlik oldu salonda..bende bu sessizliği bozmadım…beyaz önlüklüler ne diyeceklerini bilemediler… sanırım onları şaşırttım…çok eğlenceliydi…ne olduğunu anlamaları ne kadar sürecek…tüm bu kelimelerin zihinlerinde yarattığı kaosu nasıl açıklayacaklar kendilerine…ah benim küçük insancıklarım…ah benim küçük beyaz önlüklülerim hadi yazın o çok bilmiş edasında yine ..yine notlar alın…beni ne diye göreceksiniz ..yoksa yine bana o küçük kırmızı haplardan mı getireceksiniz…ya da beni yine o yatağa mı bağlayacaksınız..sanrı değil…asıl sanrı tam da sissiniz…
Apar topar gittiler…ne görmeyi umuyorlardı ki…ve bizi yine o soğuk duvarlara kilitlediler…bu akşam çok şaşırttım onları eminim..yüzlerindeki şaşkınlıklarından yakaladım onları ve onla öldürdüm…
Saat 23.30
Herkes uyuyordur şimdi küçük kırmızı hapın etkisiyle…herkes uyutulmuştur şimdi…bense bu dört duvarın aslında olmadığını düşlüyorum…eğer ben tanrıysam her yerde olabilirim…mesela ben şimdi burada değilim… şimdi ayaklarım çıplak çimenler üstünde..elimde taze koparılmış bir öğleden sonrası gelinciği…yüzüm gözüm ıpıslak mavilikte koşuyorum alabildiğine…ne beyaz önlüklüler…ne de benim küçük insancıklarım…mesudum..yanımda güneş büyüyor…
Murat UYANIK…
MAVİ ÇOCUK
Uzun derin maviliği uzanıp otların
üzerinde toprağın kokusunu sindirirken içime seyre dalmaktı en sevdiğim.
Kuşların özgürlüğüne aşık bir
çocuktum, uzandığım otların üzerinde bir ot gibi kıvrılırken izimi bıraktığım.
Saçlarımın arasında dolaşan karınca
gezintileriyle hayallerimden ayrıldığım ve sonra bir buluta dalıp ağladığım, kendimde yakaladığım hüzündün.
Bulutların arasından ansızın çıkan
güneşin gözlerime dolan ışığı oluyordun renk renk.
Aslında gözlerimin bozukluğundandı o renklerin çoğalması ya ben yinede tuallere attım yıllar sonra.
Hep o çocuk kalsaydım o anıyla,
gökyüzünün bana kalan tarafıyla
yaşadığım kendi huzurumla baş başa
Yılların ardından senin gidişini bile
adlandıramadığım kalanlarından
yaşadıklarım
Başbaşayım kendimle sana bakıyorum, gözlerine
Maviliklere kanatlanmış kuşlar aşka
açılan
Saçlarımda karıncalar ellerim boşluğa çizer
renklerini sakladığım resimleri
Nuray Aydın. 12.01.2009

Fotoğraf:İlker ŞİMŞEKCAN
üzerinde toprağın kokusunu sindirirken içime seyre dalmaktı en sevdiğim.
Kuşların özgürlüğüne aşık bir
çocuktum, uzandığım otların üzerinde bir ot gibi kıvrılırken izimi bıraktığım.
Saçlarımın arasında dolaşan karınca
gezintileriyle hayallerimden ayrıldığım ve sonra bir buluta dalıp ağladığım, kendimde yakaladığım hüzündün.
Bulutların arasından ansızın çıkan
güneşin gözlerime dolan ışığı oluyordun renk renk.
Aslında gözlerimin bozukluğundandı o renklerin çoğalması ya ben yinede tuallere attım yıllar sonra.
Hep o çocuk kalsaydım o anıyla,
gökyüzünün bana kalan tarafıyla
yaşadığım kendi huzurumla baş başa
Yılların ardından senin gidişini bile
adlandıramadığım kalanlarından
yaşadıklarım
Başbaşayım kendimle sana bakıyorum, gözlerine
Maviliklere kanatlanmış kuşlar aşka
açılan
Saçlarımda karıncalar ellerim boşluğa çizer
renklerini sakladığım resimleri
Nuray Aydın. 12.01.2009

Fotoğraf:İlker ŞİMŞEKCAN
Uzun bir yol...
Uzun bir yol kabaran köpüren dalgaların kıyılarını bulmadığı, savurduğu denizin suyunun kendinden boşaldığı , ıslattığı zemini balçık haline dönüştüren, bastığında ayakkabılarını yada ayaklarını bırakabileceğin bir balçığın bol kıvamındaki ıslak yol kalmış gözlerinin ardına saklanan. Hala yaşıyorken , çıkaramıyorken kendini o balçıktan ulaşamadığı okyanuslarda yada hiç bulaşamadığı gözlerinin ıslaklığını o okyanusa karıştırıyorken, aslında hiiiçç ağlayamıyorken ağladığında ne olduğunu fark edemiyorken okyanuslara atmak geliyor her şeyiyle gözlerini, kendini . yeterince boğulamadığını düşünürken,bir süredir kendinde yaşadığı boğulmalara yetersiz kalıyorken… o hiç bitmeyecek acılara dayanmışken , adını unutmuşken her şeyin yaşadıklarının kendinin yeni adlar bulmaya çalışırken duygulara, en ince sızılara yakışan derinlerinde biriktirdiklerine, darmadağınıkken kısaca toparlanmaya bile çalışmıyordu. Sanki bir şey olacak ve aradığının ne olduğunu da tam olarak bilemediği anlamı keşfedecekti yeniden. Bir insan nasıl bu kadar dağılabilirdi. . yeni fark ediyordu…bu uzun süredir hayatını karartan bir süreçti, ne zaman başladığını da biliyordu ve bitmek üzere olduğunu da…sanki son perde de yaşayacağı sahneyi farkında olmadan yine kendi hazırlıyordu. O çok güvendiği sezgileri ona bunları söylüyordu şu anda . bir şeylerin sonuna geliyordu… anlamsızlığın sonu belki, kaybettiklerinin sonu…bir daha asla demiycem derken asla hayatın sonu değil diyordu.
