Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

CİN AYETLERİ 1

"Var olmamışların, var olamayanlara karşı büyük bir galibiyeti olmalıydı... Dilekler, kesin bir çizgiyle ayrılmalıydı hayallerden... Ve korku, karınlara ağrı veren korku... Kanımızın her zerresine zehir salıp, var olamayacakları dirilten korku... Burada, bu dağ eteklerindeki karanlığa gömülmüş şehirde her yerdeler. Karabasanlar, çıplak ayak gezenler veya ardında iz bırakmadan gömülenler. Bir sevginin ardından, çekilen acılara, damlayan her gözyaşına karşılık can bulan korkular. Ve eğer kim ardında birini bırakıp gitmişse, kim umarsızca yaşamaya devam ediyorsa o lanetlidir. Korkular onun boğazına yapışır, kemiklerini titretir."


Daha hayata yeni başlayan, hiçbir şeyi umursamadan yaşayıp giden insanlardı. Kendilerini çok şanslı hissediyorlardı; çünkü onlara göre birbirlerine duydukları sevgi, görülmemiş güzelliklere gebeydi ve onlar her günü, her anı, doğacakları tatmak için birlikte geçirmek istiyorlardı. Kimine göre imkansız, kimine göreyse saçma bir şey yaşıyorlardı. Bir arada olduklarında soluksuz, zamansız ve sonuna kadar her şeyi paylaşıyorlardı. Onlara göre tüm bunlar yaşanıyor ve duyumsanıyorsa, bunun adı "Aşk"tan başka bir şey olamazdı. Görmek, artık yeterli geliyor; dokunmak, hissetmek ise sonsuz mutluluk katıyordu yüreklerine. Değil bir ömrü, bedenleri ayakta olmasa da, ruhlarıyla bir başka ömrü paylaşmaya hazırdılar. Hani, film gibi bir aşktı ortada olan, kıskanılacak, uğruna adanacak birçok şeyin olduğu aşk...
Ama bu bir filmdi işte... Ya mutlu sonu ya da kötü sonu olan. Araya yollar, sayılamayan günler, işitilmeyen özlemler girdi. Kapkara bir kedi, kırmızı gözlerini onlara dikmiş, o bembeyaz, yeşil gözlü “güzel” kediyi paramparça etmişti. Söylenecek çok söz vardı daha, bir gecede yazılamayacak türkülere ilham olabilecek... Hayaller, hastalıklar, ölümler, sancılı zamanlar, mevsimler ve hatta savaşlar geçmişti ayrılığın üstünden. Bir fidan şimdi meyve vermiş, dallarında salıncak kurulmuştu; kurak topraklara pamuk ekilebiliyordu artık ve bunca zaman ne bir ses, ne bir nefes varmıştı ikisine. Belki de ayrı geçen bir an bu kadar uzun geliyordu...
Sonra buldular birbirlerini, yine mutlu oldular ve yine aşkın iksirinden içtiler. Bir kadeh şarap gibi, herbirine... Geceler en güzel düşlerle gündüze varıyordu, şehrin insanları sadece soyut birer varlıktı onlar için. Gözlerinin gördüğü, akıllarının inandığı sadece birbirleriydi. Denizde iki kum tanesi birbirini bulmuş, okyanuslar dar gelir olmuştu. Ve filmin ikinci perdesi de mutlu sonlanmadı...
Hiç habersiz çekip giden kız, sevdiğini yine uçuruma atmıştı. Bu defa kendisi atlamamıştı ardından ve erkeğin elinden tutacak kimse yoktu. Var olamayan bir aşktı, var olmamışlara karşı mağlubiyeti olan...
Son nefesini vermeden lanetler yağdırdı kıza. Dipten ışığa doğru yankılanan lanetler...

O anda -çıt!- ışık söndü. Şarkı bitti, plaktan bulanık sesler geldi ve gramafonun iğnesi kızın eline battı. Kan, her yanını ürperten siyahlıkta aktı parmağından avucuna doğru. Şaşırmıştı, damarlarında dolaşan bu sıvının karanlık oluşunu perdelerin örtlü olmasına bağladı. Perdeleri sonuna kadar açtı, ışıkta tekrar baktı parmağına. Ancak, kan yine siyahtı. Bu durum garip bir korku doğurdu içinde. Hiç yerinden kıpırdamadı. Korku, yerini endişeye ve çaresizliğe bıraktı.
Titriyordu, her yerinden acılar yükselmeye başlamıştı. Aynanın karşısına geçip, ağzının içini, saçlarının dibini incelemeye başladı. Ağlamak istiyordu, hatıralarını yanında sürükleyen çaresizliği, gözyaşlarının barajını yıkıp geçti... Şimdi ağlıyordu, geride bıraktıklarına, onu seveni bırakıp gitmesine ağlıyordu. Keşke şimdi yanında olsaydı, o olmadan nasıl da savunmasız ve yalnızdı. Saatlerce gözyaşı döktü, bir an hıçkırıp yutkunmaya çalıştı... Boğazından ağzına kan doldu, doldu ve dudaklarından sızdı. Hiç olmayacak gibi şimdi dudakları da simsiyah olmuştu. Artık her şeyin farkına varıyordu, içinde bir şeyler kök salıyordu. Kökler yüzünün derisinde geziniyor, gözleri olanları umutsuzca izliyordu. Elbiselerini yırttı ve oturma odasının ortasında çırılçıplak kaldı, artık derisi tamamen kömür karasıydı. Hiçbir uzvunu seçemiyordu, öylece donup kaldı...

Geniş pencereli odada sabah güneşi kendini içeri bırakmış, gramafondaki bir damla kanda güneş yansıyordu. Tüm gece olanlar burada olmamış gibi tüm biblolar gülümsüyor, kurumuş gül yaprakları dökülmeye devam ediyordu... Ve ayna, kana bulanmış görüntüsüyle olan bitene tek tanıktı.

AHMET ÖZCAN
2005

1 yorum:

tanura dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.