Fotoğraf: Sezen Yalçınkaya

ten yazın

eski bir mektup ağzım çoktandır okunmadık
susuzluk kuşları sekiyor tenimden
geceye sustuğum kimsesizliğim
çöl uykusu kalbimin kılavuzu avuçlarımda

: temize çek artık ten yazını gövdemdeki


Serkan Engin

bir serabın da olduğuna...

bir serabın da olduğuna sevinirimsiin bugünü de yüceltirmisin
yüceltirsin beni yine düş kılarken çoğunu hay aksi sayhayaa vermeden ulu ortalıpğa vermeden ızdırap oyunlarında görürmüsün

tam burayı lanse et

bir zirveyide böylee sankii bir hayalkeee doğruu kandırrırken artık bir kere burada uyu
bugünüde yücelt sonra rica herkesin gözxü önünde benio şahikayaa dopğru tutarak yerniden bir oyunlar ruhu nu en zirvelere tırmanarak burası tam bir önsöz gibi
güler msisin bilmem ama ben bişlmesemde bi,lmediğime çok gğlermisin

günlerce gülermisin
burası işte tam bir önsöz gibi kalsın hiç elleme tam bir önsöz gibi kalsın
hiç cümle değilmiş gibi yaparak aynı oyunu oynuyor ama bende hiçbir bilgi değilmiş gibi bu yaptığı kaale almıyorum
ne diyeceğini bilmiyor cümle
tam burayı kopar lanse et kendisi de bilmesin önsöz olduğunu

yılların verdiği bu olsa gerek...

yılların verdiği bu olsa gerek,
tozlanmışsın...
önce bir güzel temizledim seni.
eski eşya kokunun yerine çiçeklerin esanslarını sürdüm güzelce,tenine...
belki de haklıydın.
hiç bulaşmamalıydım.
ama bu kaderse dahil olmalıydım sana.
ve sen kaderdin.
o yüzden seçme şansım yoktu.
ama sen bilmesende,bu kader olmasada ben seni seçerdim.
sen benim anılarım,kayıp gençliğim,ergen dönemim,yetişkin evrem,hasta yatağım ve ölümüdün.
hayır.
seni es geçemezdim.
o yüzden bugün gidip sana giymen için birşeyler alacağım.
eskileri attım,yeni bir hayat için köklü değişiklikler...
sen yeni olacaksın,senin için eskinin ağırlığını ben taşırım.
ne de olsa ben senin için burdayım.
evet,kendim için burdaysam eğer,seni sevmemdir sebep...
ah,onu da çok görme bana..
bir de çarşıdan yemeklik almam gerekecek.
ne severdin?
ah eveet...
onları da alırım.aklımın küllere döne sayfalarından birine yazayım şu listeyi...


en baştan başlıyoruz sanırım...
senin en başından.
ben zaten ayaklar altındayım...


Balacan. 7.7.8




Fotoğraf:Sezen YALÇINKAYA

ICED EARTH The Crucible Of Man (Something Wicked Pt.2) 2008



01 . In Sacred Flames [Music/Lyrics: Schaffer]
02 . Behold the Wicked Child [Music/Lyrics: Schaffer]
03 . Minions of the Watch [Music: Schaffer. Lyrics: Barlow]
04 . The Revealing [Schaffer/Barlow]
05 . A Gift Or A Curse? [Music: Schaffer/Morris. Lyrics: Schaffer]
06 . Crown of the Fallen [Music/Lyrics: Schaffer]
07 . The Dimension Gauntlet [Music/Lyrics: Schaffer]
08 . I Walk Alone [Music: Schaffer/Mills. Lyrics: Schaffer]
09 . Harbinger of Fate [Music/Lyrics: Schaffer]
10 . Crucify the King [Music: Schaffer. Lyrics: Barlow]
11 . Sacrificial Kingdoms [Music: Schaffer. Lyrics: Barlow]
12 . Something Wicked (Part 3) [Music: Schaffer. Lyrics: Barlow]
13 . Divide Devour [Music/Lyrics: Schaffer]
14 . Come What May [Music/Lyrics: Schaffer]
15 . Epilogue [Music/Lyrics: Schaffer]

Jon Schaffer | Rhythm, Bass, and Lead Guitar, Backing Vocals
Matt Barlow | Lead Vocals
Brent Smedley | Drums
Troy Seele | Lead Guitar
Freddie Vidales | Bass Guitar

İlk albümünü 1991 yılında kendi adıyla çıkaran Amerikalı ( Florida ) grup Iced Earth’ün 9. Stüdyo albümü The Crucible Of Man Eylül 2008’de çıktı… Albümün en büyük özelliği, Iced Earth’ü Iced Earth yapan müthiş vokalist Matthew Barlow’un tekrar gruba dönmesi olduğunu söyleyebiliriz.Ayrıca bu albüm 2007'de Framing Armageddon albümüyle başlayan Something Wicked konseptinin ikinci ayağını oluşturmaktadır.Albümde biri intro biri de enstrümental olmak üzere 15 şarkı bulunuyor.
Albüm In Sacred Flames adındaki introyla açılıyor.Bayan vokalli ve de gotik bir hava eşliğinde giden şarkı bizi albüme hazırlıyor. Ardından 5,38 süresiyle Behold the Wicked Child başlıyor.Açılış parçası için fazlaca sönük kaldığını belirtmek gerek fakat Barlow’un vokalleri için denecek bir şey yok,bildiğimiz Barlow var yine. Minions of the Watch başlayınca biraz olsun Iced Earth dinlediğimiz aklımıza geliyor, eski albümlerindeki o tanıdık Iced Earth havası hakim fakat 2,06 gibi kısa bir süresi var. The Revealing başlayınca Something Wicked This Way Comes dönemlerine gider gibi oluyoruz.Gerek Barlow’un gerekse Schaffer’ın performansı çok iyi fakat bu şarkının da kısa olduğunu belirmekte fayda var.Ardından 5.34 süresiyle A Gift or a Curse? parçası geliyor.Ağır ritmiyle dikkat çeken şarkı pekte bir ilginçlik sunmuyor bize.Zamanında A Question of Heaven ,Blessed Are You gibi slow şarkılar yapan bir gruptan, A Gift or a Curse? değil de daha iyisini bekliyor insan. Crown of the Fallen ile tekrar hızlanır gibi oluyoruz fakat çokta bir şey vaat etmeyen bir şarkı Crown of the Fallen, fakat hep dediğimiz gibi Barlow yine fazlasıyla döktürüyor. The Dimension Gauntlet ilginç yapısıyla dikkat çekiyor.Hafif oryantalist bir hava hakim şarkıya Iced Earth’ün pek denemediği bir tarzda fakat oldukça iyi bir şarkı çıkmış ortaya. The Dimension Gauntlet’ın ardından albümün ilk çıkış parçası olan I Walk Alone başlıyor.Iced Earth kimliğinin korunduğu ve de eski albümlerini hatırlatan bir çalışma olmuş,albümün en iyilerinden.Ardından albümün ikinci slowu Harbinger of Fate başlıyor. A Gift or a Curse? şarkısına göre çok çok daha iyi bir yapıda,özellikle Barlow’un bu şarkıda tavan yaptığını belirtelim. Crucify the King başladığında kendimizi Horror Show albümünde gibi hissediyoruz.ağır yapısıyla fazlaca o albümdeki şarkılara benziyor,oldukça başarılı bir şarkı. Sacrificial Kingdoms sıradan bir şarkı niteliğinde, daha çok bir geçiş şarkısı olmuş, albümün en sönüklerinden.4.32süresiyle Something wicked (part 3) başlayınca biraz olsun kendimize geliyoruz.Şarkının 2.31 dakikasından sonra ilginç bir süprizle karşılaşıyoruz Something Wicked This Way Comes albümünde yer alan The Coming Curse melodisinin biraz daha ağır halinde çalınışıyla başlayan bir bölüm karşılıyor bizi.Konseptin devamı niteliğinde olduğunu belirtmek için konmuş olabilirliği yüksek,ayrıca şarkıya ayrı bir hava katmış.Ve albümün en sert şarkısı Divide and Devour alıyor sırayı. Disciples of the Lie şarkısı ile benzerlikleri dikkat çekiyor,albümün en önde gidenlerinden.Ardından gelen Come What May şarkısıyla biraz soluklanıyoruz.Ağır yapısıyla dikkat çekiyor, 4.dakikasından sonra ufaktan giren flütlerde ayrı bir renk katmış şarkıya,Barlow’un çığlıklarını da unutmamak gerek.Ayrıca 7.24 süresiyle albümün en uzun çalışması.Ve geliyoruz albümün kapanışı yapan enstrümental Epilogue şarkısına.Kapanış için ideal ölçütlerde bir şarkı, ağır tempoda giden bir yapı üzerine kurulmuş.Girişindeki darbuka seslerine dikkat. 

Sonuç olarak The Crucible Of Man bir Dark Saga ya da Something Wicked This Way Comes ayarında değil fakat Iced Earth’ün yeniden toparlanma sürecine girdiğinin en önemli göstergesi.Tim Owens’ın yer aldığı albümlerin yeteri kadar başarılı olamadıkları aşikardı… Jon Schaffer’da böyle düşünüyor olmalı ki Barlow’u tekrar gruba dahil etti. Matthew Barlow’un katılımıyla renklenen Iced Earth’ün eski günlerine döneceğine umuyoruz.


Murat Uyanık
Not:Bu yazı Şehir Rock dergisinin yeni sayısında da yayınlanmıştır...

JUDAS PRIEST- NOSTRADAMUS-2008




30 seneyi aşkın bir süredir devam eden, yaşayan en büyük Heavy Metal gruplarından biri olan Judas Priest ‘in son albümü Nostradamus, 16 haziran 2008’de Colombia Records etiketiyle çıktı….Albüm 2 Cd ve de 23 şarkıdan oluşmakta..
Albümün en önemli özelliği Judas Priest’in tarihindeki ilk konsept albüm olması, ünlü kahin ve de astrolog Nostradamus’un hayatından yola çıkarak hazırladıkları bu albümde Judas Priest pekte alışık olmadığımız bir yapıyla oluşturmuş şarkılarını…Daha ağır ,epik,destansı bir albüm var karşımızda.. klavye partisyonlarının da bu tarz sebebiyle parçalarda fazlaca yer aldığını da belirtelim…bildiğimiz o Judas Priest’in olmazsa olmazları “Hız, güç ve enerji” fazla yok bu albümde…bunun nedenin sadece konsept bir albüm oluşu ve de işlediği konunun geçti yüzyılın gotik havasından mı kaynaklı bunu ileriki Judas albümlerinde göreceğiz…
Albüm Dawn of creation isminde bir introyla başlıyor…albümün genel havasını özetler nitelikte… ağır tempoda ve de oldukça karanlık bir hava eşliğinde ilerliyor..
Prophecy ile o karabulutlar birden dağılıyor…klasik Judas Priest havasına yakın bir şarkı bu..fakat albümün geneline işlemiş olan atmosferik yapı bu şarkıda da var…
Ardından bir outro niteliğindeki Awakening çıkıyor karşımıza bir geçiş şarkısı olduğundan fazlaca kısa tutulmuş ,
Revelations başlayınca işte bu diyoruz, albümün en iyi şarkılarından biri çalıyor…gerek vokali gerekse gitar sololarıyla ve de ölçülü klavye kullanımıyla fazlaca iyi bir çalışma… kasik Judas priest müziğine en yakın çalışma bu albümdeki.. arada giren yer yer klasik gitar tınıları da şarkının süprizi…
Bir sonraki şarkı The four horsemen yine bir outro niteliğinde..klavyenin ön planda olduğu ve de bayan vokalin Halford’a eşlik ettiği senfonik bir geçiş şarkısı.
Ardından albümün ilk klibinin de çekildiği War şarkısıyla tekrar dünyaya dönüyoruz…ağır havasıyla ve de ortasındaki savaş efektleriyle ufakta olsa Blind Guardian’ın Nightfall in Middle Earth albümünü hatırlatıyor…
Sand of Time ile tekrar duruluyoruz bütün outrolarında olduğu gibi..klavye altyapılı bir geçiş şarkısı ..
Pestilence and plague albümün en ilginç şarkılarından..gerek Latince sözlerinden gerekse vokallerinden …fazlaca değişik olmuş kanımca….
Çan sesleriyle başlayan Death şarkısı geliyor ardından ..haggardı andıran epik havası ve de ağır temposuyla farklı Judas Priest tanımımızı doğrulayan nitelikte bir parça...
Peace outrosu durağan yapısıyla bizi Conqueste hazırlayacak diye beklerken hiçte öyle olmadığını Conquest şarkısı başlayınca anlıyoruz…Sololarıyla ve de Halford’un muhteşem vokaliyle bezeli görkemli bir yapıt…albümün en iyilerinden…
…“conquest and fire
we will be strong
days of desire
making us stronger”…
Lost love başladığında ufak çapta bir flashback yaşıyoruz …Judasın efsanevi Before The Dawn şarkısını dinliyormuş hissine kapılıyoruz …ve bu hissiyatla şarkıyı bitirirken sanki o yıllara gidiyor geliyoruz..gidiyor geliyoruz…albümün genelinde olmayan “ballad” havası bu şarkıda fazlasıyla var.
İlk CD’nin son şarkısı Persecution fazlaca Iced Earth’ün Burnt Offerings albümündeki karanlık şarkıları anımsatıyor bize…birden kesilen ve de sadece klavyenin yer aldığı bölümler dahil…albümün öne çıkanlarından.…
Albümün ikinci bölümü Solitude introsuyla açılıyor…klavyenin hakim olduğu bir giriş…
Ardından Exiled başlıyor…Halford’un hüzünlü ve yoğun vokaliyle ön plana çıkıyor…pek alışık olmadığımız şekilde ilerliyor parça…değişik bir Judas hali yine…
Alone’un girişi ben iyi bir şarkıyım dercesine başlıyor…Halford’un inanılmaz girişiyle iş çığrından çıkıyor… Halford’un aradaki çığlıkları Eric Adams’ı hatırlatmıyor değil…karanlık, depresif ama albümün önemli parçalarından…
Shadows in the flame akustik gitarlarla ilerleyen bir başka outro…
Visions parçası kulaklarımızda yankılanırken bildiğimiz Judas Priest’e en yakın şarkılardan birinin çaldığını anlıyoruz… Can alıcı soloları..Halford’un muhteşem sesiyle hayat bulan bir visions…albümün en iyilerinden bu da….
2.09 luk süresiyle Hope başladığında tekrar duruluyoruz….bayan vokallerin eşliğinde Halford’u dinliyoruz…dinginliğinden başımız dönüyor…devamında gelen New beginnings’in Hope’tan kalır yanı yok…Huşu içerisinde dinliyoruz…
Calm before the storm outrosu bu dinginliği devam ettiriyor sadece…Fakat ardından gelen albüme ismini vermiş Nostradamus parçasıyla her şey bir anda değişiyor…gümbür gümbür giriyor Judas,Nostradamus nakaratlarıyla…Epik havadan kurtulup fazlasıyla Power Metal öğelerinin kullanıldığı bir parça olmuş.. Kendinizi bir anda Helloween ya da Gamma Ray dinliyormuş gibi hissediyorsunuz… kısacası çok iyi bir şarkı Nostradamus…
Geliyoruz albümün kapanış parçasına adını veren Future of mankind’e..albümün kapanış parçası olması sebebiyle en uzun şarkısı…Destansı ,epik havasıyla giden albümün genelini yansıtan, tamda bu tarz komplike ve de konsept albümlerinin sonuna yakışan bir parça olmuş Future of mankind…albümün göze çarpan parçalarından….
Sonuç olarak Judas Priest pekte kendi kulvarında olmayan bir tarzda yapmış bu albümü..Asla bir Defenders Of The Faith ya da Painkiller tadında bir şey beklemeyin bu albümde…o gözle dinlerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız…Judas Priest’in tamamen farklı bir konsepte yapmış olduğu ilk ve tek albüm olacak Nostradamus belkide… ilk konsept albüm denemeleri olmasına karşın oldukça iyi bir çalışmaya imza atmış Judas…bize de keyifle dinlemek düşer diyorum…,Başucu albümlerimizden biri olmayacak ama en az diğer konsept albümler kadar önemli olacak bizim için… 30 senesinden fazlasını bu müziğe adamış hayatlara bir saygı niteliğinde duracak gözümüzde…