En son yalnız sahiline gitmeye karar verdi, rengini düşündü yalnızlığının, sahilinin, suyunun gözlerinin, güneşinin………..bulamadı. hiç bir şey yoktu oraya renk verecek. Bulmak gerekiyor renkleri diye düşündü…bulmak gerekiyor….çok dağılmadan toparlayan düşüncelere dalmak belki en uygun olanı….içinde renk kalmamıştı niye …karanlığa saldı kendini…o da bir renk karada olsa. Bedeni uykuya atmak istemese de kendini, sıyrılıyordu istemeden kendinden, gözleri, gecenin karanlığındaki ışıklara dalarak renklerini bulma umuduyla hazırlıksız, telaşsız sükunetle bakarken…gidiyordu, farkında değilken parmaklarıyla ilerliyordu. Omuzlarından parmaklarına kadar hareketsizlik, ağırlık hakimken, kaldıramıyorken ellerini, dayandığı masaya güvenerek çabalıyor ama yine de gidiyordu…
Sıyrılmak istediği acılara inat gidiyordu.aslında istediği acılarında kalmakken onu sıyırıp alan bir düşünce oluyordu mutluluk yukarılarda bir yerlerde ve o takılıyordu inatla yukarılara, bırakmaya niyetsiz, kendini ısrarla aşağılara salan ağır duygulara inatla tutunuyordu. Koşmak istiyordu, peşinden gelen ağırlığa inat koşmak, hızla geçmek istiyordu hayatı. O mutluluğu yaşayan, mutluluğu sonsuza taşıyan umutsuzluklardan uzak, mutlu gitmek istiyordu hayattan.
Nuray Aydın
En son yalnız sahiline gitmeye karar verdi, rengini düşündü yalnızlığının, sahilinin, suyunun gözlerinin, güneşinin………..bulamadı. hiç bir şey yoktu oraya renk verecek. Bulmak gerekiyor renkleri diye düşündü…bulmak gerekiyor….çok dağılmadan toparlayan düşüncelere dalmak belki en uygun olanı….içinde renk kalmamıştı niye …karanlığa saldı kendini…o da bir renk karada olsa. Bedeni uykuya atmak istemese de kendini, sıyrılıyordu istemeden kendinden, gözleri, gecenin karanlığındaki ışıklara dalarak renklerini bulma umuduyla hazırlıksız, telaşsız sükunetle bakarken…gidiyordu, farkında değilken parmaklarıyla ilerliyordu. Omuzlarından parmaklarına kadar hareketsizlik, ağırlık hakimken, kaldıramıyorken ellerini, dayandığı masaya güvenerek çabalıyor ama yine de gidiyordu…
Sıyrılmak istediği acılara inat gidiyordu.aslında istediği acılarında kalmakken onu sıyırıp alan bir düşünce oluyordu mutluluk yukarılarda bir yerlerde ve o takılıyordu inatla yukarılara, bırakmaya niyetsiz, kendini ısrarla aşağılara salan ağır duygulara inatla tutunuyordu. Koşmak istiyordu, peşinden gelen ağırlığa inat koşmak, hızla geçmek istiyordu hayatı. O mutluluğu yaşayan, mutluluğu sonsuza taşıyan umutsuzluklardan uzak, mutlu gitmek istiyordu hayattan.
Nuray Aydın
KIRMIZI

ve sen tüm kandırılanlardan biri olduğunda...
bir savaş başlamıştı içimde. gitmek ile kalmak arasındaki o sonsuz düşünme anı kısacık saniyeler içinde...kanım,ağır işliyor damarlarımda.uyuşmuş bir şekilde hala bekliyorum birşeylerin güzel gitmesi için.ayaklarım üzerinde doğrulmam hiç bir şeyin gücüne sahip olduğumu ispatlamıyor.eziliyor gözlerim,eriyor bedenim...
ve sen tüm gidenlerle bir olduğunda...
hayallerim vardı bir zamanlar.saklı tuttuğum,düşlediğim.oysa şimdi hatırlayamıyorum bile çocukken dilediğim dilekleri...beni lanetledi güzel bir ses...bana artık -haram-sın değil,yaramsın yaşadığın müddetçe...sende benimle beraber yaşayacaksın,acı çekeceksin ben ölmedikçe...kuyruğu uzunca bir yıldızın peşine düştü düşüncelerim,uzaklaştılar
uzaklaştılar
gözden yittiler...
ve sen ateşe verdiğinde tenini...
gözyaşları mıdır beni böylesine bataklıktaymışım gibi hissettiren?
benden saklıyor insanlar acılarını.sevdiğim insanlar...oysa bilmek istiyorum,onlar içinde üzülmek istiyorum.şayet bir can-a malolacaksa bu,onlar için ölüp ölüp dirilebilirim.
gidebilirim huzur bensizlikteyse,
yakabilirim kendimi,yokedebilirim...saat ilerledi.vakit tamam...
ve sen anladığın kadarıyla yetinirken...
ben yaşadıklarımın izlerini taşıyorum sol yanımda.yaşayamadıklarımın kesikleri,eziklikleri...
ve ben hala savaşırken bu savaşta,yalnız başıma,tek kurşunla,
bir denizdi kirpiğimde kızıla boyanan...zaman..
vera ws
Üç Uç Öykü
bankta oturmuş çekirdekçiyi beklerken, gökten hızla bir
cisim düştü ve açtığı çukurda kocaman bir ayçiçeği çıktı. ayçiçeğine tırmandım, binalar karınca gibi görünürken
başım döndü, aşağı düştüm. ayçiçeği oldum.
bir sabah kalktığımda, odamın tavanı yoktu. yataktan
hızlıca kalktım diğer odaya bakmak için kapıyı açtığımda bir uçurumun kenarında olduğumu gördüm, sanki odam kocaman bir dağın tepesindeydi. kapıyı kapattım ve
yatağıma oturdum. bir kaç dakika sonra bir kuş geldi ve beni pençeleriyle tutarak götürdü.
yağmurlu bir hafta sonuydu. uyandım ve dışarı çıktım,
yürümeye başladım. biraz sonra fark ettim ki yol kaygandı. tüm binalar, yürüdüğüm sokak yosun tutmuştu. yukarı baktığımda gökte yüzen balıklar gördüm. yanlarına gittim.
Ahmet Özcan
cisim düştü ve açtığı çukurda kocaman bir ayçiçeği çıktı. ayçiçeğine tırmandım, binalar karınca gibi görünürken
başım döndü, aşağı düştüm. ayçiçeği oldum.
bir sabah kalktığımda, odamın tavanı yoktu. yataktan
hızlıca kalktım diğer odaya bakmak için kapıyı açtığımda bir uçurumun kenarında olduğumu gördüm, sanki odam kocaman bir dağın tepesindeydi. kapıyı kapattım ve
yatağıma oturdum. bir kaç dakika sonra bir kuş geldi ve beni pençeleriyle tutarak götürdü.
yağmurlu bir hafta sonuydu. uyandım ve dışarı çıktım,
yürümeye başladım. biraz sonra fark ettim ki yol kaygandı. tüm binalar, yürüdüğüm sokak yosun tutmuştu. yukarı baktığımda gökte yüzen balıklar gördüm. yanlarına gittim.
Ahmet Özcan
Şiir Haini
Nazım’a ince selamlarımla
...
Evet, şiir hainiyim, siz şiirperverseniz, siz şiirseverseniz, ben şiir
hainiyim.
Şiir, ahbap-çavuş ilişkilerinizse,
hemşehrim-köylüm kayırmacılığınızsa şiir,
şiir, kirli klikleriniz, çirkef klanlarınızsa,
şiir, el altından takas ettiğiniz sahte ödüllerinizse
mürit-mürşit yaltaklanmalarınızsa şiir,
şiir, mikro iktidarlarınız, mikro vicdanlarınız, mikro beyinlerinizse,
ben şiir hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Serkan Engin şiir hainliğine devam ediyor hâlâ.
serkan engin
CİN AYETLERİ 1
"Var olmamışların, var olamayanlara karşı büyük bir galibiyeti olmalıydı... Dilekler, kesin bir çizgiyle ayrılmalıydı hayallerden... Ve korku, karınlara ağrı veren korku... Kanımızın her zerresine zehir salıp, var olamayacakları dirilten korku... Burada, bu dağ eteklerindeki karanlığa gömülmüş şehirde her yerdeler. Karabasanlar, çıplak ayak gezenler veya ardında iz bırakmadan gömülenler. Bir sevginin ardından, çekilen acılara, damlayan her gözyaşına karşılık can bulan korkular. Ve eğer kim ardında birini bırakıp gitmişse, kim umarsızca yaşamaya devam ediyorsa o lanetlidir. Korkular onun boğazına yapışır, kemiklerini titretir."
Daha hayata yeni başlayan, hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp giden insanlardı. Kendilerini çok şanslı hissediyorlardı; çünkü onlara göre birbirlerine duydukları sevgi, görülmemiş güzelliklere gebeydi ve onlar her günü, her anı, doğacakları tatmak için birlikte geçirmek istiyorlardı. Kimine göre imkansız, kimine göreyse saçma bir şey yaşıyorlardı. Bir arada olduklarında soluksuz, zamansız ve sonuna kadar her şeyi paylaşıyorlardı. Onlara göre tüm bunlar yaşanıyor ve duyumsanıyorsa, bunun adı "Aşk"tan başka bir şey olamazdı. Görmek, artık yeterli geliyor; dokunmak, hissetmek ise sonsuz mutluluk katıyordu yüreklerine. Değil bir ömrü, bedenleri ayakta olmasa da, ruhlarıyla bir başka ömrü paylaşmaya hazırdılar. Hani, film gibi bir aşktı ortada olan, kıskanılacak, uğruna adanacak birçok şeyin olduğu aşk...
Ama bu bir filmdi işte... Ya mutlu sonu ya da kötü sonu olan. Araya yollar, sayılamayan günler, işitilmeyen özlemler girdi. Kapkara bir kedi, kırmızı gözlerini onlara dikmiş, o bembeyaz, yeşil gözlü “güzel” kediyi paramparça etmişti. Söylenecek çok söz vardı daha, bir gecede yazılamayacak türkülere ilham olabilecek... Hayaller, hastalıklar, ölümler, sancılı zamanlar, mevsimler ve hatta savaşlar geçmişti ayrılığın üstünden. Bir fidan şimdi meyve vermiş, dallarında salıncak kurulmuştu; kurak topraklara pamuk ekilebiliyordu artık ve bunca zaman ne bir ses, ne bir nefes varmıştı ikisine. Belki de ayrı geçen bir an bu kadar uzun geliyordu...
Sonra buldular birbirlerini, yine mutlu oldular ve yine aşkın iksirinden içtiler. Bir kadeh şarap gibi, herbirine... Geceler en güzel düşlerle gündüze varıyordu, şehrin insanları sadece soyut birer varlıktı onlar için. Gözlerinin gördüğü, akıllarının inandığı sadece birbirleriydi. Denizde iki kum tanesi birbirini bulmuş, okyanuslar dar gelir olmuştu. Ve filmin ikinci perdesi de mutlu sonlanmadı...