Murat Uyanık
Not:Bu yazı Şehir Rock dergisinin yeni sayısında da yayınlanmıştır...


Krotki Film O Milosci Filmine Sinematografik Bir Bakış



KROTKI FILM O MILOSCİ(1988)
Yön: KRYSZTOF KIESLOWSKI


Anlatı Yapısı:

Krotki Film o Milosci, senaryosu Krysztof Kieslowski ve Krysztof Piesiewicz tarafından yazılmış, 1988 yılında Krysztof Kieslowski tarafından çekilen Polonya yapımı bir filmdir. Bu film yönetmenin Dekolog serisi için çektiği altıncı filmdir. Tomek adındaki bir gencin karşı apartmanındaki komşusu olan, kendinden yaşça büyük Magda’ya karşı tutkulu aşkı anlatılmaktadır.

1.Sergileme:

Film, son sahneden bir planın kısa bir görüntüsüyle açılır. Bandajlanmış bir bilek ve o bileği tutmak isteyen bir el gösterilir ve bu kareden sonra Tomek’i yatarken görürüz. Bu görüntü, ileriki dakikalarda bize filmin sonuyla ilgili ipucu verir. Tomek bir yerden teleskop çalar ve o teleskopla karşı binada oturan kadını gözetlemeye başlar. Daha sonra kadın bir gün Tomek’in çalıştığı postaneye gelir. Havale için haber geldiğini söyler ama para gelmemiştir. Tomek kadının evini her gün izlemeye devam eder. Tomek kadının evinde olan her şeye tanık olur. Evine gelen erkekleri, kadının onlarla ilişkilerini ve yaptıklarını gözünü kırpmadan izler. Kadının evine gelen erkeklerle sevişmeye başladığını görünce onu engelleyebilecek numaralara başvurur. Sonra bir gün kadını markette iki günde bir gelen sütlerden şikâyetçi olurken görür. Bunun üzerine kadını görebilmek için markete giderek süt dağıtımı yapmak isteğini söyler. Bir gece kadının eve gelip ağladığını görür ve bundan çok etkilenir. Ertesi sabah süt dağıtımına giderken kadının posta kutusuna ikinci bir haber kâğıdı atar. Kadın bunun üzerine postaneye tekrar gelir ve yine paranın gelmediğini duyunca çok sinirlenir. Postane müdürüyle kavga ederek oradan ayrılır. Tomek, kadının peşinden gider ve ona haber kâğıdını onu görebilmek için kendinin attığını söyler. Kadın şaşırır ve uzaklaşır ama Tomek kadının arkasından dün gece ağlıyordun diye seslenince kadın geri gelir ve nasıl bildiğini sorar. Tomek de onu gözetlediğini söyler. Kadın sinirlenir ve onu iter.

2.Çatışma:

Kadın eve gelir ve camdan dikkatlice etrafına bakınır. Yatağını dışarıdan görülebilecek bir konuma getirir ve telefonu eline alarak cam doğru gösterir. Bunun üzerine Tomek kadını arar ve kadın da yatağının yerini onun için değiştirdiğini söyleyerek iyi eğlenceler diler. Daha sonra eve gelen erkekle sevişirken onları karşı apartman izleyen birinin olduğunu söyler. Adam da dışarı çıkarak apartmanın önünde bağırmaya başlar. Tomek de aşağı iner ve adam ona yumruk atar. Ertesi gün Tomek süt dağıtırken kadın kapıyı açar, onu içeri davet eder ama Tomek kabul etmez. Kadın ısrarla onu neden gözetlediğini sorar, Tomek de onu sevdiğini söyler. Kadın ise ondan ne istediğini sorar onunla sevişmek isteyip istemediğini sorar. Tomek ise hiç bir şey istemediğini söyler ve uzaklaşır. Sonra tekrar kadının kapısına gider ve onu dondurma yemeye davet eder. Kadın kabul eder. Filmin ana çatışması gerçek aşkın olduğuna inancını yitirmiş, monoton bir hayatın gidişatına kendini bırakmış Magda ile henüz çok genç olan ve tutkulu bir aşkın peşinde koşarak gerçekçi bir şeyler yaşamak isteyen Tomek arasında oluşturulmaktadır. Tomek, Magda’ya aşkının gerçek olduğunu anlatmaya çalışması ve Magda’nın da böyle bir şey olamayacağını savunması film boyunca ikisi arasındaki çatışmayı sürdürmektedir.

3.Gelişme:

Tomek ve Magda bir kafede buluşurlar. Orada sohbet etmeye başlarlar. Magda, Tomek’e, ona gelen bir adamı hatırlayıp hatırlamadığını sorar. Tomek de hatırlar. Magda, o adamın gittiğini ve bir daha gelmediğini söyler. Tomek de Magda’ya onun gönderdiğini bilmediği, çaldığı mektuplarını verir. Magda bunun üzerine önce sinirlense de sonra sohbete devam eder. Tomek ona Suriye’de Birleşmiş Milletler Gücü’nde olan arkadaşından bahseder ve o arkadaşının annesiyle kaldığını söyler. Kendisinden önce arkadaşının da onu gözetlediğini söyler. Sohbet sırasında Magda, Tomek’in elini tutar ve onu okşamasını söyler. Tomek çok heyecanlanır. Birlikte çıkarlar. Otobüsü gören Magda, otobüsü yakalarlarsa Tomek’in, evine gelebileceğini, kaçırırlarsa gelemeyeceğini söyler. Koşarlar ve otobüsü yakalarlar. Magda’nın evine giderler. Tomek, orada Magda’ya içinde kar taneleri uçuşan bir küre verir. Magda ise kendisinin iyi biri olmadığını ve böyle bir hatırayı ona vermesinin saçma olduğunu söyler. Tomek, önemli olmadığını ve onu sevdiğini söyler. Bu sırada Tomek’in evinde kaldığı arkadaşının annesi Tomek’in odasından teleskopla Magda’nın evine bakar ve evde olup biteni gözetler. Magda Tomek’in eve gelen erkeklerle neler yaptığını izleyip izlemediğini sorar. Tomek, önceleri izlediğini ama artık izlemediğini söyler. Magda, kendisinin neler yaptığını sorar. Tomek de anlatır. Magda, Tomek’e yakınlaşır ve ona dokunmaya başlar. Ondan da kendisine dokunmasını ister. Dokunmaya başlayan Tomek heyecanlanır ve titremeye başlar, daha fazla ileri gidemez. Magda, “Bu kadar kısa demek aşk işte…” diyerek onu aşağılar. Bunun üzerine Tomek, hızla evi terk eder. Bu sahneden sonra Tomek, filmin doruk noktasına yaklaşır.

4.Doruk Noktası:

Tomek, eve gider. Magda, Tomek’in camdan tekrar onu gözetleyeceğini düşündüğünden onun dikkatini çekmeye çalışır. Küçük bir dürbünle onun odasına bakar. Telefonu göstererek aramasını bekler. Bir kâğıda yazı yazarak camdan gösterir ancak Tomek’den hiçbir tepki gelmez. Tomek, banyoda bir kaba su doldurur. Jiletleri çıkarır ve bileklerini keserek ellerini o kaba sokar. Kap kan içinde kalır ve Tomek bayılır. Filmin bu noktasında doruk noktasına ulaşılır.

5.Sonuç:

Magda pencereden dışarı bakarken Tomek’in yanında kaldığı kadını görür ve endişelenerek evine gider. Kadın, ona Tomek’in odasını gösterir, kendisine aşık olduğunu ve hastanede olduğunu söyler. Magda onu görmek istediğini söyleyince, kadın yanına gitmemesini söyler. Magda, Tomek’in ismini kadından öğrenir. Eve gider ve endişeleri artar. Ertesi gün meraklanıp Tomek’in çalıştığı postaneye gider. Oradaki bir postacıdan Tomek’in bileklerini kestiğini öğrenir. Bir gece Magda’nın telefonu çalar. Ses gelmeyince Tomek’in aradığını zanneder. Onu çok merak ettiğini söyler. Ama onun olmadığını anlayınca yine umutsuzluğa kapılır. Sabah olduğunda kadının Tomek’in yerine süt dağıttığını duyar ve kapıyı açar, Tomek’i sorar ama kadın dönmesine rağmen dönmediğini söyler. Magda’nın umutsuzluğu iyice artar. Her gün camdan dürbünle Tomek’in odasına bakar. Bir akşam Tomek’in geldiğini görür ve hemen evine gider. Odasına girer. Tomek’in uyuduğunu görür. Yanına yaklaşır ve Tomek’in bileğini tutmak için uzanır. Kadın Magda’nın elini tutarak buna izin vermez. Bu, filmin en başında gördüğümüz karedir. Daha sonra Magda, Tomek’in teleskopundan kendi evine bakar. Evde kendisini, Tomek’in onu ağladığı gece gördüğü gibi görür. Ancak bu sefer Magda ağlarken omzuna bir el dokunur ve bu elin sahibi Tomek’tir. Magda bunu gördükten sonra tebessüm eder ve gözlerini kapatır. Film burada son bulur.

6.Ana Karakterler:

Filmin ana karakterleri Tomek ve Magda’dır. Tomek, 19 yaşında postanede çalışan bir memurdur. Postane ve ev arasında sıradan bir yaşantıya sahip gibi görünse de, üzerinden atamadığı takıntılı ruh hali onun hayatını yönlendiren bir role bürünür. Karşı apartmanda oturan Magda’ya duyduğu tutku dolu aşk onun yaşamında büyük bir yer kaplamaya başlar. Sürekli teleskopla onu izler ve onun hayatıyla ilgili her şeyi takip eder. Bu durum onun yalnız ve içe kapanık bir genç oluşunda büyük bir etkiye sahiptir. Sosyal hayatı yok denecek kadar azdır. Arkadaş çevresi ise yoktur. Postanede çalıştığı vakitlerde bile Magda’yı görebilmek için yaptıkları onun ne kadar bağımlı bir hale geldiğini gösterir. Evdeki yaşantısında ise Suriye’deki arkadaşının annesinden başka kimse yoktur. Bu kadınla olan ilişkisi sınırlı düzeydedir. Hayatında en büyük yeri, Magda ile arasında köprü vazifesine gören ve bu bağı devamlı kılan tek araç olan teleskopu kaplamaktadır.
Filmin bir diğer ana karakteri Magda’dır . Magda, otuzlu yaşların ortalarında güzel ve bakımlı bir kadındır. Magda, ressamdır. Magda’nın evine sürekli gelip giden farklı erkekler vardır. Bu kişilerle ilişkileri seksten öteye gitmeyen Magda, aşk denen bir şeyin varlığına olan inancını yitirmiştir. Aşkın sadece seks için uydurulmuş bir kılıf olduğunu ve gerçekten hissederek bunu kimsenin yaşayamayacağını düşünür. Bu yüzden Magda ilişkilerini bencilce yaşar ve kimseye karşı aşk ve sevgi duyamaz. Tomek ile karşılaşmasında da aşka bu yönden bakıyor olması onun Tomek’i anlamasını zorlaştırır ve aralarındaki mesafeyi arttırır.

7.Yan Karakterler:

Filmdeki en önemli yan karakter Tomek’in yanında kaldığı arkadaşının annesidir. Bu kadın, Tomek’in hayatının en yakın tanığıdır. Yaşlı olduğu için sakin ve durağan bir yaşam sürdür. Çoğunlukla evdedir ve oğlundan gelen bir mektupla bile mutlu olabilmektedir. Oğlu uzaktadır ve Tomek’i oğlu yerine koyduğu için ona çok değer verir. Bu nedenle Tomek’in Magda yüzünden düştüğü duruma çok üzülür. Magda’nın Tomek’ten uzak durmasını ister. Ona aşık olduğu için yanlış bir seçim yaptığını düşünür. Tomek hastanedeyken Magda ile girdiği diyaloglarda bunu açıkça gösterir.