Hiç habersiz çekip giden kız, sevdiğini yine uçuruma atmıştı. Bu defa kendisi atlamamıştı ardından ve erkeğin elinden tutacak kimse yoktu. Var olamayan bir aşktı, var olmamışlara karşı mağlubiyeti olan...
Son nefesini vermeden lanetler yağdırdı kıza. Dipten ışığa doğru yankılanan lanetler...
O anda -çıt!- ışık söndü. Şarkı bitti, plaktan bulanık sesler geldi ve gramafonun iğnesi kızın eline battı. Kan, her yanını ürperten siyahlıkta aktı parmağından avucuna doğru. Şaşırmıştı, damarlarında dolaşan bu sıvının karanlık oluşunu perdelerin örtlü olmasına bağladı. Perdeleri sonuna kadar açtı, ışıkta tekrar baktı parmağına. Ancak, kan yine siyahtı. Bu durum garip bir korku doğurdu içinde. Hiç yerinden kıpırdamadı. Korku, yerini endişeye ve çaresizliğe bıraktı.
Titriyordu, her yerinden acılar yükselmeye başlamıştı. Aynanın karşısına geçip, ağzının içini, saçlarının dibini incelemeye başladı. Ağlamak istiyordu, hatıralarını yanında sürükleyen çaresizliği, gözyaşlarının barajını yıkıp geçti... Şimdi ağlıyordu, geride bıraktıklarına, onu seveni bırakıp gitmesine ağlıyordu. Keşke şimdi yanında olsaydı, o olmadan nasıl da savunmasız ve yalnızdı. Saatlerce gözyaşı döktü, bir an hıçkırıp yutkunmaya çalıştı... Boğazından ağzına kan doldu, doldu ve dudaklarından sızdı. Hiç olmayacak gibi şimdi dudakları da simsiyah olmuştu. Artık her şeyin farkına varıyordu, içinde bir şeyler kök salıyordu. Kökler yüzünün derisinde geziniyor, gözleri olanları umutsuzca izliyordu. Elbiselerini yırttı ve oturma odasının ortasında çırılçıplak kaldı, artık derisi tamamen kömür karasıydı. Hiçbir uzvunu seçemiyordu, öylece donup kaldı...
Geniş pencereli odada sabah güneşi kendini içeri bırakmış, gramafondaki bir damla kanda güneş yansıyordu. Tüm gece olanlar burada olmamış gibi tüm biblolar gülümsüyor, kurumuş gül yaprakları dökülmeye devam ediyordu... Ve ayna, kana bulanmış görüntüsüyle olan bitene tek tanıktı.
AHMET ÖZCAN
2005
Daha hayata yeni başlayan, hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp giden insanlardı. Kendilerini çok şanslı hissediyorlardı; çünkü onlara göre birbirlerine duydukları sevgi, görülmemiş güzelliklere gebeydi ve onlar her günü, her anı, doğacakları tatmak için birlikte geçirmek istiyorlardı. Kimine göre imkansız, kimine göreyse saçma bir şey yaşıyorlardı. Bir arada olduklarında soluksuz, zamansız ve sonuna kadar her şeyi paylaşıyorlardı. Onlara göre tüm bunlar yaşanıyor ve duyumsanıyorsa, bunun adı "Aşk"tan başka bir şey olamazdı. Görmek, artık yeterli geliyor; dokunmak, hissetmek ise sonsuz mutluluk katıyordu yüreklerine. Değil bir ömrü, bedenleri ayakta olmasa da, ruhlarıyla bir başka ömrü paylaşmaya hazırdılar. Hani, film gibi bir aşktı ortada olan, kıskanılacak, uğruna adanacak birçok şeyin olduğu aşk...
Ama bu bir filmdi işte... Ya mutlu sonu ya da kötü sonu olan. Araya yollar, sayılamayan günler, işitilmeyen özlemler girdi. Kapkara bir kedi, kırmızı gözlerini onlara dikmiş, o bembeyaz, yeşil gözlü “güzel” kediyi paramparça etmişti. Söylenecek çok söz vardı daha, bir gecede yazılamayacak türkülere ilham olabilecek... Hayaller, hastalıklar, ölümler, sancılı zamanlar, mevsimler ve hatta savaşlar geçmişti ayrılığın üstünden. Bir fidan şimdi meyve vermiş, dallarında salıncak kurulmuştu; kurak topraklara pamuk ekilebiliyordu artık ve bunca zaman ne bir ses, ne bir nefes varmıştı ikisine. Belki de ayrı geçen bir an bu kadar uzun geliyordu...
Sonra buldular birbirlerini, yine mutlu oldular ve yine aşkın iksirinden içtiler. Bir kadeh şarap gibi, herbirine... Geceler en güzel düşlerle gündüze varıyordu, şehrin insanları sadece soyut birer varlıktı onlar için. Gözlerinin gördüğü, akıllarının inandığı sadece birbirleriydi. Denizde iki kum tanesi birbirini bulmuş, okyanuslar dar gelir olmuştu. Ve filmin ikinci perdesi de mutlu sonlanmadı...
Hiç habersiz çekip giden kız, sevdiğini yine uçuruma atmıştı. Bu defa kendisi atlamamıştı ardından ve erkeğin elinden tutacak kimse yoktu. Var olamayan bir aşktı, var olmamışlara karşı mağlubiyeti olan...
Son nefesini vermeden lanetler yağdırdı kıza. Dipten ışığa doğru yankılanan lanetler...
O anda -çıt!- ışık söndü. Şarkı bitti, plaktan bulanık sesler geldi ve gramafonun iğnesi kızın eline battı. Kan, her yanını ürperten siyahlıkta aktı parmağından avucuna doğru. Şaşırmıştı, damarlarında dolaşan bu sıvının karanlık oluşunu perdelerin örtlü olmasına bağladı. Perdeleri sonuna kadar açtı, ışıkta tekrar baktı parmağına. Ancak, kan yine siyahtı. Bu durum garip bir korku doğurdu içinde. Hiç yerinden kıpırdamadı. Korku, yerini endişeye ve çaresizliğe bıraktı.
Titriyordu, her yerinden acılar yükselmeye başlamıştı. Aynanın karşısına geçip, ağzının içini, saçlarının dibini incelemeye başladı. Ağlamak istiyordu, hatıralarını yanında sürükleyen çaresizliği, gözyaşlarının barajını yıkıp geçti... Şimdi ağlıyordu, geride bıraktıklarına, onu seveni bırakıp gitmesine ağlıyordu. Keşke şimdi yanında olsaydı, o olmadan nasıl da savunmasız ve yalnızdı. Saatlerce gözyaşı döktü, bir an hıçkırıp yutkunmaya çalıştı... Boğazından ağzına kan doldu, doldu ve dudaklarından sızdı. Hiç olmayacak gibi şimdi dudakları da simsiyah olmuştu. Artık her şeyin farkına varıyordu, içinde bir şeyler kök salıyordu. Kökler yüzünün derisinde geziniyor, gözleri olanları umutsuzca izliyordu. Elbiselerini yırttı ve oturma odasının ortasında çırılçıplak kaldı, artık derisi tamamen kömür karasıydı. Hiçbir uzvunu seçemiyordu, öylece donup kaldı...
Geniş pencereli odada sabah güneşi kendini içeri bırakmış, gramafondaki bir damla kanda güneş yansıyordu. Tüm gece olanlar burada olmamış gibi tüm biblolar gülümsüyor, kurumuş gül yaprakları dökülmeye devam ediyordu... Ve ayna, kana bulanmış görüntüsüyle olan bitene tek tanıktı.
AHMET ÖZCAN
2005
İçimizde kopkoyu bir ağaç…!
Bedenin bana sıcak ve de bedenin tatlı bir yemiş gibi ....bedenin çıplak ayaklı ve de ince gölgeli bir ağaç gibi...dallarında türlü yemişler ve de bahar ışıltısı saçan bir ağaç ..görsen nefesin kesilir... sanki içine kayacaksın ...içinde yeni bir mağara gölgesi..mağara çizimleri...geyik başı...türlü hünerlerin büyü çizimleri...görsen nefesini tutarsın... içinden geçersin…kendini eski bir olmamışlığa itersin…gördüklerini aklında tutmaya çalışır ama hiç birini tutamazsın…aklının oyunları senle oynar…sana körebe der ama saklambaca geçer…olamazsın…olduramazsın…dolamaz ve de dolduramazsın….mağara duvarlarından zihnin geçer…dışarıda ağaç büyür…
altındayım ve de gövdesinde tüm gölgelerimi saklamak isterim…fakat ağacımız o kadar küçüktür ki taşıyamaz kendi gölgesinden başkasını..ağaç bana üşür, sen mağarada kendi karanlığındayken…
zihninin ince tabakasında kayıyorum...zihninde bir transatlantik yüzdürüyorum...denizlerden aşırıyorum seni...üşüyorsun susuz...suların çekiliyor...kendi karasularımızda üşüyoruz...dudaklarımız çatlıyor bir süre...ama bu kuruluk da iyi geliyor...zihnimiz kendi kesik yalnızlığında...ağacımız yemiş veriyor...yediverene dönüşüyor...yediverene dönüşüyorsun…azgın bir su gibi düşüyorsun…çağlayanlara arkadaş bir su perisi…çağların içinden geçen eski bir deniz kızı…deniz söylemleri…deniz kabukları…deniz minareleri…bu bir su yalnızlığı…suyun yalnızlığı bu.. üşümesen iyi edersin..altında kal, göğsünden bir bahar fışkırıyor...
…tüm bunlar zihnin gölgesine yaslanmış bir ağacın ( hem de yediveren ) iç sorunsalı…psikoz uçurumları..aslında ne ben varım ne de sen..tüm bunlar ağacın uydurması..ağacın uydurduğu bir yalanın doğruya kesiştirme çabası…gölgesinden usanan bir ağacın iç sayıklamaları…ya da yutulan onlarca a-ferinin vücuda yaydığı psikoz düşleri…hangisi gerçek ya da hangisi sanrı…ağaç mı gerçek yoksa biz mi…ya da mağara duvarlarındaki eski çizimler…bu bir tarih sorunu…külliyat yalanı…tarihinden muzdarip bir ağaç…kurumak isteyen ama türlü yemişleriyle ne yapacağını bilemeyen bir ağacın beni ve de seni yaratması gibi bir şey…
bu bir savruluş…gazete kağıdından yapılan bir şeytan uçurtması..şarap rengi…kuytu otel odaları…o odalarda ki ikircikli yaşamların iç gıcıklayan ve de duyduğunda kayıtsız kalamadığını şaşırarak ne yapacağını bilemez bir halde kalmanın eski hüznü..mekansızlık bu ..bu bir zamansızlık..iç içe geçmiş labirentler…bilmece…elma ağaçları…elmanın sakin gövdesi…şekilsizlik tohumu…ardıç kuşu…kuşun kanadı..kanat gölgesi..susuş geceleri…tedirginlik …kum saatleri..deniz minaresi..oyun hamurları…mavi..yosun…sandıktaki danteller..tülbentler…el yazmaları…kanaviçe yalnızlıklar…gergefe serilmiş kadife ruhlar..ruh kurutma makineleri..dönen her şey…su..yalnızlık…gündüz düşleri…gece perisi…çıplak ayaklar..ruj izleri…kırmızı..sokak lambaları..tekinsiz düşler…merdiven boşluğu…boşluklar…çatı katları…