8.Tema:

Filmin ana teması; günümüzde çıkar dolu ilişkiler yüzünden beklentilerin sürekli cinselliğin etrafında gelişmesi ve bencilliğin bu ilişkilerde ön planda olması, gerçek aşkı ve sevgiyi çıkarsız ve beklentisiz yaşayan insanların varlığının yok sayılmasına neden olmasıdır. İlişkilerinde hep bu yönde olumsuzlukları barındıran insanların, salt sevgi duyan insanları anlayamaması ve onları bu yüzden küçük görmesi de temada işlenmektedir. Filmin yan teması da; insanların bir şeyleri kaybettikten sonra değerini anlasalar da aslında kaybedilenlerin kendi görmek istediklerinden başka bir şey olmadığıdır. Filmin sonunda Magda’nın yaşadığı da budur. Tomek’in gözünden kendini görür; onun yanında olduğunu görünce kendini iyi hisseder ve aslında bunu kendisinin de istediğini anlar.

Sinematografi
1.Kamera Hareketleri


Filmde çoğunluklu olarak çevrinme ve kaydırma hareketleri görülür. Filmin açılış sahnesinden itibaren karakterlerin hareketine bağlı olarak takibe dayalı çevrinme ya da kaydırma hareketleri kullanılmıştır. Bunların dışında kamerada fazla hareket görülmez durağanlık söz konusudur. Kieslowski, Tomek’in Magda’yı gözetlediği sahnelerde optik kaydırma hareketine başvurmuştur. Tomek’in gözünden Magda’nın evini izleyicilere gösterebilmek için onun teleskopla yaptığı tüm hareketi kamera da yapar. Teleskop kullanmadan eve baktığı sahnelerde ev uzaktan çekilirken, teleskopa gözünü dayadığında kamera zoom-in hareketiyle eve yaklaşır ve Magda’yı evin içinde daha yakından görürüz. Ayrıca Magda evin içinde dolaşırken kamera onu sağa ve sola çevrinme hareketleriyle takip eder. Bu takip hareketlerine bağlı olarak, kameranın kombine hareketleri de mevcuttur. Örneğin bir karakter sağa doğru yürürken eğildiğinde, kamera da sağa çevrinme ve aşağı kaydırma yapar. Böylece karakterlerin hareketlerinin izleyicilere tümüyle gösterilmesinin amaçlandığını anlarız. Filmde göze çarpan en hareketli sahne, Tomek’in Magda’ya dondurma yemeyi teklif ettikten sonra Magda’nın kabul etmesi üzerine süt arabasıyla sokakta hızla döndüğü sahnedir. Burada kamera ark hareketiyle kendi etrafında dönmektedir ve Tomek’i takip etmektedir. Yönetmen, Tomek’in sevincini bu yolla seyirciye göstermiştir. Tomek ve Magda’nın kafedeki karşılıklı konuşmalarında kamera genelde durağan iken konuşmanın etkilerine göre kaydırma hareketleri de vardır. Yapılan kaydırma hareketleri konuşma sırasında karakterlerin ifadeleri daha yakından göstermeyi sağlar. Bazı sahnelerde karakterleri ne yaptığını izleyiciye hemen göstermek yerine, karakterlerin arkalarından önlerine doğru yapılan kaydırma hareketleriyle kamera hareketinin son bulduğu noktada göstermek tercih edilmiştir.

2.Çekim Ölçekleri:

Kieslowski, filmde daha çok göğüs çekim, omuz çekim, baş çekim ve ayrıntı çekim gibi yakın ölçeklere yer vermiştir. Bunun sebebi karakterlerin hissettikleri dış dünyadan ayrı tutarak bire bir izleyiciye göstermek istemesidir. Özellikle Tomek’in sahnelerinde baş çekim ve omuz çekim çok fazla kullanılmıştır. Onun aşkını ve tutkusunu bakışlarındaki hüznü ve yalnızlığını kanıtlamak için kamerayı yakın tutmayı tercih etmiştir. Magda’nın evinin gözetlendiği sahnelerde kamera genel çekimden boy çekime doğru yaklaşarak Tomek’in gözünden Magda’yı gösterir. Bazı durumlarda Magda’nın hareketlerine dikkat çekmek için ölçek daha da küçülür ve diz ve bel çekime kadar düşer. Tomek’in evinde kaldığı kadınla ilişkisi diz ve boy çekim gibi orta ölçeklerle gösterilir. Tomek’in kendinle ve teleskopuyla baş başa kaldığı anların dışındaki zamanlarda yani kalabalıkta ve postanedeki yaşantısında dış dünyaya daha yakın durduğu zamanlar gösterildiğinden diz ve boy gibi genel çekimler kullanılmıştır. Tomek ve Magda’nın konuşmalarında omuz ve baş çekimlere yer verilmiştir. Böylece karakterlerin duygu geçişleri yakından izleyicileri de etkiler.

3.Mizansen
3.1.Çerçeveleme


Yönetmen, filmde çerçeveye çok fazla nesnenin girmesine izin vermez. Bunun nedenini duygu yoğunluklarının fazla olduğu bir film olmasına bağlayabiliriz. Yakın çerçeveler kullanıldığı için kişilerin bakışları ve mimikleri çerçevenin önemli noktalarını oluşturur. Tomek ve teleskop ikilisinin çerçeveye yerleştirilme şekilleri anlatılmak istenilene göre değişiklik gösterir. Bazı sahnelerde teleskopun işlevsel konumu ön planda olduğundan Tomek’in önüne geçer ve biz Tomek’i teleskop ardındaki bir kişi olarak görürüz. Ancak bazı sahnelerde de teleskopla gördüklerinin etkisini Tomek’in yüzünde yansıtabilmek adına Tomek’in yüzü ve bakışları çerçevede ön plana çıkar. Tomek ve Magda’nın apartmandaki konuşma sahnesinde çerçevede ikisini de arkadan ve karanlık görürüz, bu çerçevelemede aralarındaki konuşmanın gergin etkisi aktarılmıştır. Ön planda tutulmak istenen objeye bağlı olarak yapılan netlik değişimleri de çerçevelemedeki belirgin öğelerdendir. Bir sahnede ilk olarak önde duran bir nesne veya kişiyi net görürken hızlı bir şekilde arkadaki netsiz bölgeye yapılan netleme geçişleri dikkati o yöne çekmeyi başarır. Özellikle ikilinin kafede konuştuğu sahnede önce dikkatimizi çekmeyen ve net gösterilmeyen arka masada oturan çift, konuşma sırasında Magda’nın onları Tomek’e örnek göstermesiyle bir anda netlenir ve çiftin el ele olduğunu anlarız. Bu tür geçişler i Tomek’in teleskopla gözetleme sahnelerinde de görürüz. Kieslowski, Tomek’in kendine zarar verdiği sahnelerde; makasla elini kestiği ve bileklerini kestiği sahnelerde, kesme kısmını çerçeve içine sokmaz bunu Tomek’in yüzüyle anlatmayı tercih eder ancak sonrasında kan göstermekten çekinmez. Makasla elini kestiği sahnede Tomek kanayan parmağını emer ve bunu çerçevede kullanır. Bileklerini kestiğinde de önce Tomek’in acı çektiği yüzüyle gösterilir sonrasında ise elleri su dolu bir kapta beklerken bir anda su kırmızıya döner. Böyle bir çerçeve sunmasının nedeni izleyiciyi çok fazla rahatsız etmeden Tomek’in çaresiz kalışını göstermek istemesidir. Filmde kamera açılandırması genellikle göz düzeyinde yapılmıştır. Bunun dışında camdan aşağı ya da yukarı bakılan planlarda kamera üst ya da alt açı yaparak çerçevelendirme yapılmıştır. Bu da gerçekçiliği arttırmak ve öznel bakışı sunmak için kullanılmıştır.

3.2.Aydınlatma:

Film, genelinde karanlık ve kasvet ön planda olduğundan aydınlatmada yoğunluk ve parlıklık yoktur. İç mekânda geçen sahnelerin çoğunluğu akşamdır. Tomek odasında yalnızca masa lambasını kullanır bu nedenle Tomek’in yüzünde gölgeler vardır. Yönetmenin Tomek’i bu kadar karanlık göstermesinin nedeni onun yalnız ve hüzünlü anlarını aktarmak istemesidir. Magda’nın evi ise Tomek’e göre daha aydınlıktır ancak yine de çok parlak değildir. Kırmızıların ağırlıklı olduğu evde renklerin canlılığı dikkat çeker. Tomek ve Magda’nın apartmanda konuştuğu sahnede suliet aydınlatma kullanılmıştır. Pencereden gelen ışık karakterlerin karanlıkta kalmasını sağlayarak, diyalogu ön plana çıkarmıştır. Karakterler yakın çekimle gösterilirken yüzlerinin bir kısmı gölgede kalacak şekilde aydınlatma yapılmıştır. Buna tüm karakterlerin yüzünde rastlarız. Karakterlerin tam olarak aydınlıkta olduğu görüntüler, gündüz sahnelerindeki dış çekimlerde vardır.

3.3. Dekor ve Kostüm:

Film çoğunlukla iki apartman arasında geçmektedir. Tomek’in odası ve Magda’nın evi belirgin mekânlardır. Tomek’in odası sade döşenmiştir. Magda’nın evinde de onun kişiliğini yansıtan nesnelere yer verilmiştir. Duvarlarında ressam olduğu için yaptığı resimler asılıdır. Cinsellik arzusunu simgeleyen kırmızı bir yatak kullanılmıştır. Tomek’in yalın hayatını yansıtan yalın döşenmiş bir ev kullanılırken, Magda’nın özgür ve asi yaşantısını yansıtan daha karmaşık ve renkli döşenmiş bir ev kullanılmıştır. Tomek’in giysileri de evinde barınan yalınlığı yansıtır. Günlük kıyafetler giyer ancak Magda ile randevusuna giderken onu takım elbise içinde görürüz. Magda da kadınlığını ön planda tutan giysiler tercih edilmiştir. Topuklu ayakkabılar ve dekolte elbiseler onun kişiliğini yansıtan parçalar olarak gösterilir.

4.Kurgu:

Kieslowski, filmde kurgunun konunun üstüne çıkmasını istemediğinden sadeliğe başvurmuştur. Ani kesmelere ve hızlı geçişlere rastlanmaz. Genelde uzun planlar söz konusudur. Basit bir ifade biçimi olan kesme kurguya yer verir. Bunu da gerçekçi anlatımdan uzaklaşmamak için tercih etmiştir. Olayların sıralaması hikâyenin akışını bozmayacak şekilde arka arkaya getirilmiştir. Yalnızca başlangıç sahnesinde son sahneden bir görüntünün kullanılması dikkat çeker. Bu da sondan başlayan bir hikâye olarak görülmesine neden olur. Ancak izleyici bunu sonunda anlayabilir. Tomek’in Magda’yı gözetlediği sahnelerde Magda sevişmeye başladığı anda görüntü aniden kesilerek Tomek’in teleskopu bıraktığı sahneye geçilir. Böylece Tomek’in olanları görmek istemediği sert bir geçişle seyirciye aktarılır. Filmin sonunda Magda’nın kendini görmesi ve yüzündeki ifadenin kameranın iyice yaklaştırılarak gösterilmesinden sonra kararma yapılır ve film biter.

5.Ses:

Krotki Film o Milosci, konuşmaların çok fazla yoğun olduğu bir film olmamasına rağmen diyaloglarda seçilen cümleler, tüm karakterlerin içinden geçen duyguları izleyiciye kolaylıkla anlatmayı başarır. Tomek’in tutkulu aşkını ve Magda’nın aşkı umursamaz saplantılı ilişkili görüşü; apartmanda geçen konuşmalarında tam anlamıyla özetlenir. Magda, Tomek’e kendisinden ne istediğini sorar, onu öpmek mi yatmak mı yoksa geziye gitmek mi istediğini sorar. Tomek bunlara hayır diye cevap verir. Magda anlayamaz ve tekrar ne istediğini sorar, Tomek ise hiç bir şey diye yanıt verir. Bu onun ne kadar çıkarsız ve beklentisiz bir aşk duyduğunu anlatır. Ayrıca; Magda’nın evinde Magda “Ben iyi biri değilim.” sözlerinin üstüne Tomek, “Mühim değil, ben seni seviyorum.” diyerek karşılık verir. Filmde kullanılan karmaşık sesler yoktur. Ortam seslerini ve sessizliğin sesini filmde hakim olan sesler olarak görebiliriz. Film boyunca tek bir melodi kullanılmıştır. Zbigniew Preisner’in klasik müziğinden bir parça sözsüz olarak filme birçok yerde eşlik eder. Bu filmin hüzünlü havasını ayakta tutan bir öğedir.