ağaç büyüyor…şimdi ne gerçek…ne de sanrı…dallarına astığın paçavralara takılıyor gözü…istediklerini verir mi sana…totem geceleri…tapınak ör çevresine…duvarlarda öldürdüklerinin kemikleri…ne kadar yok edersen o kadar gerçekleşir…ve de o kadar doğar bir gece …ne kadar ruh o kadar hayat…bir din yarat..yeni bir dinin çevresinde kutsa herkesi ..ve de onlara olmamışlığı anlat…ağacını sev ve de ona her gece bir kurban daha ver…ağacımız büyümeli..türlü yemişler vermeli ve de dönen her şeyin kendi kinetikliğinde gitmeli…altına boylu boyunca uzan ..onun yıldızları nasıl da kapatmış olduğunu gör..gözün kamaşır sesinden…rüzgar çanları tak dallarına..bu bir ayinin başlangıcı…dallarındaki bez parçaları hareket eder rüzgarından…renkli renkli parçalar döner…kurbanlar döner…tapınırlar…tapmaya zorladıklarına hüküm ver…duvara ihtiyaç var…daha yüksek duvarlara…daha yüksek duvarlara…ağacımıza yeni kurbanlar…sonra mağarana git…mağarada yeni şekiller..yeni düzlem…yeni bir a-ferin ..tabletler… oda lavabo arası gidişler… kusmuk…halıdaki ayak izleri…1…2…3..4…
topla pılıpırtını…gitme vakti..hastane koridorları… hastane kokusu…
mide yıkama seansları…doktorlar…hemşireler..hastabakıcılar…yatak…her şey bembeyaz..saf görünüş çabaları…farmakolojik örneklemeler…o örneklemelerden çıkan sonuçlar…sonuçlara verilen kararlar…karalarla alınan yeni kararlar…psikoz yalnızlıklar…çepeçevre kuşatan yeni gölgeler…o gölgelerin zihindeki hızlı geçişleri…terapiler…o terapilerde söylenen içten sözler..o sözlerle iç burkan ruh sıkışmaları…ruh kurusu…ruh çekilmesi..gel-git…med deki cezir…cezirde ki med…gözlerin kapalı beyaz çarşaflarda..düşlerine giren kopkoyu bir ağacın gölgesi…bizi saran ağacın gölgesi… ağaç gerçek ya da bizim gerçekliğimizde ki ağaç gerçek..biz yalan ya da ağaç kendi gölgesinde yalan…
içimizde kopkoyu bir ağaç…
Murat Uyanık

Not:Bu yazı ayrıca mavi melek dergisinin 37.sayısında da yer almıştır.
altındayım ve de gövdesinde tüm gölgelerimi saklamak isterim…fakat ağacımız o kadar küçüktür ki taşıyamaz kendi gölgesinden başkasını..ağaç bana üşür, sen mağarada kendi karanlığındayken…
zihninin ince tabakasında kayıyorum...zihninde bir transatlantik yüzdürüyorum...denizlerden aşırıyorum seni...üşüyorsun susuz...suların çekiliyor...kendi karasularımızda üşüyoruz...dudaklarımız çatlıyor bir süre...ama bu kuruluk da iyi geliyor...zihnimiz kendi kesik yalnızlığında...ağacımız yemiş veriyor...yediverene dönüşüyor...yediverene dönüşüyorsun…azgın bir su gibi düşüyorsun…çağlayanlara arkadaş bir su perisi…çağların içinden geçen eski bir deniz kızı…deniz söylemleri…deniz kabukları…deniz minareleri…bu bir su yalnızlığı…suyun yalnızlığı bu.. üşümesen iyi edersin..altında kal, göğsünden bir bahar fışkırıyor...
…tüm bunlar zihnin gölgesine yaslanmış bir ağacın ( hem de yediveren ) iç sorunsalı…psikoz uçurumları..aslında ne ben varım ne de sen..tüm bunlar ağacın uydurması..ağacın uydurduğu bir yalanın doğruya kesiştirme çabası…gölgesinden usanan bir ağacın iç sayıklamaları…ya da yutulan onlarca a-ferinin vücuda yaydığı psikoz düşleri…hangisi gerçek ya da hangisi sanrı…ağaç mı gerçek yoksa biz mi…ya da mağara duvarlarındaki eski çizimler…bu bir tarih sorunu…külliyat yalanı…tarihinden muzdarip bir ağaç…kurumak isteyen ama türlü yemişleriyle ne yapacağını bilemeyen bir ağacın beni ve de seni yaratması gibi bir şey…
bu bir savruluş…gazete kağıdından yapılan bir şeytan uçurtması..şarap rengi…kuytu otel odaları…o odalarda ki ikircikli yaşamların iç gıcıklayan ve de duyduğunda kayıtsız kalamadığını şaşırarak ne yapacağını bilemez bir halde kalmanın eski hüznü..mekansızlık bu ..bu bir zamansızlık..iç içe geçmiş labirentler…bilmece…elma ağaçları…elmanın sakin gövdesi…şekilsizlik tohumu…ardıç kuşu…kuşun kanadı..kanat gölgesi..susuş geceleri…tedirginlik …kum saatleri..deniz minaresi..oyun hamurları…mavi..yosun…sandıktaki danteller..tülbentler…el yazmaları…kanaviçe yalnızlıklar…gergefe serilmiş kadife ruhlar..ruh kurutma makineleri..dönen her şey…su..yalnızlık…gündüz düşleri…gece perisi…çıplak ayaklar..ruj izleri…kırmızı..sokak lambaları..tekinsiz düşler…merdiven boşluğu…boşluklar…çatı katları…