SiyahEvren


Robert De Niro


Robert De Niro, sinema tarihinin en iyi oyuncularından biri olarak gösterilir. Amerikalı oyuncu 1943 yılında New York’ta doğmuştur. Büyük oyunculuk yeteneğine baktığımızda sanatçı bir ailenin çocuğu olduğunu anlamamız zor değildir. Annesi ressam, babası da şair, ressam ve heykeltıraştır. Çocukluk yıllarında utangaç ve içe kapanık olan De Niro, bu yapısını oynadığı filmlerle değiştirmeyi başarmıştır. Ancak buna rağmen yaptığı işleri anlatmak ve kendini sergilemekten her zaman kaçınır. Daha çok sessiz kalmayı ve dinlemeyi tercih eder.
De Niro, 16 yaşında oyuncu olmaya karar verir. Bu tercihiyle anne ve babasının seçtiği yoldan gitmeyeceğini ortaya koyar. Öncelikle küçük oyun atölyelerinde bazı tiyatro oyunlarında rol almaya başlar. De Niro, bu sayede Lee Strasberg'in dikkatini çeker ve en yetenekli oyuncuların kabul edildiği Actors Studıo'sunda oyunculuk eğitimine devam eder. Bu durum onun Broadway’e ulaşmasında bir köprü vazifesi görür. Başlarda küçük çaplı müzikallerde ve tiyatro oyunlarında yer alır. Daha sonra ise ünlü oyuncularla beraber oyunlarda boy göstermeye başlar. Broadway hayalinden sonra sıra sinemaya gelir. Sinema serüvenine atılmasının çok doğru bir karar olduğunu, üstün oyunculuk performansıyla herkese göstermeyi başarır.
Robert De Niro, kamera karşısına ilk olarak Manhattan'da Üç Oda filminde geçmiştir. Bir taksi şoförünü canlandırdığı filmde 1-2 dakika görülmektedir. İlk önemli rolünü de Brian De Palma’nın 1968 yapımı olan “Greetings” filminde oynamıştır. De Niro bu filmden sonra birçok filmde rol almaya devam etmiştir. Filmlerdeki yeri ne olursa olsun yeteneği sayesinde kendini belli etmeyi başarmıştır.
Robert De Niro’nun Martin Scorsese ile buluşması 1973 yılında Mean Streets filmiyle olmuştur. Bu filmde De Niro, New York’un İtalyan mahallesinde yaşayan baş belası serseri Johnny Boy’u canlandırmıştır. Filmin başrol oyuncusu Charlie karakterine hayat veren Harvey Keitel olmasına rağmen filmin unutulmaz olmasını sağlayan en büyük etkenlerden biri De Niro’nun Johnny karakterinin dengesizliğini ve psikopatlığını inandırıcı bir şekilde seyirciye aktarmasıdır. Bu karakter küçük işlerle uğraşan gangster bozuntusu, itici ve zayıf karakterli bir gençtir. Bu durumu izleyiciye klişe tarzlardan tümüyle uzakta, şaşırtıcı bir derinlik ve inandırıcılık duygusuyla yansıtmayı başarmıştır.

Bu inandırıcılık De Niro’nun gerçekten orada yaşayan bir serseri olarak düşünülmesine bile neden olur. Bu film ile sinema dünyasında adını duyurmayı başaran De Niro, 1974 yılında Godfather:Part II filminde soluklandırdığı Vito Carleone karakteriyle adını akıllara kazımayı başarmıştır. Kariyerinin çıkışa geçtiğe bu dönemde Vito Carleone’nin gençliğini canlandırmak gibi zor bir iş için kollarını sıvamıştı bu filmde De Niro… İlk filmde Marlon Brando’nun oynadığı bu karakteri oynamanın zorlukları arasında İtalyanca konuşmak olduğu gibi; Vito Carleone’nin sessiz ancak zeki ve cesur davranışlarla mafya dünyasındaki yükselişini sergilemesi de oldukça güç taraflarından biriydi. Bu rolde De Niro’ya büyük avantaj sağlayan en önemli unsur beden dilini ve mimiklerini ustaca kullanmasıdır. Metot oyunculuğunu benimsediği bu filme hazırlanırken bir süre Sicilya’da yaşayarak lehçe ile ilgili yaptığı çalışmalardan da anlaşılmaktadır. Bu filmdeki başarısı sayesinde ilk Oscar’ına sahip olmuştur. Godfather’dan sonra yolu iyice açılan De Niro, Martin Scorsese ile bir kez daha bir araya gelerek Taxi Driver filmine can vermiştir. 1976 yılında çekilen bu filmde De Niro, Travis Bickle karakterine tamamiyle bürünmüştür. Metot oyunculuğunu bu filmden önce yaptığı hazırlıklarla da sergilemiştir. Rolüne kendini adamak için bir ay boyunca taksi şoförlüğü yapmış ve gerçek anlamda tüm olanı biteni gözlemleyerek Travis karakterinin zihinlere kazınmasını sağlamıştır. Sinema tarihinin unutulmaz filmlerdinden biri olması, De Niro oyunculuğunun filmin en ücra köşelerine dahi sinmiş olmasından kaynaklanır. Vietnam gazisi bir adamdır De Niro Taxi Driver’da. Geceleri uyku problemi yüzünden taksi şoförlüğü yaparak kendi içsel yolculuğunda farkına vardığı tüm gerçekleri hissederek seyircide akıl almaz bir etki yaratır. Travis’in ayna karşısında kendisini tehtid ederek defalarca “Are you talking to me?” sorusuyla kendini yüzleştirdiği sahne, sinema tarihinden silinmesi mümkün olmayan sahnelerden birisi olarak yerini sağlamlaştırmıştır. Bu sahnenin bu kadar yüksek bir seviyeye erişmesinde Robert De Niro’nun oyunculuk performansı tek neden olarak gösterilebilir. De Niro, yüzündeki ifadeyle intikam alma hırsını yansıtmış ve beden diliyle de içindeki şiddeti dışa vurmuştur. Bakışlarındaki donukluk sayesinde o ruh halindeki bir insanın kendisiyle karşı karşıya geldiğinde hissettiklerini gerçekçi bir şekilde izleyiciye de hissettirmiştir. Ayrıca Travis’in randevu evini bastığı sahnede şiddet ve öfke dolu bakışlarla can bulan vahşilik, karakterle çok iyi bütünleşerek sahnenin izleyicilerin nefeslerini tutarak beklemelerine yol açmıştır. De Niro’nun Oscar’a en iyi erkek oyuncu dalında adaylığının sonucunda bu ödülü alamamış olması büyük bir şaşkınlık yaratsa da filmin başarısından bir şeyler eksiltmediği bir gerçektir. Film öncesinde Martin Scorsese ve Robert De Niro arasında geçen bir konuşmada; Robert De Niro, Taxi Driver’da yorumlayacağı karakterin hangi hayvana benzediğini sormuş; Martin Scorsese ona “Neden bir kaplan olmasın?”
yanıtını vermiştir. O ise “Hayır; daha çok bir kurt gibi, daima gözetleyen, bekleyip fırsat kollayan biri,” diye cevap vermiştir. Ve bunu söyledikten sonra kurtları izlemek için hayvanat bahçesine gitmiştir. Martin Scorsese bu davranışını çok beğenerek oyunculardan çok şey beklediğini ifade etmiştir. Buradan da anlayacağımız gibi De Niro oyunculuğunu filmle sınırlandırmadan tüm hayatına taşımayı amaç edinmiş birisidir. Kullandığı metotların faydasını görebilmek adına tüm yolları zorlamaktan kaçınmadan karakterlerini filme en uygun şekilde yorumlar. Taxi Driver’dan sonra Martin Scorsese ve Robert De Niro iş birliği 1977’de çekilen New York, New York filmiyle devam eder. Martin Scorsese’nin ilk büyük başarısızlığı olsa da bu filmde de De Niro’nun performansı göz ardı edilemez. Müzikal türündeki New York, New York filminde, De Niro, Jimmy Doyle adındaki hareketli, çapkın ve inatçı bir saksafoncuyu oynar. Film için saksafon çalmayı öğrenen De Niro, olabildiğince doğal oyunculuğuyla karakterin değişken ruh halini izleyicilere sunmuş ve saksafon çaldığı sahnelerin inandırıcılığını arttırmayı başarmıştır. New York, New York’tan sonra 1978 yılında The Deer Hunter filminde Micheal rolünü üstlenmiştir. Burada Vietnam savaşından sonra yaşadığı ruhsal çöküntülerin hayatına yansımasına engel olamayan bir çelik işçisiydi bu kez De Niro. Uzun ve konuşmasız sahnelerde kullandığı mimikleri ve hareketleriyle yaşadığı travmayı tam anlamıyla gösterdiğinden izlerken karşımızdakinin bir oyuncu olduğunu bize unutturmuştur. Bu sayede filmin gerçeklikle bütünleşmemesi için hiçbir açık vermemiştir. Uzun soluklu sessiz sekansların dikkati dağıtmaktan çok soluksuz izlenmesi oyuncuya yüklenen çok şey olduğunun ispatıdır bir nevi. 1980 yılında Martin Scorsese, en iyi filmler arasında sağlam bir yere sahip olan Raging Bull’u çekti ve Jake La Motta karakterini de güvenilir oyuncusu Robert De Niro’nun ellerine bıraktı. Bu rol için De Niro’nun yaptığı hazırlıklar arasında en belirgin olanı kuşkusuz kısa bir sürede 27 kilo alması olmuştur. O, karakterin gerçeğine uygun bir görünümde canlandırılması gerektiğini düşündüğünden bu tür hazırlıklardan hiçbir zaman kaçınmamıştır. Ayrıca film için boks dersleri alarak ringdeki duruşunu güçlendirmiştir. Rakipleri karşısındaki sinir ve öfke dolu bakışları, izleyenlere gerçek bir boks maçının tadını vermektedir. Kıskanç, hırçın ve her daim öfke dolu bir adam olan Jake La Motta karakteri unutulmaz sahnelerde De Niro sayesinde hayat bulmuştur. Raging Bull’un unutulmazlarından olan dövüş sahnelerinde oyuncunun duruşları ve mazoşist tavırlarla dövülmeyi bekleyen bakışları hırs dolu bir boksçunun içendekileri anlamamıza yeter. Konuşmanın olmadığı en sakin sahnelerde bile karakterimizin içindeki kıskançlık krizleri ve öfkeli saldırgan duruşları diyalogla dahi anlatılamayacak kişilik hatlarını çizer. Jake La Motta’nın hapishanedeki sinir krizi sahnesinde de krizin doruklarda yansıtılması insanı dehşete düşüren bir durumla karşı karşıya bırakır. Ayrıca Jake La Motta karakterinin hızla çöküşüne sebep olan kıskançlık ve hırsını en iyi anlatan repliklerden biri olan; “Did you fuck my wife?” De Niro’nun ağzından dökülürken ifadelerindeki sakinlik ve durgunluk seyirciyi germekle kalmaz, bu çaresizce sorulan sorunun gerçekçi bir kimlikten geldiğine de inandırır. De Niro, Raging Bull ile bir kez daha Oscar’a aday gösterilmiş ve hak ettiği gibi almıştır. 1984 yılında Once Upon A Time America filmindeki David ‘Noodles’ Aaronson karakteriyle karşımıza çıkar Robert De Niro. Noodles, bütünleşmesi oldukça güç bir karakter olsa da bu filmde de kendini gösteren oyunculuk içe dönük olan karakteri yaşatmayı sağlamıştır. Daha sonraki dikkat çeken filmlerinde sırasıyla 1987’de Angel Heart filminde şeytan rolünü, The Untouchables’da da Al Copone’yi, 1990’da Goodfellas filminde Jimmy Conway adındaki gangsteri, 1991’de Cape Fear’da tecavüzle suçlanan psikopat ruhlu Max Cady’i, 1994’te Frankenstein filminde Frankestein’ın canavarını, 1995’te Heat filminde Neil McCauley karakterini canlandırmıştır. Robert De Niro, tüm filmlerinde olduğu gibi bu filmlerde de metot oyunculuğunun getirilerinden yararlanmıştır. Her film öncesinde karakterin gerektirdiği hazırlıkları usanmadan yapmış ve kamera karşısına geçerken hayat vereceği tüm kişiliklerin ruh haline bürünerek gerçi filmlerin oluşmasına katkı da bulunmuştur. Robert De Niro’nun oynadığı filmlerin geneline baktığımızda çoğu karakterin içe dönük ve sıyrılmış olduğunu görürüz. Bu sebeple filmlerindeki diyaloglardan çok kıpırtısız ve sessiz geçen sekanslar dikkat çeker. Kolay olanın tercih edilmesi yerine bu sessiz planlarda ortaya koyduğu bedensel ve ruhsal ifadeler her oyuncunun yapamayacağı türden bir oyunculuk anlayışını benimsediğinin ve kolaya kaçmadığının ispatıdır. Kendisiyle yapılan söyleşilerde de iletişimin her zaman sözcüklerle kurulmayacağını, durum ve koşullar neyi gerektiriyorsa o yönde oyunculuk sergilenmesi gerektiğini söyler. Ayrıca izleyicinin zekâsının da hor görülmemesi gerektiğinden yana olduğunu belirtir. Bazı sahnelerin diyaloga ihtiyaç duymadığını söyler; “Bazen bir sahnede karakterin öylece oturması gerekiyordur ve bu zaten birçok şeyi anlatmaya yeter.” der.
Robert De Niro’nun son dönem filmleri birçok eleştirmen tarafından olumsuz eleştirilere maruz kalsa da, yönetmenin sıradanlığa yöneldiği ve kendini körelttiği düşünceleri etrafta dolansa da De Niro bu yaklaşımlara olan tepkisi en net şekilde “Küçük rol yoktur; küçük aktör vardır.” sözleriyle cevaplamıştır. Buradan da onun oynadığı rolleri, ayırt etmeksizin, aynı çabayı göstererek benimsediğini göstermektedir.


SiyahEvren









Yeni Masal

sinir uçları arasında
dengede duran bir cambaz
-sopanın bir ucu
diğer ucuna kadar-
dikine

çünkü, pinokyo nezle
çünkü, rapunzel kel
çünkü, hansel ve gratel şeker hastası
çünkü, pamuk prenses'in cüce çocukları oldu


Ahmet Özcan

İsim Tamlaması

şehir çöplükleri
aç kuşlar

sabahın körü
sarılmış bilekler

aniden bir gürültü
ürperti

gölge
hep böyle

Ahmet Özcan

Quentin Tarantino


Amerikalı yönetmen,1963’te Tennesse’de doğdu. 15 yaşındayken oyuncu olmak için eğitimini yarım bıraktı. Altı yıl oyuncu olmak için dersler aldıktan sonra 1985’te video-film kasetleri satan bir dükkânda çalışmaya başladı. Bu süre içinde sürekli film izledi. Bir tiyatro ajansına girdi. Bu arada senaryolar yazmaya başladı. 1986’da film yapmaya karar verdi. “My Best Friend’s Birthday” adlı bu film yarım kaldı.1992’de “Reservoir Dogs” adlı ilk filmini çekti. Tarantino’nun 1993’te çekmiş olduğu “Pulp Fiction”adlı filmi 1994 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü kazandı.

Filmlerinde şiddet olgusunu bir iletişim aracı olarak kullanan Tarantino, şiddetin günlük hayatın bir parçası haline dönüştüğü, duyguların önemsenmediği bir dünya gösterir. Filmlerinden bazılarını Reservior Dogs (1992), Pulp Fiction (1993), Four Rooms (1996), Jackie Brown (199 ve Kill Bill (2003) olarak sıralayabiliriz.

Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction filmleri ile Tarantino sinemaya yenilikçi bakışını göstermiştir. Alışılagelmişin dışında sahneler ile sinema tarihindeki kült filmler arasına girmeyi başarmıştır bu filmler. Tarantino, Rezervuar Köpekleri’nde şiddet ve çatışmayı izleyiciye acımasızca göstererek sıradanlığın uzağında kalmaktan yana olduğunu kanıtlamıştır. Film, açılış sahnesinden itibaren izleyiciye olayların neresinden bakacağını açıkça göstermek yerine karmaşık kurgu ve olay dizilimleriyle, onların kafasını karıştırmayı amaçlamıştır. Tarantino sinemasında kendini gösteren en önemli noktalardan biri de şiddete açıkça yer vermesidir. Kan ve vahşetin gösterilmesinden kaçınmaz. Bunu Rezervuar Köpekleri filminde en belirgin şekilde, Bay Sarışın’ın polisin kulağını kestiği sahnede görebiliriz. Bu sahnede Bay Sarışın, rahat bir tavırla müzik eşliğinde dans ederek hangarda bağlı olan polisin etrafında dolaşır, ona işkence etmekten ne kadar zevk alacağından bahseder ve kulağını usturayla keser. Bu sahnede izleyiciyi asıl rahatsız eden Bay Sarışın’ın hareketleridir. Kesme anı izleyiciye gösterilmez ancak daha sonra Bay Sarışın’ın elinde polisin kulağı vardır ve o kulağa konuşur. Burada Tarantino’nun absürd yaklaşımına güleriz. Kan göstermekten de kaçınmamıştır. Tüm bunlar hangardaki klostrofobik etkiyi fazlasıyla hissetmemize neden olur. Buna rağmen şiddetin zevk veren yönleri izleyicilerce keşfedilmeye başlanır. Filmdeki diyaloglarda ironik bir dil kendini gösterir. Gerçekçi ve akıllıca oluşturulmuş karşılıklı konuşmalarda, eleştirel bir duruş da hissedilir. Tarantino, vahşeti çok sevdiğini ve şiddeti komik bulduğunu söyler. Anlattığı öykülerde şiddeti kullanmasının nedenini gerçek hayatın bir parçası olduğuna ve onu bu yüzden cezp ettiğine bağlar. Şiddetten hoşlanmayacak bir insanın olabileceğine inanmaz. Yaşadığımız dünyanın belirgin gerçeklerinin izleyiciye sunulması gerektiğini düşünür. Rezervuar Köpekleri filminde, ilk filmi olmasına rağmen görmek ve göstermek istediği ne varsa karşımıza getirmiştir Tarantino. Başlangıçtan sonuna kadar anlatımındaki tek düzelikten uzak duruş kafaları karıştırmayı başarır. Filmde geri dönüşlerle hikâye akmaya devam eder. Tarantino filmlerinde geri dönüşleri kullansa da geleneksel anlatıya ve klişelere de yer verir. Bunu özellikle yapar. Rezervuar Köpekleri, suç, hırsızlık, cinayet sineması alt türüne giren bir film olarak görülebilir. Tarantino sinemasını izlerken bu türde çekilen birçok filmden de sekanslar göz önüne gelir. Rezervuar Köpekleri filmiyle sinema dünyasına adım atan Tarantino şiddeti göstermeye ve hissettirmeye Pulp Fiction ile devam eder.

Pulp Fiction, iç içe geçmiş öyküleri doğrusal olmayan bir anlatım tekniğiyle sunar. Rezervuar Köpekleri’nde başvurduğu geri dönüş yöntemi burada da dikkat çeker ancak bu kez olaylar daha karmaşık bir çizgide yol alır. Yönetmen, izleyiciye önce cevapları verir, cevaplar ilk anda havada asılı kalsa da öykü ilerledikçe soruları da görmeye başlarız. Bu yöntem ile seyircinin ilgisini her daim uyanık tutmayı başarır. Film “pulp” kelimesinin tanımıyla açılır. Bu tanım; Pulp: “Yumuşak, nemli, şekilsiz bir kütle.” ve “Edebi değeri olmayan ve son halini almadan baskıya verilmiş dergi ya da kitap türü yayınlar.” olarak yapılmıştır. Tarantino da sinemasını ikinci tanıma yakın bulur. Birçok filminde de bu hava sezilir. Farklı anlatım türü ve sinematografisi de bu biçimini göstermede bir araçtır. Argo ve kirliliği hissettirmekten öte sakınmadan kullanır ancak izleyici bundan hoşlanmaya başlar. Beklentileri tersine çıkan her izleyicide olan filmden uzaklaşma duygusu Tarantino izleyicisinde değişim gösterir, beklentiler tersine çıktıkça akıllarda kalan klişelerden soğumaya başlar bu izleyici. Pulp Fiction filminin karakterleri film içinde sürekli yer değiştirir. İlk öyküde başkarakter olan biri diğer öyküde yan karakter oluverir. Bu durumda izleyici dikkatini tek bir öykü üzerinde tutamaz. Tüm öykünün içine sürüklenir. Vincent ve Jules’un sahnelerinde mizah ve argo fazlaca yer tutar. Aralarında geçen uzun diyaloglar bize Rezervuar Köpekleri’ndeki diyalogları hatırlatır. Yaptıkları iş sırasında konuştukları şeylerin bizi uyanık tuttuğu gerçektir. O kadar gerçek ve o kadar saçma şeylerden bahsederler ki hayatımızdan bir kesit sunduğunu hissederiz. Mia karakterinde Tarantino’nun Uma Thurman tutkusu can bulur. Mia’nın uyuşturucu kullandığı sahnelerde Tarantino saklamayı değil göstermeyi tercih eder. Bunu yakın planlarla özellikle gösterir sanki. Mia’nın uyuşturucuyu çektiği ve komaya girdiği sahnede kamera sürekli Uma Thurman’ın yüzündedir. Burnu kanar hatta kusar ama kamera her şeyi göstermeye devam eder. İğrenme hissi yaratsa da, bu sahnelerde gözlerimizi kaçırmamıza engel olan bir şeyler de vardır aynı zamanda. Mia ve Vincent’ın dans ettiği sahne ve Mia’nın evde Vincent’ın tuvaletten gelmesini beklerken dans ettiği sahne de Pulp Fiction’ın unutulmazlarındandır. Seçilen müziklerin bunda etkisi fazladır. Quentin Tarantino filmlerinin birçoğunda yer verdiği ayak sekansına Pulp Fiction’da da yer vermiştir. Mia’nın ayaklarını ayrıntı çekimle beyaz perdeye aktarmıştır. Ayrıca şiddetin dozajını arttırmak adına kullandığı öldürme araçlarından biri de Tarantino’nun olmazsa olmazlarından olan uzak doğu kılıçlarıdır. Bu filmde buna Butch’un Marsellus Wallace’ı kurtardığı sahnede tanıklık ederiz. Tarantino filmlerinde kendini göstermeyi sever. Hitchcock’un cameolarına benzeyen bir biçimde birçok filminde yer almıştır. Onu, Rezervuar Köpekleri’nde Bay Kahverengi, Pulp Fiction’da da Jimmy olarak görürüz. Filmin son sahnesine yaklaştıkça cevap bekleyen birçok sorunun etrafta hala dolanıyor olması izleyicinin kafasında kendi öyküsünü yaratmasına sebep olur. Buna rağmen Tarantino, onun gözünden bakmamız için kendi öyküsüne bizi sürükler. Son sahnede Jules’un soyguncu adam ve kız ile konuşmaları filmin vurucu noktalarından biridir. Jules bir karar vermiştir ve bu nedenle artık kimseyi öldürmeyeceğini söyler ve bunu söylerken İncil’den bir pasaj okur. Pasajı kendine göre yorumlar ve o yorumlar, filmin bize söylediklerinin büyük bir kısmını yansıtır. Karşılıklı konuşmalarda kullandığı yakın çekimler dikkat çeker. Gerginliğin artmasına sebep olur, her an bir yerden bir silah patlayacak hissinden bir an olsun kurtulmamıza izin vermez Tarantino. Filmin sonuna geldiğimizi anlamadan ve çantanın içerisinde ne olduğunu görmeden, Vincent ve Jules’un gururlu tavırlarla restaurantdan çıkmasıyla film son bulur. Bunun üzerine Tarantino izleyicileri birçok yorumda bulunur. Çantadakinin aslında Rezervuar Köpekleri’ndeki elmaslar olduğu bile söylenir. Bu da Tarantino’nun filmleri arasında inşa ettiği köprülerden kaynaklanır. Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction’ın çok fazla ortak noktasının bulunması ve Tarantino’nun oyuncu tercihlerini bile aynı kişiler üzeriden yapması filmleri arasındaki bağlantı kurma hissiyatını arttırır izleyicide.

Tarantino’nun 2003’te çektiği Kill Bill filminde hem sinematografik hem de içerik olarak değişimler olduğunu görürüz. Bu değişimler tabiki Tarantino’yu Tarantionesk tarzından uzaklaştıran değişimler değildir. Kill Bill Vol.1 ve Vol.2 filmlerinde şiddetin dozajının biraz daha artması ve biçemsel olarak kullanılan farklı yöntemler kendini gösterir. Bu filmindeki sahnelerde daha çok kan görürüz ve bu görüntüye alışırız hatta bir yerden sonra estetik gelmeye başlar. Kan gölüne dönmüş bir salonda Uma Thurman’ın sarı kostümüyle duvardan duvara sıçradığı sahnelerde görüntülerin renkleri dikkat çeker. Bir anda renkler kaybolur siyah-beyaz görüntüde, kopan kafalar ve fışkıran kanlar görmeye devam ederiz. Uma Thurman’ın gözünü kırpmasıyla eski renklerimize geçiş yaparız ve kırmızının göz alıcı parlaklığı bize keyif vermeye devam eder. Aynı estetik duruş beyaz karlar altında Uma Thurman (Gelin) ve Lucy Lui (O-Ren Ishii)’nun dövüştüğü sahnede de vardır. Kılıçlarının birbirine çarptığında çıkardığı her ses ve çalan müzik de görüntüye heyecan katmayı başarmıştır. Beyaz karlar üzerinde Gelin’in kılıcının izi, kan damlaları O-Ren Ishii’nin kesilen kafa tasının karın üstüne düşene kadar oluşturduğu gerginlik… Hepsi birer estetik öğesi olarak karşımıza çıkar. Kullandığı mekânlar bile Tarantino’nun estetik yönden kaygılar taşıdığının bir göstergesidir. Her sahne için, özenle seçmiştir her bir mekânı. Kılıçların görüntüsü de seyirci de şiddet eğilimini arttırabilecek düzeyde estetiktir. Uzak doğu macerasına atılması Tarantino’nun Amerikan kültüründen uzak kalmasına sebep olmamıştır bu filmde. Çünkü ikisini bir arada kullanarak kendi oluşumunu sergilemek istemiştir. Tarantino nesneleri olarak görebileceğimiz her sekansa yer verilmiştir filmde. Bu noktada Uma Thurman’ın ayaklarını ve kılıçları baş sıraya koyabiliriz. Aynı zamanda oyuncu tercihlerinden de aynı istikrarını sürdürdüğünü anlayabiliriz. Kill Bill filmindeki biçemsel öğelerde ekranın yer yer ikiye bölünmesi, renk değişimlerinin sıkça kullanılması, animasyonlu sahneler gibi farklı yöntemlerin kullanıldığı görülür. Yöntemlerini genişleten Tarantino bu haliyle film dilinin görsellik kısmında büyük bir yol kat etmiştir. Öykü anlatımında çok büyük farklılıklar barındırmaz. Yine karakterlerin adlarından yola çıkarak hikâyeleştirme yolunu seçer. Vol.2’de düğünün basılması sahnesinde siyah-beyaz renk kullanılmıştır ve filmde onca kan ve vahşet dolu sahneler gösterilmesine rağmen, burada düğünün olduğu mekan dışarıdan ve uzaktan gösterilmiştir. Sadece seslerle o şiddetin bize aktarılması da Tarantino’nun başarısının bir parçasıdır. Hattori Hanzo karakterinin yanı sıra Hattori Hanzo kılıçları da ayrı bir karakter olarak film boyunca göz önündedir. Son sahnedeki diyaloglara dikkat ettiğimizde Tarantino yine basit konular üzerinden birçok gerçeği gösterme konusundaki ustalığını göstermiştir.

Tarantino’yu bu üç filmiyle ele aldığımızda onun az çok sinemaya hangi yönden baktığını anlarız. O, Hollywood normlarına hiçbir zaman uymayan filmler çekmeyi kendine görev edinmiş bir yönetmen olarak, hızlı geçişleri, el kamerasını, salt kurguyu ve gereğinden fazla aksiyonlu kamera hareketleri kullanmanın yerine; Avrupa sinemasının akıcı çekimlerini, uzun planlarını ve gerekli olduğu kadar kurguyu kullanmayı tercih eder. Filmlerini tam anlamıyla bir tek işleve dayandırmaması, onun kendine has biçeminin izleyicilerce benimsenmesini sağlamıştır.

Tarantino’yla yapılan röportajlarda söyledikleri de, onun sinemaya olan bağını ve sinemadaki duruşunu göstermeye yeter.

“ Eğer bir gün film izleme tutkumu kaybedersem film yapmam için bir neden kalmaz.”

“Kafamdaki tüm filmleri çekecek kadar çok yaşamayacağımı bildiğimden, her yeni filmimde hedefim çekmek istediğim bir filmi daha bitirmiş olmaktır.”

“Filmlerde şiddet? Çok eğlenceli… Benim için izlemesi en ‘cool’, en eğlenceli şeylerden biri.”

“Sinemayı okulda değil, film izleyerek öğrendim.”

“Bütün olarak izleyicileri hep bir dahi olarak görmüşümdür. Biliyor musunuz, tek tek bireyler olarak ise geri zekâlı bile olabilirler. Filmi bir izleyici kitlesiyle izlemek isterim; onlar film izlerken ne hissettiklerini kesinlikle bilirim ve böylece özgül ayrıntıları ortaya çıkarmaya gerek kalmaz.”