ağaç büyüyor…şimdi ne gerçek…ne de sanrı…dallarına astığın paçavralara takılıyor gözü…istediklerini verir mi sana…totem geceleri…tapınak ör çevresine…duvarlarda öldürdüklerinin kemikleri…ne kadar yok edersen o kadar gerçekleşir…ve de o kadar doğar bir gece …ne kadar ruh o kadar hayat…bir din yarat..yeni bir dinin çevresinde kutsa herkesi ..ve de onlara olmamışlığı anlat…ağacını sev ve de ona her gece bir kurban daha ver…ağacımız büyümeli..türlü yemişler vermeli ve de dönen her şeyin kendi kinetikliğinde gitmeli…altına boylu boyunca uzan ..onun yıldızları nasıl da kapatmış olduğunu gör..gözün kamaşır sesinden…rüzgar çanları tak dallarına..bu bir ayinin başlangıcı…dallarındaki bez parçaları hareket eder rüzgarından…renkli renkli parçalar döner…kurbanlar döner…tapınırlar…tapmaya zorladıklarına hüküm ver…duvara ihtiyaç var…daha yüksek duvarlara…daha yüksek duvarlara…ağacımıza yeni kurbanlar…sonra mağarana git…mağarada yeni şekiller..yeni düzlem…yeni bir a-ferin ..tabletler… oda lavabo arası gidişler… kusmuk…halıdaki ayak izleri…1…2…3..4…
topla pılıpırtını…gitme vakti..hastane koridorları… hastane kokusu…
mide yıkama seansları…doktorlar…hemşireler..hastabakıcılar…yatak…her şey bembeyaz..saf görünüş çabaları…farmakolojik örneklemeler…o örneklemelerden çıkan sonuçlar…sonuçlara verilen kararlar…karalarla alınan yeni kararlar…psikoz yalnızlıklar…çepeçevre kuşatan yeni gölgeler…o gölgelerin zihindeki hızlı geçişleri…terapiler…o terapilerde söylenen içten sözler..o sözlerle iç burkan ruh sıkışmaları…ruh kurusu…ruh çekilmesi..gel-git…med deki cezir…cezirde ki med…gözlerin kapalı beyaz çarşaflarda..düşlerine giren kopkoyu bir ağacın gölgesi…bizi saran ağacın gölgesi… ağaç gerçek ya da bizim gerçekliğimizde ki ağaç gerçek..biz yalan ya da ağaç kendi gölgesinde yalan…
içimizde kopkoyu bir ağaç…
Murat Uyanık

Not:Bu yazı ayrıca mavi melek dergisinin 37.sayısında da yer almıştır.
Gölge oyunu
ceketime yapışmış insan soyu ! tutup dört koldan çekiyorlar beni,ellerini gördüm orada o kadar yabancıydılar…
kayıtsız duruşuma anlam veremezsin sen …birden ne oldu düşüncesine tıkılıp kalmanı da ben açıklayamam sana…usulcana baktığında gördüğün aslında benim eski gölgemdir…niceleri var yatak altına attığım…soğukluklarından ve de şekilsizliğe doğru gidişlerinden muzdaripler…kim açıklar bunu onlara…niceleri var böyle…her gece her gece komşunun oğluyla gölge oyunu oynardım …biriktirirdik onları ..onları bir gece yok oluşa teslim ederdik..yatak altı doldu taştı koyacak yer bulamadık sakın kızmayın bana ve de komşumun çocuğuna…şekilsizlik derim şekilsizlik sürer…
şekilsizlik kimlere kalmış bir bak çevrene ..kim sürmüş elinin kirli yanını suratına...ne oldu şaşırdın mı…tüm bu olanlar ve de tüm bu yazılanlar şekilsizlik tohumundan çıkma…hala anlayamadın mı…neden ölürsün bir gece…bir gece neden çıplak ayaklarınla holde koşturursun….sana dememiş miydik her şeyin eski bir anlamının olduğunu…neden anlamak istemedin…
ona mı seslendiniz ? yapmayın bunu bana …ne kadar yoruldum görmüyor musunuz..gün boyu taş taşıdım duvarıma…duvarım büyüdü büyüdü sonra içinden çıkamadı…yıktı kendini…şimdi ne kadar dövülsem az…oysaki kocaman bir duvar istemiştim sadece …üstüne şekilsizlik gölgelerimi sığdırabileceğim bir duvar hayaliydi tek istediğim…şimdi ne kadar sussam az…esrik bir rüzgara yakalanmışım, poşetleri havada uçuşturan türünden hemde …komşu çocuğu da unutmuş beni…bende sormadım kaç zamandır ne yapar ne yer ne içer…elleriyle yine mantar büyütür…kafası kırmızı üstü beyaz benekli olanlarından…şekilsizlik gölgelerini toprağa gömmüş içinden mantar çıkmış elleri yoksun kalmış…onları kendi iç sesiyle susturmuş…konuştukça konuşmuş birden ikna eder gibi olmuş…ama elleri kanmamış…biz mantarlarımızı isteriz diye tutturmuşlar…o da gölge oyununa devam etmiş evinde benden uzakta…bir gece köpek oluyormuş elleri …ikinci gün kuş…sakın artık bana sormayın onu.. adını seslenin o gelir zaten…siz de kalır bir süre… ve size esrik ülkelerden haberler verir..insan soylarının olmadığı “uygar” yerlerden… içinizden geçer her gece size mantar verir…ellerinize kondurur ve de odanızın birine çekilir…mumu yakar ve de gölge oyunlarını başlatır…çıplak ayaklarıyla holde gezer…ayakları üşür..şekilsizliğine üzülür ama ses etmez…hazır mısınız …adını seslenin yeter…size de gelecektir…size de çıkabilir…bekleyiniz…