“Vahşeti çok komik buluyorum, özellikle şu son anlattığım öykülerde. Şiddet bu dünyanın bir parçası ve gerçek hayattaki şiddetin acımasızlığı beni cezp ediyor. Gerçek hayatın şiddeti helikopterlerde, hızlı giden trenlerde boğuşan, ortalığa dehşet saçan teröristlerin şiddeti değildir. Bir lokantada yemek yiyen bir çiftin aniden tartışmaya başlamasıyla adamın kadının suratına çatal batırmasında aranmalıdır bu şiddet.”



SiyahEvren







Butoluyopinka

Kırmızı

Kırmızı saçlı

Kırmızı düşler görüyor…iç geçiriyor ama hergün ne de çok öykünüyor..

Kırmızı perdeleri sıkıcana örtülü bir kırmızı ölü evi


Kırmızı yankısı içinde saklı

Kırmızı gözleri sukünetsizlik çağında…


Kırmızı susuşlarında kırmızı gözlerini yakıyor…

Kırmızıyı ne çok seviyor

Kırmızı toprakta ölmeyi istiyor

………………………………………

Siyah….

Siyah evreni var…

Siyahı kendinden sahipsiz…

Siyah olacak kadar yüklü geceye

Siyah olacak kadar yakın her çağrıya

Siyah evreninde siyaha bürülü duruyor

Siyah eksensizlikte ne de mutlu yaşıyor…

Siyah isyanı unuturmuş , kendi eni konu yalnızlık telaşında olduğundan..

Siyah evrenini ne de çok seviyor….üstüne de çok öykünüyor….

…………………………………………….

Kırmızı

Kırmızı saçlı

Butoluyopinka

Olmuş but&pinka

Şimdi ne de çok sevmiş….

Pinkadan beri….

…………………………………………………….

But

But olmuş

Yanında dura dura

Butoluyopinka ,butoluyopinkaya baka baka kırmızılaşırmış

Kırmızı sükünet..

Ne güzelmiş….

Pinka naz yapıyor..boş bir kağıt kadar boş bir yer vermişim ona neden anlamaz ki…neden sigarasında yeni yeni hiç yaşanmamış küller biriktiriyor….pinka derdim ve de susardım…o lafın ağırlığından….pinka derdim ve de gizlice onu severdim…ilk gelişini hatırlıyorum…fazlaca “aynı”ydı aslında…klasik bir buluşma gibiydi…klasik bir pinka gibiydi….butoluyopinkanın butu..ve de butoluyopinkanın pinkası deyip bitirebilirdim, tüm bu olanları da yaşanmışlıkları da yok sayabilirdim ama anlatmak isteğim nedense benden yana hiç olmadı şimdi olduğu gibi..bense kendimi yazmak istiyordum…sana kendi dilimde söylenmiş bir şarkı arıyordum..kendi dilimle öpüyordum seni..ve de aşkına koyacak yeni yeni ve de hiç kullanılmamış ve sahibi kendinde saklı yeni yeni cümleler arıyordum pinka..pinka yeni adın bu….seni bu adla kaydettim….seni bu adla sevdim ve de hiç olmayacak ve de her daim adın adımla anılacak bir “but bıraktım geriye…var gerisini sen düşün pinka…ah pinka az önce beraber tekilanın sarhoşluğunu yaşadık bu bile anlatmaz mı aşkımızı ,gören anlamaz mı ,neden böyle diye sormaz mı pinka…elim eline yapışmış çoktan..ben nasıl iflah olurum pinka…sen diye bir şey varsa ben diye de bir şey var mıdır çok sordum bunu ama sen hiç bilmedin…ah pinka tekiladan önceki tuz gibi…ya da tekilada sonraki limon ekşiliği gibi…pinka…adını böyle koydum senin…kendimi bir “Amerikan dizisi” semptomlarındaki buta teslim ettim.but ben,çok çok pinkasını özleyen bir but oldum….ellerimden anlamalıydılar…gözlerimin ferinde yazan pinkayı görmeliydiler…ama göremediler ki ne kadar da yalnızlar..bense kendi hayatımda bir “figüran” ziyafetinde susuyordum…iyi filmlerin dayak yiyen figüranını oynuyordum..içlerinden biri seslense “iyi” sanıyordum..oysaki kendine sesleniyormuş nasıl da anlamıyordum..ben hala topaçlarıyla dışarı çıkan ve de mahalle arkadaşlarını aldatmak için türlü türlü numaralar çeviren küçük bir çoçuktum…kimse görmedi…kimse görmedi hala cebimdeki gazoz kapaklarını…bir tek o gördü..bir tek bir tek pinka gördü..o da çok uzaktaydı ben bunları düşünürken…nasıl hissetsin ki….elleri yoktu…gözleri sersem bir ışığın altında ve de kendi umutsuzluğuna şarkılar çalıyordu durmadan…ah pinka…gözlerim hala seni arıyor hiç bilmez misin…pinka sana bu adınla seslenmiştim giderken….saçlarının kızıllığınla teslim etmiştik seni ve de beni nasıl anlamazsın…bana inan demiştim ve de inanmıştın…nasıl da unuturum onu…


Tüm bunlar benim yani “but”un bünyesindeki tekilanın izleri mi ..ya da yazmak için yazılan ve de hiçbir anlam ifade etmeyen ansızlıklar mı…yarın sabah yolculuk var pinka…yarın sabah gideceğimiz yeni bir İstanbul var….senle benin yarattığı yeni bir yolculuk…ah pinka nasıl da mutluyuz…ve de nasıl da hüzünlü…yarın sabahı düşünmek bile yetiyor hüznümüzü arttırmaya….ama öp beni pinka..sonsuz öp…hiç bitmeyecekmiş gibi öp…fonda hala All I Need çalar ve biz ,bize susarız…ya da tekilanın vücudumuza etkisini tartışırız….ya da sonsuz öpücüklere boğarız birbirimizi hiç bitmeyecekmiş gibi, yarın hiç olmayacakmış gibi…yanımda pinka hala….yanımda pinka hala..bırak da bunu düşün hiç konuşma….hiç konuşma….

Murat Uyanık

öylesine

yitik bir aşkın
küllerinden doğmaz yeni bir aşk
nasıl ki
bir yeldeğirmeni mutluluk yaratamıyorsa kendi başına
kaç kurtar kendini
girdabımdan nasıl kaçtıysan
sonunda cennet mi var
yok mu hiç bir şey
düşünmeden,
işte aynen öyle kaç şimdi de
ikimiz de zıpladık ama aynı yüksekliğe erişemedik
ben daha yüksekteydim
çünkü daha hafiftim,
ellerimden bulutlar tuttu
çünkü daha içtendim
ve
bu sayede
senin göremediğin
tüm
o
eşsiz
renkleri
gördüm.
ve
bulutlar
algılarına tıkadığın pamuklar
gibi
yumuşak
ve öylesine
ve çok da umrumdaydılar.

marla


3 NOKTADAN MANİFESTOYA

hayatımın kenarlarına iliştiriyorum gizliden sonradan kullanmayacağımı bildiğim sözcüklerimi…onlar nasıl kullanılsınlar ki her şey bu kadar apaçıkken ..onları karmaşıklığın bilinmez köşelerinde zincirlemişiz…onlara günde bir dilim ekmek ve de su vermişiz…zihnini açmaya çalışırken kayıpsız bir yalnızlığa ,tekil ve de ikinci türden bir senaryoya bırakmışız…kullanmamalıyım tüm bu sözcükleri onlar olsa olsa ölmeye yararlar….ya da ölmeden önceki son sözlerim olarak kalırlar… korktuğun tüm sözcükler..yaşarken bildiğin ve de her daim dilinin ucuna geldiğinde seslenmekten ve de ona can vermekten korktuğun sözcükler…yaşarken tek bir sesi duyma telaşı içersindeyken ve de bende buradayım hadi görün beni çağrıları yapıyorkenki sözcüklerin…umutsuz değil ya da karanlık öykülerin sözcükleri hiç değil ama mutlu da değil….aitsizliğin ve de kayıp gitmelerin sözcükleri…yitik aklın son parıltısına şaşmış fakat onla ne yapacağını bilemez bir halde başıboş gezen ve de her imgede ,her akıl sapmasında bir kez daha , bir kez daha anlayan ve bu uğurda ölmeye hazır bir insanın sözcükleri…tam her şeyi bilip anlayacakken sessizce susmaların , uçurumdan atlarken ölmemeyi istemenin sözcükleri…nereden bakarsan bak üstüne oturmamış bu hayat kadar kısa gelen hayatının sözcükleri…. ne kadar da çok vesairelere takılmışız..ne kadar da tekiliz…iklimsiziz…ve de oldukça tekinsiz..
anlamlar yüklüyorum yine fazladan… o anlamlarla boğulmak için yine…herkese ve de her şeye nasıl da anlamlar yüklüyorum fazladan ..sonra bana doğrultulmuş bir silah gibi karşımda beliriyorlar aniden…kendimi ipe götürmek gibi…yardan atlamak gibi..öleceğin yarları seçmek gibi…en keskinine yaklaşmak ve de ayağını altını inceden kesen kayadan kısa kanamalı kanla karışık atlamak gibi…. kendi dilini yavaşça günden güne emip bitirmek gibi…susacak ne kadar çok kelime birikiyor böylece….kendi akvaryumumuzu yapıp orada yaşamayı istemek gibi…lepisteslere köle , japon balıklarına efendi olmayı istemek gibi… salyangoz bahçesini kaz… onların nasıl da kabuklarını bırakmış olduklarını gör… her yalnız kuşku bir başka yalnız kuşkuya muhtaçtır….her devinimin bir başka devinime muhtaçlığı gibi..elmanın kurduna muhtaçlığı gibi…kelime kusarım..kızartmış olduğum domateslerimi bile görürsün bense tekrar görürüm….şaşırırım da …sanki yapan ve de yiyen ben değil mişim gibi….yıldız kusarım binlercesi elime yapışır…ceketimden bin parça yüzüne yapışır..artık her taraf vişne çürüğü..eflatun mavisi….her yalnız kuşku içindekileri biriktirir ve de onları çürütür….eline bir fotoğraf makinesi verir…görüntüle der ..ne kadar da kötüsün ki her şeyi görüyorsun sen der….senden bir şey kaçmayacak mı der…kanat boşluğunu çekmişsin en son kıvrımları bile ortada..ah seni bilmez çocuk ..elimin kiri…nasılda görüyorsun her şeyi mercek keskinliğinde…sen büyük efendi…elimin esiri aklımın fikriyatı nasıl da doğurgansın…nasıl da nasıl da biliyorsun bir çırpıda …… bilmek yenilmektir ama sen yine de yanıl…her birinin kare kökünü al..sonra onları bir tencereye at..içlerinden işe yarayan ne kadar ruh varsa kısık ateşte hiç ara vermeden karıştıra karıştıra 10 dakika pişir….çıkan sıvıdan yeni bir “o” oluştur…tıpkı “onlar” gibi..içinden geçmek gibi,sessiz algıların gibi ….işe yaramayanları bir odaya al onlara sopayla giriş..kafa göz dağıt sonra onlara birer sigara ver tam bitireceklerken ellerinden al üstlerinde söndür….sonra kalk yerinden…gizlice yıldız kaydır…ne kadar da çok biliyorum işte bundan buradayımı oyna…sonra ışığı kapat…battaniyeni sev…uyu….
“onlar “….
Onlar işte…hiçsizleştiriyorlar…gözünü başka şeyler bürüyor….gözümüzü başka şeylerle bürüyorlar…işte yapacağın bu diyorlar..yap ne duruyorsun diyorlar…kanımızı içiyorlar…kanımızla beslenip büyüyorlar…temiz kanı pompalıyoruz “onlara”…kirli kanımız vücudumuzda kalıyor bize….bunla avun gerisine de karışma diyorlar…katlan diyorlar…asalakları büyütüyoruz içimizde….o kadar çoklar ki nefes bile alamıyoruz… buna seviniyorlar…düşündürtmüyorlar….düşünmüyorlar…sessizliğimizden anlar gibi oluyorlar….ama ses çıkarmıyorlar…işlerine gelmiyor…işleri olmuyor…ne kadar da bitikler kendi çemberlerini yakıyorlar…kendi çemberinde özgürsün diyorlar…nasıl da kanıyor nasıl da kandırdıklarını sanıyorlar…”onlar “..onlar işte,bin isterler ama bir vermezler….”onlar” işte..baştan başa onlar…elleri vicdanlarından yoksun…elleri temiz kanımızda…yaşıyorlar…ama yaşatmıyorlar.. her şey bu kadar anlamlı olsaydı belki de susabilirdik alabildiğine…ama biz almaktan çok verenler olarak burada bulunuyoruz işte..günü gelipte biz çift laf öbeciğine tıkılıp kalmaktansa gözlerine bakıyoruz “onların” taaaa içine..oradan belki ruhlarına gireriz diye…ondan böyle pek süklüm püklüm duruyoruz..her şeyi verir ve de hiçbir şeyi alamaz gibi…ondan böyle kendi halinde gözüküyoruz…”onlar işte”…çaldıkları ve de bize kazandırmadıkları her şey için….lanetler olsun geceye de görmeyelim silüetlerini…