çıplak ayaklarımla toprağa doğru koştum…çukuru hızlıca kazmaya başladım…çukur derinleştikçe ben derinleşiyordum…çukur derinleştikçe derinleşiyordum…tırnaklarımın arası toprak olana dek kazdım… o kadar kazdım ki artık parmaklarımı bile göremiyordum…onlarda şekilsizliğe büründüler… kazmayı bıraktım …komşu çocuğundan aldığım mantarları cebimden çıkararak tek tek toprağa gömdüm..hani şu kırmızın üstüne beyaz beyaz benekleri olanlarından…üstünü kapattım… duvarıma baktım artık gitmeye hazırdım…
Murat UYANIK
kayıtsız duruşuma anlam veremezsin sen …birden ne oldu düşüncesine tıkılıp kalmanı da ben açıklayamam sana…usulcana baktığında gördüğün aslında benim eski gölgemdir…niceleri var yatak altına attığım…soğukluklarından ve de şekilsizliğe doğru gidişlerinden muzdaripler…kim açıklar bunu onlara…niceleri var böyle…her gece her gece komşunun oğluyla gölge oyunu oynardım …biriktirirdik onları ..onları bir gece yok oluşa teslim ederdik..yatak altı doldu taştı koyacak yer bulamadık sakın kızmayın bana ve de komşumun çocuğuna…şekilsizlik derim şekilsizlik sürer…
şekilsizlik kimlere kalmış bir bak çevrene ..kim sürmüş elinin kirli yanını suratına...ne oldu şaşırdın mı…tüm bu olanlar ve de tüm bu yazılanlar şekilsizlik tohumundan çıkma…hala anlayamadın mı…neden ölürsün bir gece…bir gece neden çıplak ayaklarınla holde koşturursun….sana dememiş miydik her şeyin eski bir anlamının olduğunu…neden anlamak istemedin…
ona mı seslendiniz ? yapmayın bunu bana …ne kadar yoruldum görmüyor musunuz..gün boyu taş taşıdım duvarıma…duvarım büyüdü büyüdü sonra içinden çıkamadı…yıktı kendini…şimdi ne kadar dövülsem az…oysaki kocaman bir duvar istemiştim sadece …üstüne şekilsizlik gölgelerimi sığdırabileceğim bir duvar hayaliydi tek istediğim…şimdi ne kadar sussam az…esrik bir rüzgara yakalanmışım, poşetleri havada uçuşturan türünden hemde …komşu çocuğu da unutmuş beni…bende sormadım kaç zamandır ne yapar ne yer ne içer…elleriyle yine mantar büyütür…kafası kırmızı üstü beyaz benekli olanlarından…şekilsizlik gölgelerini toprağa gömmüş içinden mantar çıkmış elleri yoksun kalmış…onları kendi iç sesiyle susturmuş…konuştukça konuşmuş birden ikna eder gibi olmuş…ama elleri kanmamış…biz mantarlarımızı isteriz diye tutturmuşlar…o da gölge oyununa devam etmiş evinde benden uzakta…bir gece köpek oluyormuş elleri …ikinci gün kuş…sakın artık bana sormayın onu.. adını seslenin o gelir zaten…siz de kalır bir süre… ve size esrik ülkelerden haberler verir..insan soylarının olmadığı “uygar” yerlerden… içinizden geçer her gece size mantar verir…ellerinize kondurur ve de odanızın birine çekilir…mumu yakar ve de gölge oyunlarını başlatır…çıplak ayaklarıyla holde gezer…ayakları üşür..şekilsizliğine üzülür ama ses etmez…hazır mısınız …adını seslenin yeter…size de gelecektir…size de çıkabilir…bekleyiniz…
çıplak ayaklarımla toprağa doğru koştum…çukuru hızlıca kazmaya başladım…çukur derinleştikçe ben derinleşiyordum…çukur derinleştikçe derinleşiyordum…tırnaklarımın arası toprak olana dek kazdım… o kadar kazdım ki artık parmaklarımı bile göremiyordum…onlarda şekilsizliğe büründüler… kazmayı bıraktım …komşu çocuğundan aldığım mantarları cebimden çıkararak tek tek toprağa gömdüm..hani şu kırmızın üstüne beyaz beyaz benekleri olanlarından…üstünü kapattım… duvarıma baktım artık gitmeye hazırdım…
Murat UYANIK
Teninin Cümlesi
- Yeis ölüyor biz sevişirken
yana yana dönüyor kalbim yörüngende
harf harf okuyorum teninin cümlesini
serbest stilde yüzüyorum engin denizlerinde teninin
dişi kokun kalbime sinmiş terin ağzımın ezberinde
yüzüme kanatlanan bir çift beyaz güvercin memelerin
bir yağmurlu gonca gül açıyor gövdenin güneyinde bana
ben bir kara trenim o gülün içinden geçip giden bahar’a
bahar ki ömrüme bulaşmış güneş terin
senden gayrısına tenim lâl
öptüğün yerlerimde gül devrimi
koşar adım sorarım evrene :
bir daha nasıl eklerim Aşk’a iyelik eki
Serkan Engin
yana yana dönüyor kalbim yörüngende
harf harf okuyorum teninin cümlesini
serbest stilde yüzüyorum engin denizlerinde teninin
dişi kokun kalbime sinmiş terin ağzımın ezberinde
yüzüme kanatlanan bir çift beyaz güvercin memelerin
bir yağmurlu gonca gül açıyor gövdenin güneyinde bana
ben bir kara trenim o gülün içinden geçip giden bahar’a
bahar ki ömrüme bulaşmış güneş terin
senden gayrısına tenim lâl
öptüğün yerlerimde gül devrimi
koşar adım sorarım evrene :
bir daha nasıl eklerim Aşk’a iyelik eki
Serkan Engin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)