ruhumuzu “onların” kurdukları sistematik ruh kurutma makinelerine kaptırmışız ..bir yerlerden hep sırıtıyor hüznümüz..hüznümüzü hangi çekmeceye sıkıştırmaya kalksak olmuyor…hep açık veriyoruz.. onların içindeyken yani o anlamsız yığınlıkla yaşarken onlar gibi olduğumuzu göstermeye çalışıyoruz..sanki onlar gibi olursak bizi daha çok severler,aynılığın etrafında sessizce yaşarız sanıyoruz….yaratıcılığımızı köreltmekten başka bir işe yaramıyor bu…bırakmak gerekli… satürnü yok ettik kaosun uğruna ama kimse görmedi…serzenişte biter ,adı sanı çıplak bir susuşa hazırlarsın kendini..düğmelerin ilikli..el pençe divan duruşumun önünde saygıyla eğilirisin ..sana ne oluyor derim gülersin….mavi saçlarını severim mavi saçlarınla seversin…..satürnü yok ettik kaosumuzun uğruna ..satürn eğildi yanı başımızda yeni efendisine..daha ne isterler ki..ceketimden bir parça vermişim onlara neden yırtarlar ki..neden olmadık iyilikleri veririm “onlara”..neden olmadık bir akşamüstü güneşine teslim ederim tüm anılar bozmasını….iyilik kanatlanır..sana da sadece kanat boşluğunu çekmek düşer… ne kalıyor ne de ne geçiyor ki….benliğimize işleyen bir şeyler var….alt derimize kadar işleyen bir şeyler..ne atabiliyoruz ne de onla mutlu…limoni bir memnunluk hali….ağzımızın kenarında yarım bırakılmış bir gülüşmüş unutuluş….
her şeye alışmak ve de kabuğundan dışarı bakamamak , taşamamak fena yorucu…sanki çıksak bizi ezeceklermiş ,canımıza okuyacaklarmış hissiyatı bu….hem buna gebe kalmak hem de delicesine yeni yolları , yeni şehirleri, yeni yüz sanrılarını görmeyi istemek ne büyük bir çelişki….bu kadar yorucu işte …saçma sapan şeyler bunlar …özütüne hep nedensizliği koymuşuz da ondan çıkaramıyormuşuz sanki kendimizi …kendi oksijenimizde boğulmak gibi, nefes almaya çalıştıkça daha da nefessiz kalmak gibi sanki… ne zordur bir umudu beklemek….ne kadar da sıkıcı….yanından geçip gidenleri görmeni bile engeller….hayat bunların çok ötesinde ve de hiçte gerçek değil…kandırmışlar her şeyin aslında böyle olduğuna…her sabah uyandığımızda yeni bir yanılsamaya uyandığımızı bilseydik nasıl olurdu…sana bir şey söyleyeyim mi :hayat gerçek bir yanılsama…uyan ey insanoğlu illa peygamber mi olmak gerek kendi kraterimizde…bunu anlayan susar..anlamayan da lafın yankısına bakar…. ama bilmez…. bilmek halüsinasyondur….aklın çaresiz kullara bir oyunudur…ve de fena halde kafa yapar..zihni sakinleştirir..motivasyon sağlar…ileriyi gösterirmiş gibi yapar….ağızlara bir parmak pal , zihne umut aşılar..ama hiçte gerçek değildir…herkes kendi zihninden ötesinde yalandır.. ve de her sabah o yeni günle biraz daha buna çekilir insan ….dili söylemez olur..kulak duymaz olur…ama anlamaz , anlayamaz da..o yüzden her yeni gün hiç bir şey yokmuş gibi yaşamaya devam eder….halüsinasyon budur..bildiğimizi sanarız çünkü….anladığımızı..oysa ki ne kadar da çaresiziz …zerre kadar bir toz taneciği… tuzla buz olacağız..cam kırığı gibi..o zaman binlerce yüzümüz binlerce ağzımız binlerce gözümüz olacak….her birinden yaşam kusacağız…her birinden bir yaşamı yüceltip ,her birinden bir yaşamı öldüreceğiz…geceyi yakıcağız gündüze……gece, 3 noktadan manifestoya…




Murat Uyanık

Yalnızlığın Teras Katı

Kapıyı açar açmaz bir çığ gibi devrildi üzerine yalnızlık.Güç bela kalkıp ayağa, üzerindeki hayal kırıklığı tozlarını silkeledi. Önce usulca beline dolandıysa da karanlık; hiç yüz vermedi. Mekanik bir hareketle açtığı lambadan çürük sarı ışık, bir beddua gibi odaya yayıldı. Tablasını bir yana bıraktı, umutlarını bir yana. Geçmişinden soyunur gibi çıkardı ceketini. Kaç yıl olmuştu İstanbul’a geleli ?..


“İstanbul, geçkin orospu!” dedi tükürür gibi. Kekeleyen adımlarla çıkmıştı merdivenleri, ulaşmak için yalnızlığın teras katına. Ağır bir parfüm kokusu yapışmıştı üzerine birinci katta, Okşan’ın kapısının önünden geçerken.


Okşan ki namlu gibi bakardı geceye. Çirkefi çiğnerdi kaldırımlarda kırk dört numara topuklu ayakkabılarıyla. Kendini temize çekerdi her sabah çocukluğunun pamuk helvası rengindeki bol köpüklü bir tıraşla. Gizleyemediği adem elması bir kartvizit gibi asılı dururdu boynunda. Besmele ile girerdi evine. Kapının eşiğinde silkelerdi gecenin irinli anılarını. Saatlerce yıkanırdı arınmak için kentin şirretliğinden. Entarisini usulca giyer, özenle bağlardı yemenisini başına. Saatlerce Kur’an okurdu ve ara sıra zor tutardı kendini küfretmemek için hayata ve Allah’a. Ne zaman bir Niğde havası çalsa radyoda, çocukluğunun mor mengenesine dönerdi, doğduğu küçük kasabada. Babasının yüzü bir küfür gibi dikilirdi karşısına. O zaman çekerdi falçatasını , silikonlu memelerinin altına kızıl öfke nehirleri açmak için. Okşan kızıl’ı bir tek damarlarından tanırdı…


Okşan’ın parfüm kokusuna sürtünüp geçerek ikinci katın kapısının önünde biraz duraklamıştı. Kırık bir selam karşılamıştı kendisini. Kapıda kirli bir mendil gibi duruşuyla Cevahir Amca:
“Nassın evlat, işler nasıl ?” dedi selam faslını geçiştirmek isteyen hafif telaşlı bir halde.
“İyidir be baba n’olsun ,bildiğin gibi” dedi düşük omuzlarını daha bir sarkıtarak. Kesik bir of çekip elini duvara yasladı.
“N’aptın, bizim kaaveye uğrayabildin mi ? Var mı arayan soran ?”
“Valla uğradım ama bir ses çıkmadı.”
“Ah şu siyatiğim azmasaydı ben gidecektim ama” dedi Cevahir Amca hastalığından utanarak. İki yıldır tek bir rol bile alamamıştı.
Sol elindeki poşeti sağ elinden gizleyerek yaşlı adama uzattı. İki ekmek ve biraz nevaleyle dolu poşeti gören yaşlı adam, gözlerindeki sevinç parıltılarını örtbas etmeye çalışarak karne alan öğrenci edasıyla kabul etti.
” Ya oğlum ne gerek vardı.”
“Sıkma canını baba. Mangizin suyunu çekerse haberim olsun… Gündüz, Emine uğradı mı ?”
(Sokağın kirli pençeleri arasında Okşan’dı adı, evinin şefkatli kollarına sığındığında ise Emine).
“Yok valla dünden beri görmedim.”dedi Cevahir Amca , sökük hırkasını iliklemeye çalışarak. Dış kapının kırık penceresinden giren ayaz ustura gibi yalamıştı gövdesini. Zaten iki haftadır kömür alamıyordu. Allah’a havale etmişti gerisini.
“Eyvallah baba, iyi geceler.”
“Sağol evlat iyi geceler” dedi yaşlı adam mahcup bakışlarını yerçekimine uydurarak…


“İstanbul geçkin orospu” dedi mırıldanarak. Portmantoya astığı ceketinde sigara çakmak aradı .Geç kalmış gibi azar azar intihar etmeye, içine zula ettiği duman senfonisiyle. Üç tek sigarası kalmıştı paketinde.”Allah kahretsin! Çıkartamayacağız bu geceyi” dedi gafletine kızarak. Yine ıskalamıştı bu akşam da bakkalı. Üşeniyordu şimdi onca yolu tepmeye. İlk nefeste duman, bir sustalı gibi saplanmıştı düşlerine. Yetimhanede içmişti ilk sigarasını, helanın tenhalığına sığınarak , kendisi gibi ağır yalnız iki arkadaşıyla. O zaman da böyle yırtılır gibi olmuştu ciğerleri. “Anne” sözcüğünü okumayı söktüğünde öğrendi ilk. “Baba” ise sallanan kara bir eldi anılarının flu kadrajına sıkışmış. Sigarayı “turnike” yapıp çevirmişlerdi arkadaşlarıyla. İçme sırası kendisindeyken, erkete sinyal çakmış, diğerleri tuvaletlere saklanırken, o sap gibi açıkta kalmıştı. Nöbetçi öğretmen bir silindir gibi geçmişti üzerinden. Sol kulağındaki işitme bozukluğu o geceden miras kalmıştı…


Yalnızlığın teras katına çıkmıştı…üzerindeki hayal kırıklığı tozlarını silkeleyerek…


Serkan Engin

büyük sulara ...

büyük sulara balığın bunalımı nasıl açıklarsın bari söyle bari bir söyleenişi olsun senden sonra bir söylenişi olsun
beraber dönelim
hayır biliyorum sen uzaklardan tutttuklarına hayır biliyorum sen uzak kaldığını soranlaraaa bir soruylaaburaların kzugununu
bari söyle bir açıklanışı olsun
dile düşsün kkepaze olsun
bari söyle büyük sulara
nasıl açıklarsın ama sende söylesen duracağı hiç yol üzeeri
nasıl açıklarsın ama sende bulaştın üstüne kapanacağı büyük denizlere bir misli sakladığını
ama büyük sulara — balıktan bir misli –kepaze olsun denizlere bir misli kepaze olsun bir açıklanışlı olsun

evrensuhte

MATRUŞKA

-Hoş geldin evime

-Hoş bulduk, demek burada yaşıyorsun…bu evde mi yazdın onca şeyi..bu odada mı hayat buldu onca yazın….nasıl da bohemvari bir havası var..nasıl da hoş görünüyor kedin,kütüphanedeki nobokov,atay…voodoo bebeklerin..ama kesif bir koku var burada neyin kokusu bu .?

-Kokuyu boşver …evet yazmam için gereken şeyler bunlar…ilhamım oluyorlar.. daha iyi son için yaşıyoruz..daha iyi bir sonu yazmak ve de onu ölümsüzleştirmek için burada tüm bunlar….şunu dinle:

Ruhum bir asma yaprağı..

Ellerim gizli bahçe

Susarken gördüğüm epik rüyalarda gelecek yanılsamaları

Kopuk düşler bunlar….hiçe sayıyor denize giden tüm yolları

Elimden aşırdım seni…

Bir matruşkaya feda ettim…

Tüm bunların ardından bir de itirafname niteliğinde olmasını dileyerek oturup sana şunları yazacağım:

Hiçbir kelimeme inanma,hiçbir bana inanma…ahenkli sözler bulup yerli yerine yerleştiriyorum sadece…kelime oyunları yapıyorum…laf karmaşası yapıyorum..aslında boşlukta kıpırtısız duruyorlar…. Boş büyük bir odaya kilitleyip öylece birbirlerine çarpmalarını seyrediyorum…ara sıra göz kırpışlarına şahit olmasam gerçekliklerinden şüphe edeceğim,kendimin gerçekliğinden şüphe ettiğim kadar..şimdi ne yapıyorsam hepsi sana yazmak için…. biriktirdiğim sözcükler hayal ürünlerimin kötü birer kopyası.. sana bunları yazan ben değil ,fikriyatımın eseri … başka bir ruh halinin eserleri…ciddiye almadığım körpe etimin gizli savunucularının yazdıkları… tüm bunları böyle düşün de söndürmeyeyim ikimizi..


..bu yazdıklarımı başka bir yazının önsözüne koyacağım ..ya da okuru etkilemek için yapılmış bir aldatmacaya kurban edeceğim..kanları akacak ama ben durmayacağım..canları acıyacak içlerinden yıldızlar geçecek ama ben durmayacağım….durmak ne kadar da ilkelce diyeceğim tüm kalanlara inat….


- Hayır nasıl gerçek olamaz sen gerçeksin tüm bu yazdıkların gerçek…tüm bu olanlar gerçek ….neden bir yalana başvuruyorsun…son mu var ?.. bu koku geçmiyor …ne bu ?

- İçimde binlerce var..ve de binlerce yalan…tüm bu olanlar asında olmadığım ve de inanmadığım bir dünyadan geliyor…herkes bunlardan türlü türü şeyler çıkarırken ben kapı aralığından usulcana bakıp kıs kıs güleni oynuyorum ama kimse bilmiyor..kimse anlamıyor…okuyanı zehirliyorum cümlelerimde…okuyan kayıpsız bir yalnızlığa düşüyor…nasıl da ahmaklar…görmüyorlar..rol kesiyorum….onların benliklerini olmadık bir şeyle dolduruyorum ama görmezler gözlerini çalmışım…duymazlar kulaklarına cümlelerimi fısıldamışım..anlamazlar fikriyatlarını çalmışım zamandan zamanla…tüm bu olanlar benim yalanım…bari sen bil istedim, dedim ya bu bir itirafname…bir son istemiştim..sadece iyi bir son….

- Şimdi şimdi anladım tüm bu olanların aslında olmadığını, ne kadar da “ilkelsin” kendi benliğinde, ruh yüzdürüyorsun….tüm bu anlattıkların anca buna yarar…

-Belki de ama neye yarar ki bazıları anca kanmak için varlar…ve de günden güne bunu da anlarlar fakat dönemezler geri…tüm bu söylediklerim kendi yanılsamamdan daha mı iyi…?

-Kendi yanılsaman diye bir şey yok, kendi benliğin gün gibi aşikar….sahte olduğunu anladığın için sahte cümleler buluyorsun kendine yakışan…ve de onları gizlice şırıngayla her gece damarlara gönderiyorsun….birileri anlayacaktır…birileri bunu son verecektir…sakın aldattığına aldanma…

-Ahenkli sözlerim sana da bulaşmış..senden “bizden” olmuşsun besbelli……tüm yaptığım ne kadar da sıkıcı olduğumu anlatmaktı..tüm yaptığım aslında gerçek olmayan bir şeyi savunmaya çalışmaktı….gerçeksizliğimle övünürken günü gelipte tüm bu yazdıklarıma inanacağım hatta inandıracağım hiç aklıma gelmezdi…benim gizli yanılgım buydu ve de bunu anladığımda yapacak tek bir şey kalmıştı bu oyunu sürdürmek…artık çok geç…binlerce insanı zehirledim….kusmuklarımda boğuluyorlar şimdi….sözlerimin yanılgılarını görmüyorlar…kendi çelişkilerini anlayıp usulcana yanımda saf tutuyorlar…artık çok geç..

-Sonu gelmeli …bitirmelisin bunu..aslında her şeyin bir kurmaca olduğunu söyle ..inanmadığın onca cümleyi artık taşıyamadığını anlat insanlara…onları her gece öldürüp, her sabah tekrar diriltmişsin…onlara bakma, dokunma…elindeki yitik gerçeklik sonunda sana inanan herkesi öldürecek..en iyisi mi sen kendini öldür, yok et bu anıları…ardından bir veda mektubu bile yazabilirsin …tüm cümlelerinin aslında gerçek olmadığına ve de kendinin dahi inanmadığı sözcükleri sırf insanlığa kötülük etmek için uydurduğun zihin yanılsamaları olduğunu söyleye…eski sözcüklerine inandıkları gibi bunlara da inanırlar…. Yok et…

-Vedalar budalalar içindir…sonunu görmekten hoşlanan zavallılar için..kim inanır bunca gerçekliğe…nasılda üzgünler ve de bundan da gizliden gizliye övünç duyuyorlar…ne kadar da dibe vurduklarını sanıyorlar…nasılda mutlu bir mutsuzluktalar…tüm bunlar benim…tüm bu insanlar benim yalanımı örtüyorlar…gerçeklik dünyasına gönderdiğim gizli yüzlerim hepsi….hepsi birer yalanı büyütüyorlar nasıl da aksini ispatlarım artık…yok oluşum neyin sonucu olur ki…olsa olsa beni daha da büyütmez mi içlerinde…yitiklerin en yücesi derler …ödüllere boğarlar beni…mezarımda dikilirler…beni sözcüklere boğarlar..bir totem olurum…tapınası…benden yok olma mı istiyorsun..hangi gerçeklik öldürür beni…ben ölmem sadece doğarım..ve de binlerce ben doğuturum içlerinde…binlercem var benim..binlerce matruşkam var türlü türlü…içine insanlığı sığdırmışım anlamazlar mı..içine onca sözcüğü koymuşum inanmazlar mı…nasılda zavallılar..

- Koku….bu koku beni öldürecek….nerden geliyor bu,bulalım…

- Bakarım bir çaresine ..hemen geliyorum..

( Işıkları kapatmakla başlayabilirim işe….sonra usulcana yanına yaklaşıp ilk bıçak darbesini indiririm sırtına….sonra bütün vücuduna… değişik bir ölüm şekli olmayacak ama en etkilisidir…öldürdüklerim bilir …kanla karışık olur..kanla karışık severim onu…matruşkama yeni bir kurban….matruşkama yeni eller veririm….ellerimde ölür …ellerim soğukluğundan muzdarip yine bana kızar.. …bu da “onlar” gibi yüceltilecek tarafımdan ..yazdıklarıma kanan ve de iyi bir sona muhtaç etmeye çalıştığım biri olarak tarihimdeki yerini alacak biri olarak kalır….ne kadar da mutludur şimdi…. ilk ve de tek itirafımı yapmıştım ona daha ne ister ki…

kulaklarında sözcüklerim yankılanıyordur …ruhu benle yankılanıp sessizlikle parçalanıyordur… iyi bir son istemiştim ama olmayacak bu da biliyorum…daha türlü türlü başka son senaryoları eklerim belki hayatıma…daha iyisi de gelecektir….

matruşkama koyduğum yeni birisi…

daha iyi ölüm şekilleri…

Ölümümün şekilleri…..)

Murat Uyanık


marla’dan

dagılsın atmosfere

süblimleşen nefretim,

sıvılaşan acım aksın içimden.

Sana saplanacak olan okları yollayayım

gözlerimden.



Ama yakınımda olmalısın

ruhuna kilitlenmek istiyorum gözle görülebilecek mesafeden

seni yaralarken



marla



her hayalet

her hayalet kısa susar kimsesizliğini
uzun menzilli düşler ayaklarına dolanır
şirret bakıyor şimdi dirim alnıma
hiç sokağın sakini kediler ve kalbim

- anne neresinden vuruldu heveslerim ?

her hayalet umutlarını yarına kanar
tek hecelik olsun öpemezken yarini
kan telaş yazılıyor ömrüm göğe
lâv gecenin koynuna damlar acı ve ellerim

- anne neresinden unutuldu gözlerim ?


serkan engin

büyük sulara balığın bunalımı nasıl açıklarsın...

büyük sulara balığın bunalımı metrolar kenardanmı gitmeli ey aslı herşeyin
ey herşeyin üstünde bu cüzdanı sen al al sen al paralarıda damarıda bana harita ver gönder trenler gitsin al bu cüzdanı paralrıda damarıda
sayhayı bırak bir lahza bırak
beni düüşünme ey balığın bunalımı yol kenarlarının uyuştukları
parkların bütün ümidini vezne önlerini sen al bu cüzdanı sen al paralarıda damarıda
bir sayha bırak bir sayymfhada bırakmaa
ey herşeyin aslı ey herşein üstünde balığın bunalımı yokl kenarlarının uyuştuğu

evrensuhte

Bir kat domuz bir kat insancık…

Hücre kıvrımlarında dans ediyorsun içinden binbir türlü şekillerle geçip gidene aldırmıyorsun..kanına giren bir şeyler var adına söylenmiş şarkılar var..girdiğin kafeste onu gör..elini gör yok olmuş…sessiz edasına bir hüner…sessiz edasında ritmik hareket kumkumaları …ne görmüştün söylesen anlayacaklar ama sende kıpırtı yok…ne olmuştu sana..ne demiştin sessizliği ilk bozanına…ne oldun sen…görmekten usanmış bünyelere ne verdin de daha da sen olarak geri döndü…yapma bize bunu kıyma bize…gölgemize aldırma…usanıp git….ateşi yak içine biraz bir şeyler at..ne biliyim gözün gördüğü kadar keskin olanından..ruhun dilini yalayıp geçebileceği kadar sık aralıklarla olabilenlerinden koy içine…sonra onları yak..pişir..etin dansı…etin ruhta vuku bulmuş binbir şekli…sen ne sandın öyle hepsi birden olabilir mi …ne sandın da çıkaramadın hepsini…korkmuş peygamberi al yanına…onu melekle birleştir yeni bir bedende…içine koyduğun tanrıyı azat et…sanma ki senden yana her şey…tüm bildiklerini bir gece yüzdür…sesine aldırmasınlar ama…yüzüne aldırmasınlar….hatta seni tanımasınlar…ne kadar da ürkek duruyorlar hadi onlara çığlıklarını hatırlat…hadi onlara olmuş bir şeyi göster…inansınlar…seni melek sansınlar…korkmasınlar senden…insan hiç melekten korkar mı..efendi olsunlar kendi ruhlarında…ruhlarını ezsinler…sakız gibi….sen yanına beni de al..bir kır kasabasında ineklerle otlat beni…pastoral bir akşamüstü resmi gibi dağılalım doğaya…..içine et…sonra resmi geçit sun bize…adına yakıştırılan onca ismi boş ver…seni çağıranlara adım yok dersin olur biter..ne görmeyi umuyorlar ki..ne olmuşlar da kendi kabuklarını beğenmiyorlar..bizi salyangoz bahçesine götür…çukurları kaz…onların kabuklarını nasıl bırakmış olduklarını gör…ilk vedası mı bu onların kendisine..ilk yanış değil…ilk değil hiçbir şey…son dediğin akıl sapması…sen iyisi mi git kendine yeni yeni küçük küçük insancıklar bul..insan olmaya susamış binlercesi var ateşlerin ardında…onlardan yeni düşünemez bir ordu yarat…ordu dediğin başka ne işe yarar ki…onları sal üstümüze….yeni bir savaşa hazırlanmadan biz bu savaşın esrik gölgesinde yanalım iyi mi…sana küfürler edelim…sen ne sandın kendini…bize doğrultmuş tüm silahlarını geri çek..insancıklardan kurduğun ordunu al da git kır evine orada yaşa..domuzlarını insancıklarına yedir..bizle uğraşma demek isterdim…ama tüm kafofonik sesler çağırdı seni anlayabiliyorum..o yüzden de ses edecek yeni bir şeyler bulamıyorum…bir koni bulsak keşke içine haykırabilecek…koninin şekli ölçüsünde haykırışlarımız olurdu…koninin çapı kadar bir haykırış yaratırdık…ama olamazdı sen taa en başından biliyordun tüm bunları..en başından adı konmuş bir şekilsizlik tohumuydu elindeki..sen salyangoz bahçemizin yanına ektin onları ..onlar büyüdü büyüdü ve şu adına dünya dedikleri aptal koniyi yarattı…şimdi ne kadar da haykırsak kendi ruhumuza çarpıp bize geri dönüyor…şimdi ne kadar da hünerli ellerin…tohumların mutlu kendi paketlenmiş kaosları var çünkü..tohumların özgür sandılar bizi…o yüzden de egemen oldular hepimize…hiçbir şeyi anlayamadık bu her halimizden belliydi…sen onca kısık gülüşüne ne kadar da güzel sığdırmıştın her şeyi…sen peygamber tohumu..sen şekilsizliğin ölçütü….sen insancıkların ordusu…sen pastoral akşamüstü resminin yaratıcısı…sen insancıklarına sunduğun domuzların yaratıcısı…sen salyangoz bahçesine gizli kuyular açan…ve içine kusup yeni doğurgan halinle yeni hücreler yaratan…ne güzelmiş ağzının tadı….ne güzelmiş dilinin gölgesi…Peygamber ordularını hatırla…kendi ordun onun yanında nedir ki..onlar aptal bir sığınışa inanmışlar…nasıl dayanabilirsin ki…en tehlikesidir inanmışlık..en tehlikesidir…vazgeçiremezsin inanmışı…aptallar ordusu üstünde…aptallar ordusu üstünde…seni yerle bir etmeye susamışlar…seni binbir parça yapıp oğullarına yedirecekler inandıklarının uğruna…kaç saklan..peygamber olsan ne fark eder….kaç saklan gelmek üzereler..domuzlarını sal üstlerine…domuzlarını bir orduya feda et..insancıklarını sal…adını yaz…olmayan adını yaz…taş duvarlarda olmayan adın yankılansın..koninin şekilsizliği üstüne binbir türlü yazı çıkmıştı…okumadın mı…bu bir efsaneydi …ve her efsane gibi olmayanı övüyordu…kaos övünmek içindir..kaos uygar dünyanın uydurduğu bir saçmalık teorisidir…bunu da biliyordun ama yine de anlamadın sana gelişlerini….görmek mi istemedin…yoksa onca müridin ya da adına insancıklar dediğimiz ordunla ölmeye mi istemiştin inan ki anlamadık…neden bize bunu yaptın peki..neden tüm kalelerimizi ateşe verdin….neden salyangoz bahçemizin yanına o tohumları ektin…bundan daha iyisi mi olacaktı..herkes sana inanacak mıydı…herkes seni bir peygamber edasında kutsayıp sana metiyeler mi düzecekti…bir peygamber başka bir peygamberin varlığı ölçüsünde gerçektir…her peygamber başka bir peygambere ihtiyaç duyar…onu daha iyi bir ruhla arındırır…bize de bir peygamber verselerdi biz böyle olur muyduk…sana karşı gelirdik..insancıklarını isa gibi çarmıha gererdik…üstlerinde yıldızlar gezerdi…yahudaya öptürürdük onları her yeri balçık olurdu…belki bizde balçıklardan yeni bir kaos yaratırdık..onun içini boşaltırdık…ona bir nefes verirdik….ona oku derdik..oku…o da eline ne geçse okur sonra okuduklarından yeni bir kitap yaratırdı…ona belli adlar verirdi..ona saygı duymamızı isterdi…saygı duy ve önünde eğil bir melek gibi derdi..kendi yarattığımızın kölesi olmamızı isterdi bizden…sona az kaldı…yaklaşıyorlar…görmez misiniz derdi..bizi korurdu ya da bizi koruduğuna inandırırdı…biz seni peygamber bellemişken kendine peygamber derdi….yeni peygamber benim…adımı iyice bilin…adımı ezberletin insancıklarınıza derdi..biz insancıkların sadece sende olduğunu bilirdik demek ki bizde de insancık denenden varmış anlardık…insancıklar…insaüstüler…kavramlar birbirine karışır…koninin yankısı azalır…pastoral senfoni başlar…pastoral resim arkada…kavramlar kendi doğrularını yaratır..herkes kendini yaratır…kavramlar bile birlik olur üstüne gelir…bize gelir…sunamayız bir şey..ama peygamberimiz var..o bilir….sunacak bir şeyler verir…ve onları uğurlar sessizce….koni sessizliğe bürünür…kaosunu unutur…adına dünya denilen o şey de kendini bir başka kaosta tekrar yaratır…hangi dünya bitmiş ki..peygamberde demez mi zaten hiçbir şey son değildir…her şey sadece dönüşür diye…keşke biz de dönüşsek sana..dönüşe dönüşe sen olsak…sen yine salyangoz çukurumuzu kazsan…içine domuzlarını yatırsan…bir kat domuz bir kat insancık…bir kat domuz bir kat insancık…hepsini dönüşüm için saklasan toprağın altında…hepsini hazır edip o günü beklesen…o gün işte suratımıza anlamamış gibi bakma..o gün…dönüşüm günü…peygamberler bahseder hiç bilmez misin..yoksa konuştuklarında sen yok muydun yanlarında…sen peygamber değil miydin..nasıl bilmezsin…nasıl anlamadın….sana yolu gösterdik…o gün için …dönüşüm için gerekli her şeyi söyledik…şimdi yapacağın bu ..bir kat domuz bir kat insancık…bir kat domuz bir kat insancık…en üstüne de sen yerleş bir güzel…üstünü de toprakla kapat…mutlu olun..bundan iyisi mi var…zaten iyi mi var…



Murat Uyanık